Köşe Yazıları

İslâm İktisadında Gaye ve Vesile Dengesi

Değerler Bunalımı ve Ekonomik Paradigma

Prof. Dr. Mehmet Görmez bir yazısında1, günümüz insanlığının derin bir “değerler bunalımı” içerisinde olduğunu vurgulayarak, değerler hiyerarşisinde gâye değerler ile vesile değerlerin yer değiştirdiğine dikkat çekmektedir. Gâye değer, bir eylemin nihai amacını veya “neden” yapıldığı ifade ederken; vesile değer amaçlanan şeye ulaşmak için kullanılan araç veya bu aracın “nasıl” kullanıldığı ile ilgilidir. Değerler hiyerarşisindeki bu kayma, birçok alanda olduğu gibi ekonomik ilişkilerde de gözlemlenmektedir. Günümüz iktisadî düzeninde gözlemlenen değerler hiyerarşisindeki sapma, temelde birer vesile olması gereken araçların bağımsız birer gâye haline gelmesiyle tebarüz etmektedir. Bu ontolojik kayma neticesinde, örneğin insanın onurlu yaşamına ve servetin adil dağıtımına hizmet etmesi beklenen sermaye birikimi, insani refahın önüne geçerek sistemin nihai hedefi konumuna yükselmiştir. Mübadeleyi kolaylaştıran bir vasıta olan para ise finansallaşma süreçleriyle birlikte kendi başına değer üreten bir metaya dönüşmüştür. Söz konusu dönüşümün bireysel düzlemdeki yansıması ise tüketim eyleminin, biyolojik ve sosyal ihtiyaçların kârşılanması işlevinden koparak bir varoluş ispatı ve statü göstergesi haline gelmesidir. Bu durum, iktisadî düzenin ahlaki zeminini aşındırarak araçların kutsallaştığı ve öznenin nesneleştiği yapısal bir kriz doğurmaktadır. Bu yazıda, söz konusu değerler hiyerarşisindeki kayma, katılım bankacılığının temel operasyonel aracı olan borçlanma temelli murabaha ile servetin adil dağıtımına hizmet etme potansiyeli yüksek ancak düşük düzeylerde uygulanan mudârebe ve müşâreke gibi ortaklık temelli finansman modelleri üzerinden yeniden değerlendirilmektedir.

Batılı İktisadi Paradigma ve Küresel Refah Adaletsizliği

Aydınlanma süreciyle birlikte aşkın olanı dışlayarak rasyonaliteyi insan aklı merkezli kurgulayan seküler Batı paradigması, iktisadî düzlemde bütüncül bir refah tesis etmekte yetersiz kalmıştır. Kıta Avrupası ve Anglosakson kökenli bu değerler manzumesi, sermaye birikimini sömürgeci pratiklerle eklemleyerek partikülarizm (tikelcilik/yerelcilik) anlayışına uygun olarak münhasır bir zenginlik alanı inşa etmiştir. Ancak bu modelin uygulandığı bölgelerin dışında kalan coğrafyalarda yoksulluk, az gelişmişlik ve çatışmalar kronik bir hal almıştır. Bu küresel ölçekli eşitsizlik, söz konusu medeniyetin iktisadî kodlarının ontolojik bir eleştiriye tabi tutulmasını kaçınılmaz kılmaktadır.

Toplumsal adaleti ve hakkaniyetli paylaşımı ikincil plana iten Batılı iktisadî düşünce, bireysel fayda maksimizasyonunu araçsal bir işlevden çıkârıp bir gâye değer olarak konumlandırmıştır. Bu kayma Rum Suresi 41. âyette ifade edilen “İnsanların elleriyle işledikleri (günahlar) yüzünden kârada ve denizde fesat (bozgunculuk) çıktı.” ilahi hükmünün bir yönüyle tecellisi olarak değerlendirilebilir. Max Weber’in “dünyanın büyüsünün bozulması” şeklinde kavramsallaştırdığı bu değerler hiyerarşisindeki kayma süreci, iktisadî faaliyeti ahlaki ve aşkın referanslarından kopararak salt maddi bir kazanç mekanizmasına indirgemiştir. Rasyonel olduğu iddia edilen insanın dar kapsamlı bir maliyet-fayda denklemine sıkışması, ekonominin toplumsal vicdanla olan bağını tahrip etmiş; sonuç olarak teknoloji ve finansal enstrümanlar, insanlığın hizmetindeki birer vesile olmaktan çıkıp, insanın ve doğanın sömürüsünü meşrulaştıran birer gâye haline gelmiştir.

