Genel

Semavi Ölçü ve Dünyevi Terazi: İrade Kesişiminde Fiyatların Doğası

Kâinat, ince bir nizam ve kusursuz bir denge üzerine inşa edilmiştir. İnsan, bu muazzam mimarinin içinde başıboş bırakılmamış, hem ruhsal hem de bedensel ihtiyaçlarıyla yeryüzünde bir imtihan sahasına yerleştirilmiştir. Mülkün mutlak ve yegâne sahibi Allah Teâlâ (cc.), yarattığı her canlının rızkını da kendi sonsuz rahmeti ve adaletiyle garanti altına almıştır. Bu ontolojik gerçeklik, hayata ve eşyaya bakışın temelini oluşturur. Sahip olunan hiçbir maddi değer, insanın kendi mutlak iradesinin veya bağımsız kudretinin bir neticesi değildir. İnsan, sebepler âleminde sadece bir sa’y ve gayret makamındadır. Tohumu toprağa atan el beşere ait olsa da, o tohumu çatlatıp başak haline getiren, yağmuru indiren ve hasadı bereketlendiren kudret tamamen ilahidir. Dolayısıyla rızık, mülk ve değer kavramları, salt ekonomik veya matematiksel formüllerle değil, mutlak surette ilahi iradenin tecellisiyle anlam kazanır.

Ekonomi, modern çağın diliyle sadece rakamların, arz ve talep eğrilerinin soğuk bir mekanizması gibi sunulsa da, hakikatte insan iradesi ile ilahi takdirin en yoğun şekilde kesiştiği manevi bir zemindir. Eşyanın kıymeti, malın el değiştirmesi ve fiyatların oluşumu, yüzeyde tamamen beşeri bir etkileşim gibi görünür. Ancak meselenin özüne inildiğinde, piyasa denilen alanın, insanın tamahkârlığı, kanaati, adaleti ve ahlakı üzerinden sürekli sınandığı devasa bir laboratuvar olduğu anlaşılır. Değerin ve fiyatın oluşumu, sadece maddi bir değişim değil, aynı zamanda insanın eşya ile kurduğu ahlaki ilişkinin de bir göstergesidir.

Rızkın Takdiri ve Çarşının İmtihanı

Ticaret, insanlık tarihi kadar eski, toplumsal hayatın devamlılığı için vazgeçilmez bir eylemdir. Ancak İslam’ın iktisat tasavvurunda çarşı ve pazar, dünyevi kazanımların sınır tanımadan maksimize edildiği vahşi bir arena değil, ilahi hudutların muhafaza edildiği bir adalet ve merhamet mekânıdır. Kur’ân-ı Kerîm, ticareti ve kazancı meşru kılarken, onu ahlaki bir çerçevenin içine oturtur. Zira insanın fıtratında var olan mal biriktirme arzusu, ilahi bir terbiye ile dizginlenmediğinde yıkıcı bir hırsa dönüşür. Bu hırs, piyasadaki doğal akışı bozarak fiyatların haksız yere yükselmesine, emeğin sömürülmesine ve toplumsal barışın zedelenmesine yol açar.

Fiyatların oluşum sürecinde ilahi iradenin ve beşeri iradenin nerede durduğu, ticaret ahlakının en can alıcı sorusudur. Eşyanın bollaşması veya azalması, tabiat şartları, iklim olayları veya dönemsel kıtlıklar gibi insan iradesini aşan sebeplerle gerçekleştiğinde, burada doğrudan ilahi bir tasarruf söz konusudur. Allah Teâlâ’nın (cc.) El-Kâbıd (daraltan) ve El-Bâsıt (genişleten) isimleri, rızkın dağılımında ve imkânların daralıp bollaşmasında tecelli eder. Böylesi ilahi süreçlerde oluşan fiyat dalgalanmaları, toplumlar için bir sabır, şükür ve yardımlaşma imtihanıdır. Ancak fiyatların, belli kişi veya grupların piyasaya kurdukları tahakküm, yalan haber, stokçuluk veya manipülasyon ile suni olarak değiştirilmesi, beşeri iradenin haddi aşarak ilahi mizana müdahale etmesidir.

