Anasayfa Araştırma Kavramdan Hayata Pre-Modern Dönem Din-Ahlak-Ekonomi İlişkisi

Kavramdan Hayata Pre-Modern Dönem Din-Ahlak-Ekonomi İlişkisi

by

Kavramdan Hayata Pre-Modern Dönem Din-Ahlak-Ekonomi İlişkisi((Bu makale İş Ahlakı dergisinde yayımlanmıştır. Bu sitede yer alan metin makalenin özet ve giriş bölümünü oluşturmaktadır. Makalenin tamamını okumak için tıklayınız.))

 Selma Karışman((Eposta: drselmakarisman@hotmail.com))

 

 Özet

İnsanoğlu, kendisi ve çevresi hakkındaki bütün metafizik ve toplumsal açıklamaları; “kutsal” kabul ederek ilişki kurduğu bir inanç manzumesinin düzenlemelerinde bulmuş; ontolojik ve toplumsal varlığını bu açıklamalar vasıtasıyla anlamlandırmıştır. Bu tür bir anlamlandırma sürecinde insanın bilinç düzeyi, ait olduğu inanç sistemi tarafından şekillendirilmiş; tutum ve davranışları, aynı sistem tarafından yönlendirilmiştir. Varlığını toplum içinde sürdüren insanın, ihtiyaçlarını temin için sürekli bir çaba içinde bulunması; “din” ve “ahlak” gibi, hayatın kaçınılmaz gerekliliklerinden bir diğeridir. Toplumsal hayat, insanların ekonomik ihtiyaçlarını temin için “iş bölümü” yapmalarını ve birbirleriyle ekonomik ilişki içerisine girmelerini gerektirmektedir. Toplumsal hayatın istikrar ve bütünlüğü adına, bütün ilişkiler gibi ekonomik olanların da belirli bir düzen ve disiplin içerisinde gerçekleşme zarureti bu ilişkilerin neye göre düzenleneceğini sorgulamayı şart kılar. Bu makalede, Doğu-Batı karşıtlığının bariz bir anlama sahip olmadığı 18. yüzyıla kadar ekonomik hayatın, teorik/epistemolojik ve pratik bağlamda din ve ahlak ile iç içe ve toplumsal hayatın bütününe gömülü olarak icra edildiği ortaya konmaktadır: Hukuki düzenlemeler; amir ve bağlayıcı maddi kurallar olarak iktisadi faaliyetlerin yasal çerçevesini oluştururken, dinî/ahlaki değerler, insanın bireysel ve toplumsal bilinç yapısını şekillendirmek suretiyle onlara istikamet tayin eder. Bu çerçeve geleneksel toplumlarda dini, hâkim değerler sistemi kılarken ekonomik, sosyal, siyasal alanlar da dinin kurallarına göre belirlenecektir. İktisadî faaliyetlerin dinî ve ahlaki normlardan, bilim olarak iktisadın, teoloji ve ahlak felsefesinden kopmasında, insanın ontolojik bütünlüğünün ve bu bütünlüğe benzer biçimde birbiri içine geçmiş bulunan toplumsal faaliyet alanlarının ayrışmasında ise Modernite dönüm noktası olarak kabul edilir. Dolayısıyla bütün bunlar; herhangi bir inanç sistemi ile o sistemin hâkim olduğu toplumdaki ekonomik faaliyetlerin karşılıklı ilişkisini incelemek isteyen bir makalede, din-ahlak-ekonomi üçlüsü arasındaki ilişkinin mahiyeti kadar tarihsel serüvenini ortaya koymayı kaçınılmaz kılar.

Giriş

Yalnızca anlaşılan öznenin değil anlayan öznenin de biricikliğinden dolayı, gerçekliğin dünyasının ancak ikincil inşasını yapabilmekteyiz. Dünü ise “insan” gibi kendini devamlı yenileyen, insan toplumları gibi kurumsal, ilişkisel ve tarihî bir bağlamda hem kendi devamlarında hem de birbirlerine göre değişen varoluş süreçlerinde incelemek gerekmektedir. Bu durumda, toplumsal düzen, süreç ve eylem; sadece sosyolojik muhayyilemizin değil, beşerî/manevi muhayyilemizin de ilgi alanına girmektedir ve tahayyülün bu motivasyonları ışığında bizi din-ahlak-ekonomi gibi temel kavramların/alanların tarihî, sosyolojik ve beşerî dönüşümlerinin peşine düşürmektedir. Bundan dolayı, hiçbir hipoteze veya akademik kaygıya sahip olmadan önce bile, mezkûr üç kavramın inhisar ettiği alanların geçmişini bilmek, bugünü anlamaya çalışan bir zihin için varoluşsal bir zaruret teşkil etmektedir. Bu zaruret daha ilk adımda bize şu cümleleri söyletir: İnsanoğlu; kendisi ve çevresi hakkındaki bütün metafizik ve toplumsal açıklamaları, “kutsal” kabul ederek ilişki kurduğu bir inanç manzumesinin düzenlemelerinde bulmuş; ontolojik ve toplumsal varlığını bu açıklamalar vasıtasıyla anlamlandırmıştır. Bu tür bir anlamlandırma sürecinde insanın bilinç düzeyi, ait olduğu inanç sistemi tarafından şekillendirilmiş; tutum ve davranışları, aynı sistem tarafından yönlendirilmiştir. Bir tarafıyla insan tabiatına dayanan, diğer taraftan şahsiyet yapısı üzerinden onun bütün varlık düzeniyle ilişkilerini hedef alan değerler sistemi olarak “ahlak” ise muhatabından, ladinî formunda dahi, karakterini ve toplumsal ilişkilerini inşa edici normatif taleplerde bulunmuştur.

Varlığını toplum içinde sürdüren insanın, ihtiyaçlarını temin için sürekli bir çaba içinde bulunması; hayatının kaçınılmaz gerekliliklerinden bir diğeridir. Toplumsal hayat, insanların ekonomik ihtiyaçlarını temin için “iş bölümü” yapmalarını ve bu esnada birbirleriyle ekonomik ilişki içerisine girmelerini gerektirmektedir; fakat toplumsal hayatın bütün ilişkileri gibi ekonomik olanların da belirli bir düzen ve disiplin içerisinde gerçekleşme zarureti ve bu zaruretin toplumsal hayatın istikrar ve bütünlüğüyle örtüşmesi, “tabula rasa” bir zihinde bile, ilişkilerin neye göre düzenleneceği istifhamını uyandıracaktır. Aranan cevap karşımıza bütün hayat alanlarına çözüm sunabilme meziyetleriyle yine din, hukuk ve ahlak kurallarını çıkarır. Gerek ferdî gerekse içtimai münasebetlere bir sorumluluk aşılayan ve bunu da çoğu zaman ölüm sonrası hayat inancı ile güdüleyen din; insan bilincini şekillendirmekte, dolayısıyla tutum ve davranışlarına etki etmektedir. Ahlak kuralları da özellikle din ve bunun yanında beslendikleri diğer sosyal değerlerden güç alarak insan davranışları üzerinde dinî-içtimai bir telkin ile manevi bir yaptırıma sahip olmaktadır. Kadim/geleneksel toplumlarda din ve ahlaktan muaf bir hukuk sisteminin varlığı düşünülemeyeceğinden; bu yaptırım, cemiyetin hem maddi hem manevi boyutunu karşılamıştır. Hukuki düzenlemeler; amir ve bağlayıcı maddi kurallar olarak iktisadi faaliyetlerin yasal çerçevesini oluştururken dinî/ahlaki değerler, insanın bireysel ve toplumsal bilinç yapısını şekillendirmek suretiyle onların mezkûr değerler doğrultusunda icra edilmesini telkin etmektedir. Bu cümleden olarak, din ve ahlakın yollarının iktisat ile kesiştiği noktada “iktisat ahlakı” ile kastedilen, “insanın gündelik hayatı üzerinde pratik değer ve tercih ölçülerine yönelik telkin ve motiflerden başka bir şey değildir” (Ülgener, 1981a, s. 24). Bütün bunlar, herhangi bir inanç sistemi ile o sistemin hâkim olduğu toplumdaki ekonomik faaliyetlerin karşılıklı ilişkisini incelemek isteyen sosyolojik bir araştırmada, din-ahlak-ekonomi üçlüsü arasındaki ilişkinin mahiyeti kadar tarihsel serüvenini de ortaya koymayı kaçınılmaz kılar.

Böyle bir girizgâhtan sonra ilgili üç kavramın da tarihî süreçte insan topluluklarının hayatlarını ayrı mahiyet ve derecede etkilediklerini tabii bir realite olarak öne sürebiliriz. İnsanı hem varoluşsal boyutu hem de toplumsal ilişkiler ağı içinde ilgilendiren bu realite; din, ahlak ve ekonominin kendi başlarına sahip oldukları önemin yanı sıra aralarındaki ilişkileri de bireysel/toplumsal hakikat için anlamlı kılmıştır. Dindar insanın anlamlı tavır ve hareketleri arasında ahlaki, iktisadi, siyasi veya sanatla ilgili faaliyetlerin de olduğunu düşünmek, dinî davranışın bunlar üzerindeki etkisini kavramayı gerektirir. Aynı durum; din-ahlak-ekonomi ilişkisinin, kavramların toplumsal hayattaki izdüşümlerinin bir diğerini etkileme biçimine ve derecesine yani ilişkinin mahiyetine göre şekil almasına yol açmıştır. Hatta güncellenen teolojik ve sosyolojik bakış açılarımız doğrultusunda dahi insanlık tarihinin mezkûr ilişkinin muhtevası ve seyri üzerinde biçimlendiğini söylemek mümkün görünmektedir. Bu şekilde bakıldığında din üzerine sosyolojik araştırmalar, sahanın öncülerinden Weber’in yaptığı gibi, aynı zamanda iktisat ve siyaset sosyolojisi ve bilhassa ahlak sosyolojisiyle ilgili araştırmalar hâlini almaktadır (bk. Freund, 1986).

Dolayısıyla din sosyolojisi alanına inhisar eden bu makale, pre-kapitalist dönem din-ahlak-ekonomi ilişkisini ele almakla dünü incelemeye hasredilmiş bir tarih bilgisine ulaşmayı amaçlamayıp günün beşerî problemlerinin neden, nasıl ve ne zaman doğduğunu iktisadi olduğu kadar dinî ve ahlaki bağlamda da analiz etmek gayesini gütmektedir. Bu problemlerin oluşmasından önceki toplumsal hayatı irdelemek; ahlaki temelden yoksun bir iktisadi sistemin insanlığın ekonomik yaşantısı ile ilgili tek seçenek olmadığını -ilgili sistemdeki durumu, ekonominin dinî ahlakla el ele yürüdüğü dönemle mukayese ederek- ele almaya; teoride ve pratikte bağımsızlaşan ekonominin beşerî maliyetini, bu kopuşun başka hangi hayat alanlarına, süreçlere ve sistemlere sıçradığını -kopuştan sonraki durumu, kopuştan önceki dönemle kıyaslayarak- sorgulamaya imkân tanır.

Sırtlarını ortak geleneklere yaslayan kadim medeniyetlerde ahlaki hayat formları nedir; ahlak, geleneksel toplumları bugüne nazaran nasıl etkilemiştir; ahlaki zafiyetlerle malul global dünyada ahlak kurallarının toplumsal yaptırım gücü ne olabilir? Dinî hayatta ekonomik faaliyetin yeri nedir; dindar insan çalışma ve servetle nasıl bir ilişki kurmuştur, bu ilişkide dinin ahlaki formları nasıl ve ne ölçüde devreye girer? Üretim, tüketim ve mübadele için değil, kendisinin ve evinin mübrem ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla ekonomik davranışta bulunan insan, salt ekonomik insana; sosyal ilişkilerin birincil bağlarla oluştuğu, ticaretin geçim amaçlı sıradan hatta küçümsenen bir faaliyet olarak gelenek ve görenek yoluyla nesillere aktarıldığı geleneksel toplumsal yapı ve zihniyet, herkesin maddi çıkarı için en iyi olanı yaparak toplumun sürekliliğini sağladığı piyasa sistemine ve kapitalist zihniyete; “mütevazı birey” kapitalist tüccara nasıl dönüşmüştür? Şark ve Garp birbirlerinden düşünce, hikâye, şiir ve sanat devşirirken nasıl olup da aralarına keskin kültürel ve jeopolitik sınırlar çekerek Doğu ve Batı hâline gelmişlerdir; bu kopuş neden, nasıl ve ne zaman oluşmuştur? “İyi”, “güzel” ve “doğru”nun arası ne zaman açılmış; fikrî, ahlaki ve siyasi sorunlar birbirlerinden nasıl ayrışmıştır?

 

 

Benzer Yazılar

Görüşlerinizi Paylaşabilirsiniz