Finansallaşmanın hegemonyasındaki modern iktisadî sistem, reel üretimi ve girişimciliği desteklemek yerine büyük oranda spekülatif balonlar üreten talepleri finanse ederek araçsal değerlere odaklanmıştır. Sistem nihayetinde gerçek iktisadî faaliyetlerden koparak bir türev piyasa ekonomisine dönüşmüştür. Nitekim 2008 küresel finans krizi sonrası hazırlanan Stiglitz Raporu, sistemin bu yapısal defolarını ve reel sektörden ontolojik kopuşunu teyit eden belge niteliğindedir. Küresel ölçekte derinleşen gelir adaletsizliği, sistemin yalnızca kaynak dağılımında değil, temel değerler hiyerarşisinde de yaşadığı iflasın en somut yansımasıdır. Zira toplumsal etikten azade bir verimlilik anlayışı, sermaye sahiplerini sistemin merkezine yerleştirirken, yoksul kitleleri dışlamaktadır.

İslâm İktisadında Gâye ve Vesile Değerler Çatışması

İslâm dünyası, uzun bir süredir özgün değerler üretme ve tevarüs edilen mirası çağın iktisadî gerçekliğiyle harmanlayarak muhafaza etme noktasında bir atalet içerisindedir. Bu entelektüel duraksama, İslâm iktisadına dair teori ve modellerin büyük oranda değerden bağımsız seküler paradigmaların birer uzantısı haline geldiği eleştirilerine sebebiyet vermiştir. Oysa İslâm iktisadı; servetin adil dağılımı, yoksulluğun azaltılması ve sosyal adaletin tesisi gibi ulvi gâye değerler üzerine inşa edilmiştir. Bu gâyelere matuf olarak katılım bankacılığı bünyesinde ihdas edilen mudârebe ve müşâreke gibi ortaklık temelli araçlar, mahiyetleri itibariyle söz konusu ulvi hedeflere matuf aslî vesile değerler niteliğindedir. Ancak mevcut konjonktür, normatif hiyerarşide murabahadan önce gelmesi gereken bu ortaklık modellerinin ikincil plana itildiğini ve vesile değerler hiyerarşisinde de bir kaymayı göstermektedir. Bu süreçte, borçlandırma temelli murabaha finansmanı, aslî araçların (mudârebe ve müşâreke) kapasitesini sınırlamakla kalmamış; bir vesile değer olmaktan çıkârak katılım bankaları nezdinde adeta kendi başına bir gâye değere evrilmiştir. Teverruk da murabahanın yolunda ilerlemektedir.

İslâmî finansın cari pratiğinde gözlemlenen bu vesilelerin gâye haline gelmesi ya da vesile araçlar hiyerarşisindeki kayma sorunu, ciddi bir metodolojik daralmayı beraberinde getirmektedir. Fıkhî açından meşru bir ticaret türü olan murabaha, riskten kaçınma ve likidite yönetimi gibi pragmatik kaygılarla sistemin aslî unsuru haline getirilmiştir. Borçlandırma esaslı bir model olan murabahanın finansman hiyerarşisinde öncelikli konuma yerleşmesi; sistemin kâr-zarar ortaklığı yoluyla sermayeyi tabana yayma ve üretim kapasitesini geliştirme şeklindeki aslî görevini gölgede bırakmaktadır. Bu durum, katılım finansının özgün bir alternatif olma iddiasını zedeleyerek, sistemi araçların teknik uygunluğuna (fıkhî formlara) odaklanan, ancak serveti tabana yayma ve toplumsal adalet gibi nihai gâyeleri ıskalayan bir şekilsel meşruiyet sarmalına sürüklemektedir.

Katılım bankacılığının geleneksel bankacılıkla benzeşme riskini bertaraf etmesi, vesile değerler hiyerarşisinin yeniden tanzim edilmesine ve bu değerlerin gâye değerlere dönüşmesine engel olunmasına bağlıdır. Murabaha, doğası gereği üretilmiş ürünleri finanse ederek tüketim eğilimini pekiştirme potansiyeline sahipken; yeni yatırımları ve reel iktisadî girişimciliği doğrudan destekleyen mudârebe ve müşâreke gibi modellerin ihmal edilmesi, paranın ekonomideki hareket ettirici vasfını zayıflatmaktadır. Dolayısıyla sistemin niceliksel büyüme ile sınırlı kalan bu patinaj halinden kurtulması için, risk paylaşımı esaslı ortaklık modellerinin hiyerarşik olarak yeniden merkeze alınması akademik ve pratik bir zaruret teşkil etmektedir.

Sonuç

Modern iktisadî sistemin içerisine düştüğü değerler bunalımı, yalnızca teknik bir işleyiş sorunu değil, araçların amaçlar üzerinde kurduğu tahakkümün bir tezahürüdür. Seküler paradigmanın homo economicus tasarımı, Tekâsür Suresi’nin ihtar ettiği “çokluk yarışı” sarmalında insanı bir özne olmaktan çıkârıp, nesneleşmiş bir tüketim ve sermaye birikim aracına dönüştürmüştür. Bu ontolojik kayma, finansal araçların reel ekonomiden koparak kendi başına bir gâye haline gelmesine ve neticede küresel bir refah adaletsizliğine yol açmıştır.

İslâm iktisadı ve onun operasyonel ayağı olan katılım finansın temel odağı, fıkhî formların teknik geçerliliğini, sistemin ahlaki ve sosyal amaçlarıyla yeniden bütünleştirebilmektir. Sabahattin Zaim’in işaret ettiği “üretim toplumu” ideali, ancak murabaha gibi borçlandırma esaslı vesilelerin tahakkümünden kurtulup; mudârebe ve müşâreke gibi risk paylaşımına dayalı, emeği ve reel girişimi önceleyen modellerin hiyerarşik olarak merkeze alınmasıyla mümkündür. Mevcut durumda bir gâye değer gibi algılanan ve sistemin patinaj yapmasına neden olan murabaha odaklı büyüme modeli, yerini sermayenin tabana yayıldığı, servetin dar bir çevrede temerküz etmediği bir mülkiyet tasavvuruna bırakmalıdır.

Netice itibariyle, İslâm dünyasının içinde bulunduğu entelektüel ve iktisadî ataletten çıkışı, sadece yeni finansal enstrümanlar geliştirmekle değil, iktisadî aklı yeniden tasarlamakla mümkündür. İslâmî finans, geleneksel bankacılığın bir türevi veya şekilsel bir alternatifi olmanın ötesine geçerek; adaleti ve sürdürülebilir insani kalkınmayı hedefleyen gâye odaklı bir değerler ekonomisini inşa etmekle mükelleftir. Bu çerçevede İslâmî bankacılığın üzerindeki geleneksel bankacılığın bir türevi olduğu yönündeki eleştirel yükü hafifletmek ve gerçek bir değerler ekonomisi inşa etmek adına sistemin tadili şarttır. Bu dönüşümün gerçekleştirilebilmesi için başlangıç düzeyinde şu adımların atılması önerilmektedir:

  • Devlet nezdinde ortaklık temelli modellere yönelik teşvik mekanizmalarının oluşturulması.
  • Akademik çalışmaların teorik tekrardan ziyade, uygulanabilir ve sürdürülebilir yeni modeller geliştirmeye odaklanması.
  • Finansal kuruluşların risk paylaşımı esaslı modelleri daha çok uygulama iradesi göstermesi.
  • Katılım finans kuruluşlarının, sadece ticari kâr odaklı değil, sosyal fayda üreten sosyal etki yatırımları ve kârz-ı hasen fonları gibi mekanizmaları sistemin aslî unsuru haline getirmesi.
  • Katılım bankalarının başarı kriterlerinin sadece aktif büyüklüğü veya kârlılık ile değil; finanse edilen projelerin reel sektöre katkısı, istihdam yaratma kapasitesi ve gelir dağılımına etkisi gibi ahlaki endeksler üzerinden ölçümlenmesi.
  1. https://www.mehmetgormez.com/ilimhikmetmarifet/degeruretendindarlikvedegerleregitimi-1 ↩︎

Yorum Yaz

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir