Köşe Yazıları

Kredi Kartları ve Kredili Toplum

Türkiye’nin son çeyrek asırlık iktisadi ve sosyolojik serüvenine baktığımızda, 2001 krizinin ardından uygulanan “Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı” ile başlayan sürecin sadece bankacılık sektörünü tahkim etmekle kalmadığını, aynı zamanda toplumu kökten dönüştürdüğünü görürüz. Yirminci yüzyılın son zamanlarında Devlet İç Borçlanma Senetleri (DİBS) ile sorunsuz gelir elde eden bankalar için finansal değişim zamanı gelmiştir.

Devletin iç borçlanma senetlerinden çekilen bankaların bireysel kredilere yönelmesi, 2007 Konut Finansmanı Yasası ile inşaat odaklı büyümenin desteklenmesi ve nihayetinde borçlanmanın gündelik hayatın merkezine oturması…

Geldiğimiz bu noktada Türkiye, reel gelirle değil, borçla yaşayan bir “kredi toplumuna” dönüşmüştür.

Peki, kökleri adalet, hakkaniyet ve reel üretim ilkelerine dayanan İslam iktisadı penceresinden bakıldığında bu “kredili toplum” ne anlama geliyor?

Gerçeklikten Kopuş ve Faizin Gündelik Hale Gelmesi

İslam iktisadının en temel direği, paranın bir meta değil, yalnızca bir mübadele aracı olmasıdır. Paradan para kazanmak (faiz/riba), emeği ve reel üretimi sömüren en büyük adaletsizliktir.

Kur’an-ı Kerim bu hakikati, “Oysa Allah alışverişi helal, faizi haram kılmıştır” (Bakara, 275) ayetiyle net bir şekilde ortaya koyar. 2000’ler sonrası finansallaşma süreci ise insanları reel ücret artışları yerine borçlanmayla yaşamaya sevk etmiştir. Borcun borçla kapatıldığı, takipteki alacakların %50’yi aşan oranlarda sıçradığı bu sarmal, faiz sisteminin toplumun alt ve orta kesimlerini nasıl bir kıskaca aldığının açık göstergesidir. Tüketimin faizli kredilerle fonlanması, parayı emekten üstün kılan gayriahlaki bir iktisadi düzene hizmet etmektedir.

Geleceği Peşinen Satmak: “Bir Ay Geriden Yaşanan” Hayatlar

Toplumun büyük kesiminin geleceği satın aldığı gerçeğini gösteren finansal gerçeklik! Kredi kartı kullanımının vardığı son aşamada en büyük tahribat, rakamlarda değil, insanın zamanla kurduğu ilişkide yaşanmaktadır. Günümüz insanı, henüz çalışıp kazanmadığı gelecekteki emeğini bugünden borçlanarak harcamakta; böylece kronik biçimde “bir ay geriden gelen” bir takvime hapsolmaktadır. Ay başında hesaba yatan maaş, o ayın geçimi için değil; bir önceki ayın tüketilmiş, yok olmuş harcamalarını kapatmak için doğrudan bankaya aktarılmaktadır. Birey daha ayın ilk gününde “sıfır” noktasına iner ve yeni ayı çıkarabilmek için tekrar kart limitine sarılır…

Sosyolog Lazzarato’nun deyimiyle “zamanı çalınmış” hale gelen bu insan modeli, İslam iktisadının hürriyet ve bereket anlayışıyla tamamen çelişir. Aslında Hz. Peygamber’in duası, tam da insanın yarınını ipotek altına sokan bu cendereden korunmayı öğütler.

