Anasayfa İdp İktisat Bilimi Kime Hizmet Eder?

İktisat Bilimi Kime Hizmet Eder?

by

Ömer Demir

İlk bakışta birçok insan böyle bir soruyu yadırgayıp itiraz edecektir. Ne demek iktisat bilimi kime hizmet eder! Tüm insanlığa hizmet eden bilimlerden biri olan, üstelik kullandığı matematik ve istatistiksel yöntemlerle, yaptığı öngörülerin evrensel geçerliliği ile doğal bilimlere kendini en çok benzetmeyi başaran yegâne sosyal bilim dalma yapılan böyle bir itham, olsa olsa ya henüz rüştünü ispat edememiş diğer sosyal bilimcilerin kıskançlığından ya da ayırım gözetmeksizin bilimi gözden düşünmeyi amaçlayan bir art niyetten kaynaklanabileceği düşünülecektir. Hele kendisini arz, talep, esneklik, yatırım, fonksiyonlarının arasına gömmüş birisi bu başlığa dikkat bile etmeyecek, belki de ciddiye alınmaya değmez bir espri olarak değerlendirecektir.

Öncelikle belirtmek gerekir ki, teknik veya teorik her bilgi başka varsayımlara indirgenemeyecek temel bazı varsayımlara dayanmak zorundadır. Bu temel varsayımların sorgulanabilmesi alternatif açıklama ölçümleri ortaya çıkmadan gerçekleşemez. Bu yüzden her ne kadar en önemli yönünü oluşturuyor ise de, bir kuramın kendisinden, üzerine bina olduğu varsayımlarını sorgulamasını beklemek çok anlamlı değildir. Öte yandan toplum üzerinde şu veya bu şekilde bir iddiada bulunan bilginlerin tarihselliklerinin gözden kaçırılması da çok yanıltıcı sonuçlar verebilir. Çünkü hiçbir beşeri bilgi içinde yeşerdiği sosyal bağlamdan soyutlanarak sağlıklı bir şekilde anlaşılamaz. Bu yazıda, yukarıdaki iki varsayımdan hareketle ekonomi bilimi ile ilgili başta sorulan soruyu tartışmaya açacağız.

Bugünkü ders kitaplarına girmiş, yani “paradigmalaşmış” ekonomi biliminin en temel iki varsayımı vardır. Bunlardan birincisi, bütün iktisadi karar birimlerinin aklın sebep-sonuç ilişkileriyle ilgili öngördüğü kurallara göre davrandığını ifade eden rasyonellik; diğeri de tüm insan etkinliğinin nihai amacının ekonomik çıkar olduğunu ifade eden homoeconomicus varsayımıdır. Bu varsayımlar, iktisadi hayatı görünmez bir el’in düzenlediği, firmaların amaçlarının kar, bireylerin ise fayda maksimizasyonu olduğu, faydanın matematiğin diline dökülebilir sayısal veya sırasal olarak ifade edilebilir bir nitelikte olduğu gibi alt varsayımlar eklenerek çoğaltılabilir. Fakat bunlar bizim amacımız açısından ikincil önem taşımaktadır.

Modern ekonomi biliminin diğer bir özelliği de açıklamayı amaçladığı ilişkileri, anlatım kolaylığı sağlamak amacıyla basitleştirici varsayımlar yaparak, onları meydana getiren tüm sosyal, siyasal, kültürel ve itikadi örtülerden soyutlayarak ele almasıdır. Böylece içiçe geçmiş binlerce ilişki, soyut, kuru fakat estetik grafik veya formüllere dönüştürülmektedir.

Ekonomi biliminin konusu ekonomidir. Peki ekonomi dediğimizde bir toplum içindeki hangi ilişkileri kastediyor ve diğer ilişki ve kurumlardan onları hangi ölçütlerle ayırıyoruz? Söz konusu ilişkileri birbirinden ayırmayı mümkün kılacak nesnel bir ölçü var mıdır?  Eğer varsa bu ilişkiler arasındaki karşılıklı etkileşim, iktisat biliminin değilse hangi bilimin inceleme alanına girmektedir?

Bu sorular burada tartışılmayacaktır, fakat sadece bu sorulardan bile ekonomi bilimini sosyal gerçekliğin bir kesitini alıp onu soyut ilişkilerden oluşan modellere aktararak çözümlediğini söylemek mümkündür. Bu modellerin temelinde yukarıda da bahsedilen rasyonel, bencil, fayda ve kar bire başka bir amacı olmayan birey kategorisi yatmaktadır. Bu soyut birey, ekonomi biliminin inceleme nesnesi olan Pazar ilişkilerinin odağında yer alır. Pazar ilişkisi de kabaca üretim-değişim-tüketim üçgeninden oluşmaktadır.

Pazar ilişkisini biraz daha açalım. Hayatın idamesi ve yeniden üretimi için gerekli tüm üretim ve tüketim karşılıklı pazarlığa bağlıdır. Herkes elde etmeyi ya da tüketmeyi düşündüğü şeyin bedelini ödemeyi göze almalıdır. Her şeyin vazgeçe maliyeti ve bedeli pazarda ortaya çıkar. Pazara konu olmayan şeyler inceleme dışıdır.

İktisadi sürecin talep tarafından temelini oluşturan bireyin esas amacı mevcut geliri ile önüne arz edilen tüketebileceği mal ve hizmetlerden kendisine en yüksek faydayı sağlayacak kombinezonunu seçmektir. Bunu rasyonel bir biçimde yapacaktır. Aynı şekilde, arz tarafını oluşturan temel birim olan firma da veri teknoloji ve üretim faktörleriyle karını maksimize edecek üretimi yapmak amacındadır.

Somut hayatta içiçe geçmiş bu tüketici birey ve üretici firmaca soyutlaması iktisadi çözümlemenin en temel ayrımlarındandır. Fayda maksimizasyonunu sağlayan birey ve kar maksimizasyonunu sağlayan firmanın kucaklaşması toplumsal dengenin kaynağıdır. Belirli bir fiyata bağlı olarak, arz ve talebi eşitleyen denge noktası aynı anda, mal piyasalarında, faktör piyasalarında, (hizmet ve sermaye piyasa arı) ve para piyasasında birlikte oluşunca ekonomide genel denge kurulur. Piyasa türleri, milli gelir hesapları, üretim yatırım ve tüketim fonksiyonları hep bu birey ve firma ilişkisi sonunda ortaya çıkar.

Peki siz bu kavramsal araçları toplumu çözümlemek için kullanabilir misiniz? Ya Osmanlının emisyon hacmi veya tarım sektörünün tam rekabet şartlarına uyup uymadığı yahut Perestroika öncesi SSCB ekonomisinde Tanzi Etkisi’nin olup olmadığı konusunda ne diyeceksiniz? Lonca’ya nasıl bir firma birliği diyeceğiz? Yoksa kooperatif mi? Faize duyarlı olmayan, örneğin onu haram kabul eden insanlardan oluşan bir toplumda tasarruf-yatırım eşitliğini sağlayan denge faiz oranını nasıl hesaplamaksınız?

Burada kapitalist toplumun analizinde kullanılan kavramsal araçların tüm toplumlar için geçerli olup olmadığını uzunca tartışacak değiliz. Fakat çok basit gözlem ve akıl yürütmelerle bile bugün evrensel geçerlilik atfedilerek kullanılan birçok açıklayıcı modelin tarihsel olarak öncelere gidildiğinde tıkandığını, hatta aynı zaman kesitinde fakat farklı coğrafyalarda bile aynı kesinlikte uygulanamayabileceğini görmek mümkündür.

Sosyal hayatın bütünlüğü içinde hangi kararların merkezi bir konuma sahip olduğu, hangilerinin de çevresel nitelik taşıdığı da önemli konulardan birisidir. İlişkilerin birbirinden soyutlanarak bazılarının öne çıkarılması öznellik-nesnellik tartışmalarını gündeme getirecektir. Örneğin, ekonomi biliminin Neoklasik versiyonu, sosyal etkileşimin hazcı bir hesapla ifade edilemeyen diğer tüm yönlerini inceleme dışına iterek geriye sadece ” fayda maksimizasyonu ” artığı bırakmakla inceleme nesnesinin doğasını ne düzeyde yansıttığıyla ilgili tartışma kapılarını açık bırakmaktadır.

Dikkatli bir okuyucu burada ekonomi biliminin görünmeyen, örtük diğer bir varsayımını gözden kaçırmayacaktır: Pozitif iktisat inceleme konusu olarak kapitalizmin yaşayan modelini almakta, fakat bunun “tarafsız” veya “yüksüz” olarak incelediğini ima etmektedir. “Yüksüz” ve “tarafsız”.

Halbuki, modern iktisat biliminin getirdiği açıklalar, modern insana ilişkin varsayımlar ile modem toplum örgütlenmesini esas almakta, olması gerekeni değil, olanı açıklama esprisiyle mevcut yapıya meşruluk kazandırma işlevi yüklenmektedir.

Hemen itiraz edilebilecek bu noktayı biraz açmak yararlı olacaktır. Bilindiği gibi sosyal düzenliliğin korunması ve sürdürülmesinin en temel artlarından biri, sosyal kuralların bağlayıcılığını pekiştirecek değer ve inanç sisteminin gerekliliğidir. Mevcut sistemin belirli kişi veya grupların lehine işleyen bir denge üzerine kurulması durumunda bu inanç sistemlerinin önemi daha artacaktır. Çünkü, sistemin devamı onun işleyişinin meşru kabul edilip edilmemesine bağlıdır. Yani oyunun kurallarının herkes tarafından kabul edilmesi için pazar mekanizmasının dışında, o mekanizmanın işlemesini sağlayacak değerlere ihtiyaç vardır.

İşte ekonomi biliminin pazar ilişkilerine ilişkin getirdiği “nesnel” ve “yansız” açıklamalar bu sisteme egemen olan kurallara moral bir kesinlik kazandırmakta, daha önceki toplumlardaki örgütlenme farklılığına bağlı olarak değişen inanç sistemlerininkine benzer bir işlev yerine getirmektedir.

Başta da değinildiği üzere, sadece varsayımlarının, belirli bir zaman diliminden sonra ortaya çıkan bir toplum yapısı içindeki ilişkilerin gözlemine dayanması açısından değil, incelemeye konu edindiği işkiler kümesini ayakta tutan sosyal güçler dengesi ve siyasal anlaşılardan sıyırılarak apolitik, asosyal ve ahistorik bir biçimde lanse etmesi açısından da ekonomi bilimi, sorgulanmaya açık bir konuma sahiptir.

Ekonomi bilim inin en çok övündüğü, tarihin bir döneminde ortaya çıkan ilişkiler yumağını kendi tarihselliklerinden sıyırarak matematiğin in evrensel diline dökme çabasının da çok masum bir çaba olduğu biraz kuşkulu olsa gerektir. Matematiğin dilinin “kesin” ve “evrensel” olması ile sosyal gerçekliğin matematiğin diline aktarılmak için kırınıma uğratılmasının meşru olup olmadığı birbirine karıştırılmamalıdır.

Öte yandan, toplumu farklı eğilim ve çıkar gruplarından değil, temel amacı fayda ve kar maksimizasyonu olan bireylerden oluşan bir bütün olarak görme eğiliminin de ideolojik içerimlerine dikkat çekmek gerekir. O ilişkilere vücut veren anlayış ve değerlerden soyutlanarak sunulan bir pazar ilişkileri çözümlemesi ortaya sadece ” nesnel bir bilim” değil aynı zamanda bir de üstü örtük bir dünya görüşü getirmektedir. Siz şimdiye kadar anaakımda faizin veya karın haklı” bir kazanç olup olmadığı veya gelir dağılımının adil olup olmadığını inceleyen bir ders kitabı gördünüz mü?

Unutulmamalıdır ki ekonomi bilimi de diğer pozitif bilimler gibi, olması gerekeni değil olanı inceler! Peki ama niye “olanı” incelemek bu kadar önem taşımaktadır? Çünkü, olma potansiyeli taşıyanlardan sadece birisi olarak “olan”ın kendisini savunabilmesinin en sağlam yollarından biri tüm alternatifleri gündem dışına itmektir. Bu da ancak yalnızca “olan”ın konuşulmasıyla sağlanabilir. O zaman sorumuzu tekrar soralım: Pozitif bilim kime hizmet eder?

İktisat ve İş Dünyası Bülteni

Kaynak: İdp

Benzer Yazılar

Görüşlerinizi Paylaşabilirsiniz

    Mail Bültenimize Abone Olun