İslam ahlakı ve tasavvufi derinlik açısından bakıldığında, eşyanın kıymeti ile insanın manevi değeri arasındaki ters orantılı sır tam da bu müdahale noktasında açığa çıkar. İnsan, Allah Teâlâ (cc.) katındaki değerini takva, kanaat ve adaletle yücelttikçe, yeryüzünde rahmet kapıları açılır ve piyasa fıtri sükûnetine kavuşur. Şüphesiz ilahi irade, kâinatın yegâne sahibi olarak en takvalı toplumları dahi zaman zaman eşyanın azlığıyla imtihan edebilir; ancak böyle bir fıtri darlık anında bile takva ehli bir toplumda mesele fırsatçılığa ve karaborsaya değil, infak ve yardımlaşmaya dönüşür, fiyatlar hırsla ve suni olarak şişirilmez. Buna mukabil, insan kulluk şuurundan uzaklaşıp ihtirasa ve sömürüye saptıkça manevi irtifasını kaybeder; o değer kaybettikçe eşyanın fiyatı suni bir şekilde yükselir ve adeta insanı yutarak kendine esir eder. Nitekim İslam tarihinde fiyatların pahalılığından şikâyet edenlere karşı ariflerin, istiğfarı ve tövbeyi bir piyasa dengeleyicisi olarak tavsiye etmelerinin ardındaki sır da budur. Eşyanın ulaşılmazlığı ve pahalılığı, çoğu zaman toplumun manevi ucuzluğunun yeryüzündeki acı bir yansımasıdır.

Fiyatların Dilindeki İlahi İrade

İslam tarihinde, fiyatların oluşumu ve piyasaya müdahale meselesi söz konusu olduğunda, Hz. Muhammed’in (sas.) Medine çarşısında sergilediği tutum, meselenin kalbini oluşturur. Medine’de fiyatların olağandışı bir şekilde yükseldiği bir dönemde, insanlar bu durumdan muzdarip olmuş ve siyasi otorite sıfatıyla Hz. Peygamber’den fiyatları sabitlemesini, yani narh koymasını (tes’ir) talep etmişlerdir. Doğrudan bir zulüm ve hile olmaksızın, o günün şartlarında eşyanın azlığından kaynaklanan bu fiyat artışı karşısında Hz. Muhammed’in (sas.) verdiği cevap, kâinatın ekonomik dinamiklerini kimin yönettiğini ilan eden sarsıcı bir hakikattir. Şüphesiz fiyatları belirleyen, darlık ve bolluk veren, rızıklandıran ancak Allah’tır. (Ebû Dâvûd, Büyû, 49)

Bu derinlikli ifade, serbest piyasa kapitalizminin kutsanması veya devletin toplumsal refahı tamamen başıboş bırakması anlamını taşımaz. Aksine bu duruş, piyasanın doğal işleyişine, eşyanın fıtri azlığına veya çokluğuna müdahale etmenin, ilahi takdire karşı bir tür sabırsızlık ve tahammülsüzlük olacağına dair metafizik bir ikazdır. Eşyayı yaratan, rızkı veren ve imtihan gereği zaman zaman onu daraltan kudret, piyasanın da gizli yöneticisidir. Otoritenin, ortada ahlaksız bir müdahale yokken sadece fiyatlar yükseldi diye zorla fiyatları aşağı çekmeye çalışması, satıcının hakkına girmek ve mülkiyet hakkını ihlal etmek anlamına gelir. Hz. Muhammed (sas.), hiç kimsenin hakkına girmeden, üzerinde bir kul hakkı olmaksızın yaratıcısının huzuruna çıkma arzusunu dile getirerek, adaletin hem alıcı hem de satıcı için tesis edilmesi gerektiğini vurgulamıştır.

Beşeri İhtirasın Yıkıcı Yüzü: İhtikâr

İlahi takdirin doğal seyrine saygı duymak, piyasadaki her türlü insan kaynaklı kötülüğe göz yummak demek değildir. İşte tam bu noktada beşeri iradenin sorumluluğu ve sınırı devreye girer. Fiyatların oluşumunda insanın rolü, adaletle üretmek, dürüstçe satmak ve hileden uzak durmaktır. Ancak insan iradesi, kendi menfaatini toplumun menfaatinin üstüne koyduğunda ihtikâr, yani karaborsacılık ve stokçuluk hastalığı baş gösterir.

İhtikâr, suni bir kıtlık oluşturarak fiyatların yükselmesini beklemek ve insanların zor durumundan haksız kazanç devşirmektir. Bu eylem, sadece ekonomik bir suç değil, aynı zamanda şefkat ve merhamet yoksunluğunun, Allah Teâlâ’nın (cc.) kullarına ihsan ettiği rızkın önünde durmaya çalışmanın adıdır. Doğal süreçlerde fiyatı belirleyen ilahi irade iken, karaborsada fiyatı belirleyen şey insanın doymak bilmeyen hırsı ve zalimliğidir. Piyasaya mal sunarak hayatın akışını kolaylaştıran bir tüccar ilahi rahmete mazhar olurken, toplumun muhtaç olduğu bir malı saklayarak değerini suni olarak artıran kişi, bizzat merhametin kaynağından uzaklaşmaktadır.

Pazara mal getiren rızıklandırılmış, karaborsacılık yapan ise lanetlenmiştir. (İbn Mâce, Ticârât, 6) Bu keskin hüküm, fiyatların oluşumunda insanın üstlendiği ahlaki rolün önemini gösterir. İnsan, kendi iradesiyle piyasayı bir rahmet kapısı da yapabilir, bir zulüm çarkı da haline getirebilir. İhtikâr yapan bir zihniyet, rızkın Allah’tan olduğuna dair inancını yitirmiş, güvenceyi sadece paranın miktarında ve eşyanın kontrolünde arayan hastalıklı bir ruhtur.

Mizan, Adalet ve Bereketin Tesisi

Varlık âleminde her şey bir ölçü ve dengeye göre yaratılmıştır. Kur’ân-ı Kerîm, yeryüzündeki sosyal ve ekonomik adaletin inşasını, kozmik dengenin korunmasıyla eşdeğer tutar. İnsan ilişkilerinde, bilhassa ticari hayatta ölçünün ve tartının doğru yapılması, hakkaniyetin gözetilmesi, sadece dünyevi bir hukuk kuralı değil, varoluşsal bir mecburiyettir.

Göğü O yükseltti ve mizanı koydu. Sakın mizanda taşkınlık etmeyin ve eksik tartmayın. (Rahmân, 7-9. Ayetler) Bu hassasiyet, fiyatların oluşumunda ve piyasanın denetlenmesinde otoritenin ve toplumun ortak sorumluluğunu işaret eder. Doğal sebeplerle yükselen fiyatlara karşı sabır ve tevekkül gösterilirken, insan kaynaklı hilelere, tekelci yapılara ve piyasayı ifsat eden ahlaksızlıklara karşı da adaletin kılıcı devreye girmelidir. İslam ahlakı, serbestliği zulme dönüştürmeyen, müdahaleyi de haksızlığa vardırmayan kusursuz bir dengeyi öngörür. Fiyatlar, alıcı ile satıcının tam bir rıza ve şeffaflık içinde buluştuğu noktada meşruiyet kazanır.

Faizli para politikaları, beşeri iradenin Allah Teâlâ’nın (cc.) kâinata ve toplumsal hayata koyduğu değişmez nizam olan sünnetullaha başkaldırısı ve ilahi rızık taksimine tahakküm etme çabası olarak piyasanın kimyasını her iki yönden de bozar. Sünnetullah, kazancın meşru bir riske, emeğe ve gerçek üretime dayanmasını iktiza ederken; faizci akıl, bu fıtri dengeyi reddedip parayı zahmetsiz bir sömürü aracına dönüştürerek ilahi irade ile beşeri irade arasındaki meşru sınırı ihlal eder. Mevcut sistemin kendi içinde faiz oranlarını sözde bir iyileştirme amacıyla aşağı çekmesi, mizanı onaran fıtri bir adımdan ziyade; borçlanmayı ucuzlatarak piyasaya karşılıksız para pompalamanın bir başka kılıfıdır.

Kredi ve borçlanma maliyetlerinin suni olarak düşürüldüğü, piyasaya karşılıksız paranın pompalandığı dönemlerde ortaya çıkan sahte bolluk, fıtri olmayan bir tüketim hırsına sebep olarak fiyatları kontrolsüzce yukarı taşır. Üretime ve alın terine dayanmayan bu borç odaklı genişleme, ilahi iradenin tecellisi olan doğal mizanı altüst eder ve toplumun her kesimini ezen suni bir enflasyon ateşini harlar. Dolayısıyla fiyatları çıldırtan asıl amil, ilahi bir darlık değil, bizzat faize dayalı sistemin sünnetullaha aykırı şekilde tetiklediği bu haksız ve karşılıksız köpürmedir.

İşte tam bu noktada, kontrolden çıkan fiyatları durdurmak ve enflasyon ateşini söndürmek adına toplumun çaresizce faiz oranlarının yükseltilmesini talep etmesi, aynı tahripkâr sistemin dayattığı bir başka yanılsamadır. Zira faiz artırımıyla sağlanan geçici yavaşlama ve fiyatlardaki durulma, eşyanın fıtri tabiatına dönüşü veya ilahi adaletin tesisi değil; aksine üretimin boğulması ve alım gücünün cebren daraltılmasıyla oluşan hastalıklı bir durgunluktur. Başka bir ifadeyle sistem, borca dayalı genişlemeyle kendi sebep olduğu enflasyon yangınını, bu kez faizleri yükseltip ticareti felç ederek söndürmeye çalışmakta; insanı sahte bir bolluk ile acımasız bir yoksullaşma arasına sıkıştırmaktadır. Netice itibarıyla burada tecelli eden şey fiyatların adil mizanını bulması değil, ilahi rızık taksimine müdahale eden faizci aklın insanlığı mahkûm ettiği derin bir sömürü girdabıdır.

Küresel faiz sisteminin kuşattığı bir iktisadi vasatta, nizamı bir anda değiştirmeye gücü yetmeyen idari aklın önüne kurulan en büyük tuzak, faiz oranlarının inip çıkması etrafında koparılan fırtınaya hapsolmaktır. Mevcut sistemin mekaniği gereği Merkez Bankalarının almak zorunda kaldığı kararlar ve belirlediği oranlar, hastalığı iyileştiren fıtri bir ilaç değil; toplumu sahte bir enflasyon ateşi ile acımasız bir üretim durgunluğu arasında ezilmeye mahkûm eden bir çaresizlik cenderesidir. Müslüman şuur, sistemin dayattığı bu açmazda belirlenen hiçbir rakamı bir şifa, zafer veya kurtuluş olarak görmez. Zira idarecinin bu faiz çarkındaki mecburi mesaisi, temelde hangi zehrin içileceğini belirlemekten ibarettir. Dolayısıyla atılması gereken asıl ve hakiki adım, bu cenderenin içinde zehrin miktarını tartışarak vakit kaybetmek değil; tedrici bir stratejiyle ekonominin ağırlık merkezini borca dayalı büyümeden koparıp doğrudan tarlaya, tezgâha ve fabrikaya kaydırmaktır. Kaynakları; suni spekülasyonlara, ranta ve masadan kalkmadan parayı kiralayan faizci yapılara değil; kâr ve zararın meşru zeminlerde paylaşıldığı, alın terinin ve riskin merkeze alındığı ortaklıklara yönlendirmek elzemdir. Zira fıtrata aykırı bu bataklığı kurutacak olan yegâne hamle, sabır, adalet ve reel üretimle yeryüzünde helal ticaret kanallarını ilmek ilmek yeniden inşa etmektir.

Son tahlilde, ekonominin ve fiyatların sadece arz-talep mekanizmasından ibaret olmadığı, işin içinde çok daha derin bir ruhsal katman bulunduğu akıldan çıkarılmamalıdır. İslam tasavvurunda fiyatın yüksekliği veya düşüklüğünden ziyade, kazancın içindeki bereket esastır. Bereket, sayılarla ölçülemeyen, azı çok yapan, kazanca huzur ve hayır katan ilahi bir sırdır. Hile, yalan ve hırsla elde edilen, fiyatı manipüle edilerek kazanılan devasa servetler, içlerinde bereket barındırmadıkları için sahibine felaket ve huzursuzluktan başka bir şey getirmezler. Helal dairesinde, başkasının hakkına tecavüz etmeden, piyasanın doğal akışına ve ilahi mizana saygı göstererek elde edilen kazanç ise, rakamsal karşılığı ne olursa olsun hem dünya hem de ahiret için bir kurtuluş vesilesidir. Hakiki değer, eşyaya biçilen fiyatta değil, o eşyaya ulaşırken sergilenen ahlaki duruşta gizlidir.

Yorum Yaz

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir