Anasayfa Araştırma Havayı Kirletme Hakkının Mülkiyeti ve Satın Alımı: İslam Hukuku’nda Çevrenin Korunması Perspektifinden Kyoto Protokolü

Havayı Kirletme Hakkının Mülkiyeti ve Satın Alımı: İslam Hukuku’nda Çevrenin Korunması Perspektifinden Kyoto Protokolü

by
Havayı Kirletme Hakkının Mülkiyeti ve Satın Alımı: İslam Hukuku’nda Çevrenin Korunması Perspektifinden Kyoto Protokolü((Bu makale İKAM Working Paper serisi kapsamında yayımlanmıştır. Bu sitede yer alan metin makalenin ilk iki bölümünü oluşturmaktadır. Makalenin tamamını okumak için tıklayınız.))

Feyza Cevherli((Sakarya Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, İslam Ekonomisi ve Finansı Ana Bilim Dalı Doktora Öğrencisi))

Giriş

Çevre, canlı ve cansız varlıklardan müteşekkil, bu varlıkların birbirleriyle ilişki içerisinde olduğu ve içinde yaşanılan özel bir alandır. Çevreyi, insanların, diğer canlı ve cansız varlıkların oluşturduğu doğal bir alan olarak da tanımlamak mümkündür. Bu açıdan çevre hayatımızın tamamını kuşatan, insanları, diğer canlıları ve etrafımızdaki tüm varlıkları kapsayan şeylerin bütünüdür.

İslami perspektiften çevre, bireyin yaşamında herhangi bir biçimde etkileşimde olduğu her şeyi içine alan bir olgudur. Birey, içinde bulunduğu coğrafya, birlikte yaşamını sürdürdüğü ve aynı coğrafyayı paylaştığı bütün canlılarla bir ilişki içerisindedir. Bu sebeple yakından uzağa tüm coğrafyalar, insanlar ve canlılar, birey açısından çevre olarak kabul edilebilir (Kocabaş, 2014, s. 132).

 Çevre, korunması elzem ve canlılar için oldukça hayati olması sebebiyle üzerinde çokça tartışmanın yapıldığı önemli bir nosyondur. Bugün dünya ülkelerine bakıldığında neredeyse her ülkede çevre krizinin emarelerine rastlamak mümkündür. Kaynakların tükenmesinin, canlı türlerinin yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olmasının yanında sınai büyüme ve teknolojik manipülasyon gibi etkenler, içinde bulunulan durumu daha da ağırlaştırmaktadır. Hayatımızı idame ettirmemizi sağlayan temiz hava, su ve toprak gibi unsurlar birçok bakımdan risk altındadır (Tucker ve Grim, 2003, s. 17). Bu sebeple çevre kirliliği, özellikle de havanın kirlenmesi devletlerin de ana gündemlerinden birini oluşturmaktadır. Atmosferi korumaya yönelik olarak atılan bir adım olan ve çeşitli devletlerin katılımcı oldukları Kyoto Protokolü de bu gündemin sonuçlarından biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Söz konusu protokol ile devletlere havayı kirletme kotası konulmuş, bununla birlikte bu kotayı aşmaları halinde diğer ülkelerden kota satın alma esnekliği sunulmuştur.

Bu çalışmanın amacı, İslam Hukuku’nun çevreye verdiği önemi ortaya koymak ve birçok devletin çevre ve hava kirliliğine karşı birleşerek imzalamış oldukları Kyoto Protokolü’nü İslam Hukuku perspektifinden yeni bir bakış açısı ile değerlendirmeye çalışmaktır.

Bu kapsamda çalışmada, öncelikle çevre ve İslam Hukuku’nda çevre tasavvuru ele alınacak, daha sonra İslam Hukuku’nda çevrenin korunması perspektifinden Kyoto Protokolü incelenecek ve son olarak da protokolde sözü edilen havayı kirletme hakkı meselesi İslam Hukuku’ndaki mülkiyet anlayışı bağlamında değerlendirilecektir.

Yöntem

Araştırma yöntemi, araştırmanın amacını gerçekleştirebilmek için kullandığı genel yaklaşımdır. Çalışmamızda, nitel araştırma yaklaşımı benimsenmiştir. Nitel araştırmalar sosyal konuları rakamlarla sınırlandırmadan çalışma imkânı tanımaktadır. Nitel araştırmaların temel amacı olgu ve olayları betimlemek, sebeplerini açıklamak ve geleceğe yönelik ışık tutmaktır (Başol, 2008, s. 6). Nitel yaklaşımın önemli avantajlarından biri, sosyal olguların göreliliğini ve hareketliliğini bir an için de olsa yakalamaya ve anlamaya imkân tanımasıdır. Bu yönüyle nitel araştırmalar olguyu bireylerin bakış açısından görebilmeyi ve bakış açılarını oluşturan sosyal yapı ve süreçleri daha berrak bir şekilde ortaya koyabilmeyi sağlar (Yıldırım ve Şimşek, 1999, s. 19).

Çalışmamızda nitel araştırmalarda kullanılan yöntemlerden literatür tarama yöntemine başvurulmuştur. Literatür tarama, belli bir konuda daha önceden yapılmış olan araştırmaların bilimsel bir özetidir. Nitel çalışmalarda literatür taraması farklı şekillerde kullanılabilmektedir. Nitel araştırmalarda literatür taraması çoğunlukla çalışma boyunca yürütülmekte ve literatür ile araştırmanın tamamlanması meseleleri arasında bütünlüğü sağlamaktadır. Veriler toplanmadan önce ayrıntılı bir literatür taraması yapmak oldukça önemlidir (Johnson ve Christensen, 2014, s. 65).

Bu amaçla, çalışmamızda İslam Hukuku’nda çevre meselesi ile ilgili kaynaklar taranmıştır. Aynı zamanda Kyoto Protokolü ile ilgili literatür taramaları yapılmıştır. Elde edilen bilgiler ışığında mesele, Kyoto Protokolü’ndeki esneklik mekanizmalarından olan emisyon ticareti özelinde İslam Hukuku’ndaki mülkiyet meselesi bağlamında değerlendirilmiştir.

  1. Çevre ve İslam Hukuku’nda Çevre Tasavvuru

Çevre; “Bir şeyin yakını, etrafı, kişinin içinde bulunduğu toplumu oluşturan ortam, hayatın gelişmesinde etkili olan doğal, toplumsal, kültürel dış faktörlerin bütünlüğü” olarak tanımlanmaktadır (Türk Dil Kurumu). Kısaca çevre, canlıların içerisinde yaşamlarını sürdürdükleri tabii ortamdır (Ayverdi, 2011, s. 227).

 Çevre kavramı, fiziksel çevre ve toplumsal çevre olarak ikiye ayrılmaktadır. Bireylerin içinde yaşamını sürdürdüğü, varlıklarını ve özelliklerini fiziksel manada algıladıkları ortamlar fiziksel çevredir. Toplumsal çevre ise, fiziksel çevre içerisinde olan bireylerin ekonomik, toplumsal ve siyasal sistemler çerçevesindeki ilişkilerinin bütünü olarak tanımlanmaktadır (Mutlu, 2008, s. 196). İnsan merkezli çevre denildiğinde ise insanın içinde yaşadığı ortam kastedilmektedir (Akdur, 2005, s. 14). Canlı her organizma yaşamını sürdürebilmek için çevresine uyum sağlayabilmelidir. Bu uyum, ilk olarak biyolojik çevrede daha sonra da fiziki çevrede sağlanabilir. İçerisinde yaşanılan doğal çevre üzerinde kurulan sosyal yapılar sosyal hayat alanı olarak tanımlanmakta, sosyal hayat alanı ise doğal çevre üzerinde bireylerin beraber yaşamlarını sürdürmeleri ile somutlaşmaktadır (Baran, 1993, s. 263).

Evrendeki tüm varlıklar birbiriyle ilişkili hiyerarşik bir düzen içerisindedir. Her düzeydeki yapı kendi içerisinde dinamik bir bütündür. Bunun yanı sıra üzerindeki ve altındaki yapılarla bağlantılıdır. Elbette ki insan da varlığı itibari ile bu düzenin bir parçasıdır. Dolayısıyla, bu düzenin koruyuculardan biri, belki de en önemlisi insanlardır. Bu sebeple insan, zihnini bu sistemi koruyabilecek düzeyde şekillendirmelidir. Bunu yaparken de İslam’ın evren ve varlıkla ilgili önerilerinden faydalanmalıdır. İslam, insanları yalnızca inanç ve ibadet konularında sorumlu tutmamakta, yaşamın her yönü ile ilgili tavsiyelerde ve uyarılarda bulunmaktadır (Mert, 2008, s. 26-27). Bunlardan biri de çevre meselesidir.

Tabiat üzerindeki hakimiyet gün geçtikçe artmakta, bu da insan ve tabiat arasındaki dengenin bozulmasına sebep olmaktadır. Nüfus artışları, kentlerdeki kalabalık, doğal kaynakların tüketilmesi, doğal güzelliklerin yok edilmesi, hastalıklardaki artış, insanların tabiat üzerindeki hakimiyetlerini kötü bir şekilde kullanmaları sebebiyledir. İnsanla tabiat arasındaki dengenin bozulduğunun birçok kişi farkındadır. Fakat bu dengesizliğin insan ile Allah arasındaki uyumun bozulması sebebiyle olduğunu herkes fark edememiştir (Nasr, 1982, s. 14-18). Zira bu farkındalık için bir yaratıcı olduğu kabulünün yanında derin bir kavrayış gerekmektedir.

İnsanların varlık zincirinin en üst kısmında yer almaları, onları doğanın sahibi yapmaz. Nitekim doğanın tek amacı da sadece insanların ihtiyaçlarını gidermek değildir (Özdemir, 2003, s. 57). İslam’da her şey bir düzen ve denge içerisinde yaratılmıştır. Kur’ân-ı Kerîm bu dengenin insanlar tarafından bozulmaması gerektiğini bildirmektedir (Kur’ân-ı Kerîm 54: 49). Bu da çevreyi korumanın vazifelerimizden biri olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Allah’ın yeryüzündeki halifesi olan insan (Kur’ân-ı Kerîm 2: 30), yeryüzünde imar edebilen varlıktır (Kur’ân-ı Kerîm 11: 61). Dolayısıyla kendisine verilen bu yetkiyi, kullanımına verilen kaynakları koruyarak değerlendirmelidir (Haneef, 2002, s. 243; Abu-Sway, 1998).

İslam’da çevre meselesini bu hususlarla sınırlı tutmak doğru olmaz. Zira İslam’a göre insan, çevreye karşı sorumlu olmakla birlikte (Kur’ân-ı Kerîm 45: 13), öncelikle kendisine karşı sorumludur. Burada önemli olan husus; insanın kendisi dahil hiçbir şeyin mutlak sahibi olmamasıdır. Beden, ruh, kalp, akıl ve mal, yani insanın sahip olduğu her şey kendisine emanettir (Kur’ân-ı Kerîm 33: 72) ve bunlar üzerindeki tasarrufları da belli kurallara tâbidir. İnsanın kendisine emanet olan şeylerle olan ilişkisi, onu diğer varlıklardan ayırmaktadır (Çınar, 2014, s. 563). Bu husustaki en belirgin fark, insanın davranışları sebebiyle imtihan edilecek olmasıdır (Kur’ân-ı Kerîm 11: 7). Bu sebeple de insan, doğayı tahrip ederek onun fesadına neden olmamalıdır (Kur’ân-ı Kerîm 30: 41).

İnsanın ruhu, bedeni ve öz malı da çevre kapsamında kabul edilebilmektedir. Dolayısıyla İslam’ın çevreye dair hükümleri tüm bu zikredilenleri de kapsamaktadır. Bu açıdan İslam’daki çevre algısının oldukça geniş ve kapsamlı bir niteliğe sahip olduğu kabul edilebilir (Kocabaş, 2014, s. 132). Bu sebeple İslam Hukuku’nda çevre tasavvurunu ve İslam’ın çevre konusundaki emir ve yasaklarını ele alırken bireyin hayatının tümünü kapsayan ve bütün davranışlarını ilgilendiren bir olgudan bahsedildiği söylenebilir. Çünkü bir Müslüman “çevre”sine karşı sınırsız bir özgürlüğe sahip değildir. İslam Hukuku’na göre onun özgürlüğü, kendisine ve çevresine zarar verdiği veya kendi haklarını ve çevredekilerin hakkını ihlal ettiği yerde bitmektedir. Nitekim İslam Hukuku’nun nihai hedefi, insanların refahını (maslahat) artırmak ve onları kötülükten (mefsedet) uzak tutmaktır (İbn Abdüsselâm, 2000, s. 11-12).

İslam düşüncesinde insan ve tabiat Allah’ın bir gaye üzerine yarattığı varlıklardır. Bu iki varlığın kendileri için belirlenen rolleri vardır. İnsanla tabiat arasındaki ilişkide, tabiatın insana boyun eğecek şekilde yaratıldığı, buna karşın insanın tabiata karşı iyi veya kötü davranabilme potansiyeliyle yaratıldığı görülmektedir. Zira fizyolojik açıdan insanın, kâinatın ve içindeki her şeyin mimarının katında, konumunu yükselten manevi bir özelliği olduğu bilinmektedir (Çolak, 2008, s. 332). Elbette bu husus İslam düşüncesinde çevrenin daha az değerli olduğu manasında anlaşılmamalıdır. Bilakis Kur’ân-ı Kerîm’in mesajlarının metafizik boyutunu hakkıyla anladığımız takdirde şüphesiz çevreye olan sorumluluğumuz artacaktır.

  1. İslam Hukuku’nda Çevrenin Korunması Perspektifinden Kyoto Protokolü

Çevre hakkı, bireylerin temel dengeleri muhafaza edilen doğal ortamlarda yaşama hakkıdır. Bu hakkın konusu, insanların çevre üzerindeki menfaatleridir. Çevre hakkında hak ve ödev kısımlarının birbirinden ayrılması zordur. Zira bu hakta ödev boyutu daha ağırlıklıdır. Hak sahipleri, çevreyi korumalıdır ve korumayanlara karşı önlem almak durumundadır (Keleş, 2013, s. 29).

İslam Hukuku çevre meselesini, insanlara sunulan nimetler ve insanların bu nimetlere karşı sorumlulukları bakımından ele almakta ve içinde bulunulan bu sistemin mükemmelliğine vurgu yapmaktadır (İpek, 2014, s. 231). Sorumlulukları olan insan, faydasına sunulan nimetlerin sahibi olduğunu zannetmektedir ki bu büyük bir yanılgıdır. İnsan, mesuliyetinin idrakine varabilmeli, çevreye zarar verecek her türlü fiilden uzak durabilmelidir.

Çevre kirliliği sorunu, maalesef insan kaynaklı müdahaleler sonucu ortaya çıkmıştır. İnsanların bitmeyen beklentileri, yenilenemeyen kaynakların tüketimi, yenilenebilen kaynakların tahribatı bu sorunun sebeplerindendir (Baran, 1993, s. 266). Sanayideki ve teknolojideki gelişmelerin yanı sıra insanın çevre üzerindeki hakimiyetinin artması da çevre sorunlarının ortaya çıkış sebeplerindendir. İnsanların diğer canlılardan bir farkı da; içerisinde bulunduğu dengeyi ve şartları değiştirebilecek kabiliyette olmasıdır. İnsan bu kabiliyetini iyi yönde olduğu gibi kötü yönde de kullanabilir (Görmez, 1989, s. 7). Çevre, işte bu kötü yöndeki kullanım sebebiyle yani insanın yeryüzünü sınırsız bir şekilde tüketebileceği bir nesne olarak kullanması sebebiyle zarar görmektedir.

İnsanlık, ekolojik dengenin bozulduğu ve bunun kötü etkilerinin yaşandığı bir çağ içerisindedir. Hava kirliliği, su kirliliği, yeşilliklerin azaltılması, ozon tabakasının delinmesi bu etkiler arasında zikredilebilir (Mert, 2008, s. 25). Bununla birlikte bilgi eksikliği ve vurdumduymazlık da çevre kirliliğinin sebepleri arasındadır. Kur’ân-ı Kerîm açısından meseleyi ele alırsak, bilgi eksikliği de yapılan eylemlerin sonuçlarını öngörememe eksikliği de insanın Allah’tan uzaklaştığının belirtileridir (Çişti, 2003, s. 89). Günümüz Batı dünyasına bakıldığında buralarda yaşayan hemen herkes yaşamlarında bir şeylerin eksik olduğunu düşünmektedirler. İnsanları bu düşünceye iten sebeplerden birinin, tabiatın dışarı itilmesi ve yapay bir çevre edinilmesi olduğu söylenebilir (Nasr, 1982, s. 14).

Son yıllarda ekolojik dengenin zarar görmesine engel olmak, çevreyi korumak gibi hususlara sıkça vurgu yapılmaktadır. Bireyler arasında çevre bilinci oluşturmak adına çeşitli faaliyetler gerçekleştirilmektedir. Şüphesiz bu faaliyetlerin bireyler üzerindeki etkisini incelemek, bilimsel çalışmalarda yer bulmalıdır. Burada üzerinde durulması gereken nokta, bireyler üzerindeki çevre bilincinin oluşmasında İslam’ın sağlayacağı katkıdır. Bu manada açıktır ki İslam dini, insanları günlük hayatta yapacakları işlere motive ettiği gibi (Mert, 2008, s. 26), çevre bilinci hususunda da motive eder ve buna katkı sağlar. Çevre ahlakının nazarî ve tatbikî olmak üzere iki yönü vardır ve İslam’ın çevre tasavvuru her iki yönü de kapsamaktadır (Ardoğan, 2012, s. 120).

Günümüzde çevre ve çevre problemleriyle ilgili meselelerin başında küresel ısınma ve iklim değişikliği gelmektedir. Tarihten günümüze bakılacak olursa, Sanayi Devrimi’ne kadar olan sürede iklim değişikliklerinin doğal sebeplerden olduğu sonucuna varılabilir. Zira bu süreye kadar olan süre içerisinde insan etkilerinin çok fazla olduğu söylenemez. Ancak Sanayi Devrimi ile birlikte hızlı bir gelişme ve endüstrileşme faaliyeti görülmektedir. Bu da iklim değişikliğine sebep olan unsurları harekete geçirmiştir. Bugün insanlar bütün faaliyetleri ile sera gazı emisyonlarındaki artışa neden olmaktadır ki bu artış da iklim değişikliğinin en önemli sebeplerinden biridir (Bakış ve Çabuk, 2013, s. 33). Küresel ısınma, insanların çevrelerine müdahaleleri sebebiyle sera gazının arttığının bir belirtisidir. Bunların yanında doğal kaynakların sömürülmesi, hızlı nüfus artışı, ormanların tahrip edilmesi sonucu dünyadaki ekosistem dengesinin bozulması, bireysel bencillik, kısa vadeli ekonomik büyüme gibi etkenler, uzun vadeli çevre bütünlüğünü sarsmaktadır (Çişti, 2003, s. 89-90).

Dünya genelinde çevre bilincinin oluşmasıyla birlikte, küresel ısınma ve iklim değişikliği sorununa karşı bölgesel ve küresel ölçekte birçok farklı oluşum meydana gelmiştir. Zira sosyal, ekonomik, güvenlik ve çevre ile ilgili meseleleri ele alan iklim politikaları, sürdürülebilir bir dünya için önemli dayanak noktalarıdır (IPCC, 2001, s. 96). Ülkemizin 2004 yılında dahil olduğu “Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi” ve 2009 yılında onayladığı “Kyoto Protokolü” bunlardan biridir (Türkiye Cumhuriyeti Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, 2018, s. 74). Birleşmiş Milletler’in 1997’de Japonya’nın Kyoto şehrinde düzenlediği çevre toplantısında katılımcı hükümetler tarafından kabul edilen ve “Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi” olarak imzalanan bu anlaşmanın hedefi, atmosferdeki sera gazı yoğunluğunun, iklime tehlikeli etki yapmayacak seviyelere indirilmesidir (Yenigün, 2007, s. 10).

Protokolde devletler iki kısma ayrılmaktadır. Ek-1 ülkeleri gelişmiş ülkelerdir, ki belirli emisyon hedefleri konulan ülkeler bunlardır. Ek-2 ülkeleri ise gelişmekte olan ülkelerdir (Finus, 2010, s. 31). Türkiye, gelişmekte olan bir ülke olmasına rağmen Ek-1 ülkeleri arasında yer almaktadır (Türkiye Cumhuriyeti Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, 2018, s. 22). Ülkemiz tarafından hazırlanan stratejilerde enerji, ulaşım, sanayi ve atıkların sera gazı emisyonlarına sebep olan faktörler arasında olduğu belirlenmiştir. Bu emisyonların düşürülmesi, büyük ölçüde temiz ve yenilenebilir enerji kaynağı kullanımı sayesinde enerji üretimi ile gerçekleşebilir (Bakış ve Çabuk, 2013, s. 37). Emisyonları azaltmaya ve iklim değişikliğine ilişkin olan mutabakat, bu protokolün uygulanmasının temel dayanağıdır (UNFCCC, 2018, s. 31). Emisyonların azaltılması, yalnızca iklime değil iklim haricinde de birçok sürdürülebilir kalkınma hedefine katkıda bulunacaktır (Robinson ve Herbert, 2001, s. 145).

Kyoto Protokolü’nde Ek-1 taraflarına sera gazı emisyon oranlarını azaltmak için üç esneklik mekanizması sunulmaktadır (Şahin, 2016, s. 7):

  1. Ortak Yürütme Mekanizması: Protokolün 6. maddesinde bulunan bu mekanizmaya göre, emisyon hedefi belirlenen ülke, emisyon hedefi belirlenen diğer bir ülkede emisyon azaltıcı projelere yatırım yaptığı takdirde emisyon azaltma kredisi kazanma hakkına sahip olur ve kazandığı krediler toplam hedeften çıkarılabilir (Karakaya ve Özçağ, 2003, s. 5).
  2. Temiz Kalkınma Mekanizması: Protokolde 12. maddede yer alan bu mekanizmada, emisyon hedefi belirlenen ülke, emisyon hedefinin belirlenmediği az gelişmiş bir ülke ile işbirliği yaparak o ülkede sera gazı emisyonlarını azaltmaya yönelik proje yaptığı takdirde sertifikalandırılmış emisyon indirimi kazanır ve kazanılan indirim hedeften düşülebilmektedir (Karakaya ve Özçağ, 2003, s. 5). Ortak Yürütme Mekanizması ile benzer niteliktedir. Ancak Ortak Yürütme Mekanizması gelişmiş ülkelere yönelikken, Temiz Kalkınma Mekanizması gelişmekte olan ülkelere yönelik mekanizmadır (Özdan, 2014, s. 68).
  3. Emisyon Ticareti: Protokolün 17. maddesinde yer alan, aynı zamanda çalışma konumuz olan bu mekanizma, emisyon hedefi belirli olan gelişmiş ülkeler arasında emisyon ticaretini mümkün hale getirmektedir (Algan, 2011, s. 84). Bu madde gereği sera gazı emisyonunu hedeflenenden daha az miktarda kullanan Ek-1 ülkelerinden biri, sera gazı salınım izinlerinin bir kısmını bir başka ülkeye satabilmektedir. Bu uygulama, tarafların salınım işlemlerine yasal bir bağlayıcılık koyma ve tarafların kendi haklarının bir kısmının ticaretini yapmalarına izin vermektedir. Salınımların toplam tutarı, herhangi bir ticaret gerçekleşmeden önceki tutar ile eşit olmalıdır. İşlem sonucunda satılan salınımlar, satan ülkenin kendi tutarından çıkarılıp satın alan ülkenin tutarına eklendiğinden her iki ülkenin yükümlülüklerini yerine getirmeleri hali ile aynı kabul edilir (Türkeş, Sümer ve Çetiner, 2000). Diğer esneklik mekanizmaları proje temellidir, emisyon ticareti ise piyasa temellidir. Bu da bu mekanizmayı diğerlerinden ayırmaktadır (Uzoğlu, 2016, s. 29)

Küresel ısınma sebebiyle meydana gelen iklim değişikliklerini engelleyebilmek için Kyoto Protokolü’nün yükümlülüklerinin etkin bir biçimde yerine getirilmesi gerekmektedir. Birçok gelişmiş ülkenin enerji verimliliği ile ilgili alınan bu önlemleri gerçekleştirmede yetersiz kaldığı görülmektedir. Bunun yanı sıra bu mekanizmaların protokolde bulunan çevresel amaçların tersine kullanılabileceği kaygısı da bulunmaktadır (UNFCCC, 2004, s. 19). Aslında emisyon ticareti, ülkelere yerli salınımlarını yükümlülükleri altına düşürebilme hususunda bir teşvik niteliğinde kabul edilebilir. Ancak protokoldeki bu meseleyi ele alan 17. maddede, ticaret ilişkisine dair oranlar, ilkeler, kurallar net bir biçimde ortaya konulmamıştır. Bu belirsizlik, tarafların yükümlülüklerini yerine getirmeleri durumunda dahi salınımlarda bir azalma olmama ihtimalini gözler önüne sermektedir. Bu da küresel ısınmaya engel olmaya yönelik alınan tedbirler neticesinde, sera gazı salınımlarındaki gerekli azalmanın istenen düzeyde olmadığını göstermektedir (Türkeş ve diğerleri, 2000). Emisyon ticareti sisteminin sağlıklı bir biçimde işleyebilmesi için sunulan önerilerin başında kurum ve kuruluşların sistemlerinin yöntem ve ilkelerini belirlemeleri gerektiği gelmektedir (Aküzüm, 2010, s. 114).

Görülmektedir ki, Kyoto Protokolü, küresel ısınma problemine yüzeysel olarak temas edebilmiştir. Protokolün taraflarının, bölgesel kalkınma hedeflerini de göz önünde bulundurarak, iklim değişikliğinin etkilerine karşın önlem almaları gerekmektedir (Bölgesel Çevre Merkezi, 2006, s. 12). Protokole taraf olan ülkeler, emisyonlarını azaltamamış bilakis yalnızca esneklik mekanizmalarını kullanmış ve bu yüzden protokolün hedefini gerçekleştirememesine sebep olmuşlardır. Bunun yanı sıra gelişmiş ülkeler, bu mekanizmalar aracılığıyla gelişmekte olan ülkelerin haklarını satın alarak bir anlamda bu ülkelerin gelişmelerini de önlemişlerdir (Ayhan, 2010, s. 196). Uzmanlar, bu protokolün eksiksiz olarak uygulanması halinde bile dünyaya en çok on sene zaman kazandırabileceğini düşünmektedirler (Şahin, 2016, s. 7). Bunun yanı sıra bu protokolün, kendisinden sonra yapılan çalışmalara bir çerçeve oluşturduğu da yadsınamaz bir gerçektir. İnsan kaynaklı sera gazlarının sebep olduğu iklim değişikliklerinin önlenebilmesi, gelişmiş ülkelerin kaynak kullanımına dikkat etmeleri ve önceliği yerli etkinliklere vermeleri gerekmektedir

 

 

Benzer Yazılar

Görüşlerinizi Paylaşabilirsiniz