Hz. Peygamber (s.a.v.) dualarında şöyle buyururdu: “Allah’ım! Günaha batmaktan ve borç altında ezilmekten (deyn) sana sığınırım.” Sahabeden biri “Borçtan ne kadar çok sığınıyorsunuz ey Allah’ın Resulü?” diye sorunca; “İnsan borçlandığı zaman konuşur, yalan söyler; söz verir, sözünü tutmaz” buyurmuştur.(Hadis-i Şerif-Buhari, Daavat)

Geleceği satın alınmış, borcu yüzünden haksızlığa karşı ses çıkaramayan ve sevmediği işe mahkûm olan “kredili insan”, İslam’ın hedeflediği izzetli insan tasarımıyla bağdaşmaz.

Veresiye Kültüründen Kredi Skoru Yönelimine

Geleneksel medeniyetimizde borç/alacak ilişkisi, karşılıksız ve sırf Allah rızası için verilen “Karz-ı Hasen” (Bakara, 245) anlayışı ve mahalle kültüründeki veresiye defterinin insani dayanışması üzerine kuruluydu. Bugün ise veresiyenin yerini yapay yönlendirmelere dayalı kredi skorları ve kredi kartlarının anlık alışveriş yönlendirmeleri almıştır. İslam iktisadı insanı, eşref-i mahlûkat olarak değerlendirirken; mevcut sistem bireyi borç ödeme kapasitesi, harcama geçmişi ve bankaya kazandırdığı faiz nispetinde değerli kılmaktadır. Yoksulluk dayanışmayla çözülmek yerine, “yoksulluğun finansallaşması” adı altında daha çok borçlandırılarak derinleştirilmektedir.

Gösteriş Tüketimi ve İsraf Toplumu

İslam iktisat ahlakının en sert eleştirdiği konulardan biri “israf” ve “gösteriş” tüketimidir. Kredi kartının kullanımının artması ve kredili yaşamın tabana yayılması, alt sınıfların üst sınıfların tüketim kalıplarını taklit etmesine zemin hazırlamıştır. Reel geliri yetmeyen birey, sırf toplumsal meşruiyet kazanmak veya bir yaşam standardı illüzyonu sürdürmek için kredi kartlarına sarılmaktadır. İhtiyaç ile arzunun birbirine karıştığı bu durum, Ayet-i Kerime’de ifade edilen “Yiyin, için fakat israf etmeyin” (A’râf, 31) ve “Saçıp savurma!” (İsrâ, 26) emirlerinin ihlal edilerek tüketim hırsının kurumsallaşmasına neden olmaktadır.

Son Söz…

Pandemi ve sonrasında yaşanan yüksek enflasyon-yüksek faiz dönemi, ucuz finansman illüzyonunu bitirmiş ve toplumu sert bir maliyet şoku ile baş başa bırakmıştır. Düşük gelir grupları için kredi kartı artık çağdaş bir ödeme aracı değil, ay sonunu getirme mekanizmasına dönüşmüş durumdadır. İhtiyaç ve istek farklı yönlere evirilmiş ve arzular birden fazla kredi kartı sayesinde daha çok borçlanmayla giderilmeye başlanmıştır.

Bireyler bu şekilde devam ederken peki ya şirketler?

Türkiye’nin en çok vergi ödeyen şirketlerinden Tüpraş günde 134 milyon TL net faiz geliri elde etmiş! Bankacılık kesimi net karları ile kurumsal gelirleri bakımından ön sıralarda yer almaktalar! Yani Türkiye’de yatırım, istihdam rakamları gün geçtikçe gerilemeye devam ediyor.

Oysaki İslam iktisadı bize neyi öğütlüyor:

Üretime dayanmayan büyüme, amele dayanmayan kazanç ve ahlaktan yoksun finansallaşma çökmeye mahkûmdur.

Türkiye’nin borçlandırma odaklı mekanizmalardan çıkıp; alın terini, adil paylaşımı, Karz-ı Hasen gibi faizsiz dayanışma modellerini ve lüks tüketim yerine kanaat ve üretimi merkeze alan ahlaki bir iktisat modeline geçmesi artık sosyo-ekonomik bir zorunluluktur…

                                                                                                          Dr. Ömer DÖNMEZ

Yorum Yaz

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir