Anasayfa Analiz Borç Yapılandırma Yöntemi Olarak Vefa Sözleşmesi ve Fıkhî Tahlili

Borç Yapılandırma Yöntemi Olarak Vefa Sözleşmesi ve Fıkhî Tahlili

by

1. Borç Yapılandırma Yöntemi Olarak Vefa Sözleşmesi

Vefa (geri alım) sözleşmesine ilişkin olarak mevzuatta açık şekilde bir tanım yapılmamıştır. Geri alım hakkı veya vefa sözleşmesi Türk Medeni Kanunu (TMK) 736. maddesinde geri alım hakkının şerhi, şerhin etkisi ve hakkın geçerli olacağı süre hakkında hükümler yer almaktadır. Türk Borçlar Kanunu’nda (TBK) 237. maddede geri alım sözleşmesinin düzenlenme şekli ve “satış ilişkisi doğuran haklar” başlığı altında 238 ve 239. maddelerle hakkın şerh edilmesi ve geçerlilik süreleri, devri ve miras yoluyla intikali hususlarına detaylıca yer verilmiştir (Ugan, 2019, 2; Güçlü & Yalvaç, 2013, 19).

Genel anlamıyla vefa sözleşmesi “satanın, sattığı taşınmaz malını müşteriden geri satın alma hakkını kendisinde saklı tutması” olarak ifade edilmiştir (Güçlü & Yalvaç, 2013, 19; Ugan, 2019, 4)13. Bu hakkın kullanılması ile birlikte yapılan satım sözleşmesindeki roller değişmektedir. Yani ilk satım sözleşmesindeki satıcı alıcı olurken, alıcı da satıcı konumuna gelmektedir (Buz, 2001, 126-127). Çünkü ilk mâlik, başlangıçta devrettiği şeyi belirlenen şartlar çerçevesinde (geri alım bedeli, süre, vb.) alabilme hakkını kendinde saklı tutmaktadır (Ugan, 2019, 6; Demirbaş, 2007, 47; Güçlü & Yalvaç, 2013, 19).

Geri alım hakkı, şu an mülga olan 743 sayılı Türk Kanunu Medenisi’nin (MK) 660. ve 919. maddelerinde “vefa hakkı” olarak ifade edilmiştir. Burada yer alan “vefa” sözcüğü ile kastedilenin “söze sadık kalma” olduğu ifade edilmiştir (Ugan, 2019, 4). Ancak ilgili ifade işlemin mahiyetini tam olarak ifade etmemesi sebebiyle eleştirilmiştir (Ugan, 2019, 4; Nomer, 1990, 5-6). Vefa hakkını kuran anlaşma için de bey‘ bi’l-vefâ kavramı kullanılmıştır (Nomer, 1990, 5). Nitekim bu kavram şu an mülga olan 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun (BK) 213. maddesinde kullanılmıştır.

Yargıtay tarafından geri alım hakkı şu şekilde tasvir edilmiştir: “Taşınmaz bir malın maliki temlik ettiği bu malın önceden sözleşme ile belirlenen koşullarla yeniden satın alma hakkını saklı tutmuş ise ortada vefa hakkının varlığından söz edilir. Bu koşullar satış bedeline, vefa hakkının süresine vs. ye ilişkin olabilirler.” (Y. H. G. K. Yargıtay, 1987; 11. Hukuk Dairesi Yargıtay, 2016). Başka bir kararda ise vefa sözleşmesinin hem tanımına hem de niteliği ve şekil şartlarına yer verilmiştir (14. Hukuk Dairesi Yargıtay, 2016).

Vefa sözleşmesi nispî/kişisel nitelikli bir sözleşme olarak kabul edilmektedir. Bu nedenle geri alım hakkı, hakkı tesis eden sözleşmenin tarafları ve onların küllî halefleri arasında hüküm ifade etmektedir (Güzel, 2020, 243; Zorlu, 2020,. 609; Antalya & Topuz, 2019, 667; Oğuzman vd., 2018, 530, 535; Eren, 2012, 456).

Ancak tapuya şerh ile bu hak üçüncü kişilere karşı da ileri sürülebilmektedir (Antalya & Topuz, 2019, 667; Oğuzman vd., 2018, 535; Zorlu, 2020, 609; Güzel, 2020, 243). TMK’nın 736. maddesinde bu hüküm yer almaktadır. Bu şekilde eşyaya bağlı bir borç ilişkisi doğmuş olur (Zorlu, 2020, 609; Oğuzman vd., 2018, 535; Eren, 2012, 456). Geri alım hakkının tapu siciline şerh edilmesi durumunda aynî bir hak gücünü kazanacağı ifade edilmiştir (Oğuzman vd., 2018, 535; Eren, 2012, 456). Nitekim bu durum Yargıtay’ın kararında ifade edilmiştir (Y. H. G. K. Yargıtay, 1987)14. Şerh verilmesi bu sözleşmenin kişisel bir hak olduğu mahiyetini değiştirmemektedir (Güçlü & Yalvaç, 2013, 20).

Geri alım hakkı TMK 736. maddede “taşınmaz mülkiyetinin içeriği ve kısıtlamaları” başlığı altında düzenlenmiş olması aslında bu hakkın taşınmazlar açısından düzenlendiğini göstermektedir. Ancak sözleşmenin bu başlık altında ele alınması hakkın taşınırlar için kullanılamayacağı anlamına gelmemektedir. Nitekim taşınırlar, fikri ve sınai haklar gibi mülkiyete konu edilebilecek ve devri hukuken mümkün olan her şey geri alım hakkının konusunu oluşturabilecektir (Güçlü & Yalvaç, 2013, 20; Ugan, 2019, 9; Zorlu, 2020, 608). Bu durum sözleşme özgürlüğü prensibine bağlı olarak ele alınmaktadır (Ugan, 2019, 9). Ancak taşınırlar şerh edilemeyeceği için taşınırlara ilişkin bir geri alım hakkı üçüncü şahıslar için ileri sürülemeyecektir. Alacak hakkı olduğu için esas itibarıyla sadece hakka vücut veren sözleşmenin borçlusuna veya onun külli haleflerine karşı ileri sürülebilmektedir (Güçlü & Yalvaç, 2013, 20). Yargıtay’ın taşınırların da geri alım hakkına konu olabileceğine dair kararı olmakla birlikte (11. Hukuk Dairesi Yargıtay, 1998) sadece taşınmazların olacağına dair kararı da vardır (14. Hukuk Dairesi Yargıtay, 2005)15. Ancak Yargıtay’ın vefa sözleşmesinin konusunun taşınmazlar olduğuna dair ifadelerinin vefa sözleşmesini tanımlamaya yönelik olarak düşünülmesi gerektiğini söyleyebiliriz. Çünkü bu sözleşmenin TMK 736. maddede “taşınmaz mülkiyetinin içeriği ve kısıtlamaları” başlığı altında düzenlenmiş olmasından dolayı temel olarak bu sözleşmenin konusunu taşınmazların oluşturduğunu göstermektedir. Ancak taşınırların olmayacağına dair ifade bulunmamaktadır. Bununla birlikte taşınmazlar için tapuya şerh imkânının olması nedeniyle ve vefa sözleşmesinde de bu hakkın üçüncü kişilere karşı da ileri sürülebilmesi için tapuya şerhin şart olması nedeniyle genellikle bu sözleşmenin taşınmazlar üzerine yapıldığını göstermektedir. Çünkü taşınırlar üzerine yapılması durumunda tapuya şerh imkânı olmaması nedeniyle üçüncü kişilere karşı ileri sürülemeyecektir.

Yargıtay’ın da vefa sözleşmesiyle ilgili yukarıda ifade ettiğimiz açıklamalara kaynak teşkil edecek bir kararı bulunmaktadır. İlgili kararda vefa sözleşmesinin konusunun taşınmazlar olduğunu ifade etmesiyle birlikte, taşınırlar üzerine de yapılabileceğini, ancak bu durumda tapuya şerh imkânı olmamasından dolayı üçüncü kişilere karşı ileri sürülemeyeceğini ifade etmektedir. Taşınırlar üzerine vefa sözleşmesinin yapılmasının gerekçesi olarak akit yapma serbestisi/ hürriyeti gösterilmiştir (11. Hukuk Dairesi Yargıtay, 2016).

2. Vefa Sözleşmesinin Alacak Satımı (Bey’ud-Deyn) Yasağı Kapsamında Değerlendirilmesi

Vefa sözleşmesinin alacak satımı (bey‘u’d-deyn) açısından değerlendirmesine geçmeden önce işlemin klasik fıkıhta yer alan bey‘ bi’l-vefâ sözleşmesine benzemesi nedeniyle kısaca bey‘ bi’l-vefâ işlemine değinmekte yarar vardır. Bey‘ bi’l-vefâ işlemi “tarafların semeni iade edilince geri satmak yahut borçlunun bir malı borcu mukabilinde ve borcunu ödeyince geri almak üzere satması” olarak tarif edilmiştir (Bilge, 2020, 8; Bilmen, ts., 6/126-127). Bu kavram Hanefî fukahâsına aittir. Nitekim Mecelle’de bey‘bi’l-vefâ ile ilgili şu ifadeler kullanılmıştır: “Hâcet umumî olsun hususî olsun zaruret menzilesine tenzil olunur. Bey‘ bi’l-vefânın tecvizi bu kabîldendir ki Buhârâ ahâlîsinde borç tekessür ettikde görülen ihtiyaç üzerine bu mu‘âmele mer’iyyü’l-icrâ olmuştur.”(Ali Haydar Efendi, 2017, 1/90-91). Bu açıklamada da görüldüğü üzere bey‘ bi’l-vefâ işlemi Buhârâ bölgesinde çıkan ve yaygınlık kazanan bir uygulama olmuştur. Bey‘ bi’l-vefâ akdi için İslam hukukçuları farklı değerlendirmeler ve buna bağlı olarak da farklı hükümler ifade etmişlerdir. İslam hukukçuları tarafından bu işlem çeşitli akitlere benzetilmiştir. Bunlar; rehin akdi, sahih veya fasit akit ve son olarak mürekkep bir akit olarak görülüp yeni bir akit türü olarak ifade edilmiştir (Bayındır, 1992, 6/20). Bey‘ bi’l-vefâ işlemiyle ilgili verilen hükümler de benzetildiği akdin kurallarına uyup uymaması açısından ele alınmıştır. Bey‘ bi’l-vefâ ile ilgili olarak ifade edilen ve kabul edilen görüş ise bu akdin üç akitten oluşan mürekkep bir akit olduğu görüşüdür (İbn Nüceym, ts., 6/9; İbn Âbidîn, 1386/1966, 5/277; Şeyh Bedreddin, 2012, 406). Yeni bir akit görüşü literatürde “kavl-i câmi‘” olarak yer almıştır (Küçüksucu, 2021, 833; Yelek, 2016, 277-278). İbn Nüceym (ö. 970/1563) “kavl-i câmi‘” ile ilgili olarak şunları ifade etmiştir: “Bey‘ bi’l-vefâ hakkında fetva verenlerin kavl-i câmi‘den başka bir görüşle fetva vermemeleri gerekir.” (İbn Nüceym, ts., 6/9; İbn Âbidîn, 1386/1966, 5/277). Ahmet Cevdet Paşa (ö. 1895) Mecelle’de yer alan ilgili maddeler haricinde bu konuda müstakil bir risale yazmış ve orada da kuşatıcı görüş (kavl-i câmi‘) olarak ifade edilen bu görüşün kendi döneminde insanların faydasına ve maslahatına uygun olduğunu söylemiştir (S. Kaya, 2008, 271). Bey‘ bi’l-vefâ işlemiyle ilgili çeşitli hükümler yer almasıyla birlikte nihayetinde bu işlemin kendine özgü bir uygulama olduğu ve genel anlamıyla meşru bir uygulama olarak görüldüğünü Hanefî mezhebinin son dönem eserleri ve özellikle Mecelle açısından söylememiz mümkündür. Dolayısıyla günümüzde uygulanan vefa sözleşmesi genel yapı ve uygulama şekli bakımından bey‘ bi’l-vefâ işlemine benzese de, meşruiyeti açısından vefa sözleşmesini, sadece bey‘ bi’l-vefâ üzerinden değerlendirmenin doğru olmayacağı kanaatindeyiz. Bu nedenle işlemi klasik fıkıhta yer alan alacak satımı (bey’u’-deyn) açısından inceleyeceğiz.

Vefa sözleşmesi kullanılarak kişinin borcunu yapılandırması durumunda alacaklı konumunda olan banka ile borçlu konumunda olan kişi arasında bu sözleşme yapılmaktadır. Bu çerçevede klasik fıkıhta bey‘u’d-deyn konusu, alacağın borçluya veya üçüncü kişiye satılması şeklinde iki temel ayrıma göre ele alınmakta olup, bu ayrım çerçevesinde çeşitli hükümler gündeme gelmektedir. Vefa sözleşmesi alacaklı konumunda olan banka ile borçlu arasında yapılan bir sözleşme olması hasebiyle konu klasik fıkıhta alacağın borçluya satılması kapsamında ele alınacaktır. Bu nedenle alacağın satımı konusunu işlerken sadece borçluya satımı ile ilgili hükümlere yer verip ardından vefa sözleşmesini bu kapsamda değerlendireceğiz.

2.1. Klasik Fıkıhta Deyn Kavramı

Alacağın borçluya satımıyla ilgili görüşlere geçmeden önce genel olarak alacak (deyn) kavramına değinmekte fayda vardır. Deyn sözlükte, isim olarak “ödünç, satılan malın bedeli (semen) ve hazırda bulunmayan şey” mânalarına gelir (Aydın, 1994, 266; “Deyn”, 1412/1992, 102). Terim olarak ise en genel anlamıyla “kişinin zimmetinde sabit olan şey” olarak tanımlanmıştır (Aydın, 1994, 266; “Deyn”, 1412/1992, 102; Kara, 2012a, 391).

Bir akdin ortaya çıkabilmesi için konusunun olması gerekmektedir. Normal şartlarda bir akdin konusu ya ‘ayn ya da menfaatlerden oluşabilir. Ancak borç ilişkisi söz konusu olduğunda ‘ayn-menfaat kavramlarının dışında “deyn” kavramı gündeme gelmektedir (Hacak, 2007, 140). Bu nedenle deyn bir varlık olarak kabul edilmiş ve bazı sözleşmelere konu edilmiştir. Çünkü kural olarak herhangi bir sözleşmenin konusu varlık dışında bir şey yani “ma‘dûm” olması kabul edilmemiştir (Hacak, 2007, 142; Serahsî, ts., 15/74). Bu nedenle deyn “zimmette sabit olan hükmî mal” (Kâsânî, 1406/1986, 5/148, 234; İbnü’l-Hümâm, 1389/1970, 6/492; İbn Nüceym, 1419, 305), “vacip bir fiilin ismi veya bir malın teslim fiili” (Kâsânî, 1406/1986, 5/148, 234, 6/6, 7/196; İbnü’l-Hümâm, 1389/1970, 7/205; Bâbertî, 1389/1970, 7/205; ‘Aynî, 1420/2000, 8/455) yahut “zimmette bulunan şer‘î bir vasıf” (Zeyla‘î, 1314, 4/171; Bâbertî, 1389/1970, 7/239; İbnü’l-Hümâm, 1389/1970, 6/153, 8/436) şeklinde tanımlanmıştır. Bu tanımlar, aslında deynin tesliminden ve kabzından sonra somut şekilde bir ‘ayna dönüşünceye kadarki sürecini tasvir edecek niteliktedir. Bu çerçevede deyn kavramı, somut bir mala/varlığa dönüşünceye kadar zimmette meydana gelmekte ve hukuken kabul edilen bir eşya olarak nitelenmektedir. Gerçek anlamda varlığı olmayan ve “ma‘dûm” olarak nitelenen şeyler akitlere konu olmazken, deyn ise aslında gerçek ve somut bir varlığı olmasa da hukuken hükmî bir mal olarak kabul edilmiş ve akitlere konu edilebilir hale gelmiştir (Hacak, 2007, 145-146).

Deynin ifadan önce “teslim fiili” şeklinde nitelendirilmesi aslında hakiki anlamda bir mal olmadığını göstermektedir. Nitekim Kâsânî (ö. 587/1191), bu anlamda deyni adem/yoklukla ilişkilendirerek deynin hakiki anlamda bir varlık olmadığını, insanların ihtiyaçlarına binaen mal kabul edildiğini ifade etmiştir (Kâsânî, 1406/1986, 7/196). Bu nedenle deyn, bir anlamda mal olarak kabul edilmiş ve aslında onun ileride ifa ile mala dönüşeceğine binaen bu yorum getirilmiştir (İbnü’l-Hümâm, 1389/1970, 7/204-205). Tanımlara bakıldığında deynin somut bir varlığa dönüşmesi ancak borçlunun teslim fiiliyle olacağı için deyn de bu şekilde tanımlanmıştır. Ayrıca teslim fiilinden önceki durumunu göstermek için de hükmî mal kavramı kullanılmıştır. Deyn burada her ne kadar hükmî bir mal olarak kabul edilse de ‘aynlara göre mal oluşu ve mali değeri bakımından daha eksik kabul edilmiştir (İbnü’l-Hümâm, 1389/1970, 6/492).

Deyn kavramını daha iyi anlaşılması için ‘ayn kavramıyla mukayeseli olarak ele almakta fayda vardır. “Mevcut, hazır ve belirlenmiş mal” şeklinde tanımlanan ‘ayn, deyn mukabilinde kullanılan bir kavram olarak karşımıza çıkmaktadır (Karaman, 1991, 257-258). Bu çerçevede ‘ayn kavramı aynî hakların konusunu teşkil eden mal kavramıyla aynı anlama gelmektedir. Burada kıyemî-mislî ayrımı yapılmaksızın bütün malları içine almaktadır. Çünkü aynî hakkın konusu sadece kıyemî mallar değil, mislî mallar da olabilir (Aybakan, 1998, 20-21). Aynı şekilde tüketilmeyen mallar yani kira ve âriyet akitlerine konu olan mallar açısından bakıldığında buradaki akitlerde malların kullanılmasıyla ortaya çıkan yarar için menfaat kavramı kullanılmış olup; bunun mukabilinde ‘ayn kavramı kullanılmıştır (Aybakan, 1998, 21-22; Karaman, 1991, 257-258). Bu şekilde yapılan tanımların mala ilişkin olarak ele alındığını söylemek mümkündür.

Hanefî mezhebinde mallar; altın ve gümüş gibi para türünden mallar, kıyemî mallar ve mislî mallar biçiminde üçe ayrılmaktadır. Para türünden mallar, zimmette bulunmaya yani deyn olmaya elverişli nitelikte olup kabzla taayyün eden mallardır. Kıyemî mallar deyn olmaya elverişli olmayıp tayin ile taayyün eden mallardır. Mislî mallar ise deyn olmaya yani zimmette bulunmaya elverişli oldukları halde kimi durumlarda tayinle, kimi durumlarda ise kabzla taayyün eden mallardır (Yerlikaya, 2022a, 293). Bunun neticesinde de akitte mebî‘-semen ayrımı yapılmaktadır.

‘Ayn ve deynin bu anlamda kullanımına bağlı olarak bey‘ akdinin dörtlü şekilde tasnifine gidilmiştir. Bu tasnife göre; ilki bey‘u’l-‘ayn bi’l-‘ayn. Yani bir kişinin bir eşyayı başka bir eşya karşılığında satmasıdır. Örnek olarak kişinin köle karşılığında elbiseyi değişmesi verilmiştir. Buna literatürde mukâyaza denmektedir. İkincisi; bey‘u’l-‘ayn bi’d-deyn. Kişinin bir eşyayı mutlak semen karşılığında satmasıdır. Yani kişinin bir eşyayı rayiç olan fels, yahut mekîl, mevzun ve adediyyât-ı mütekâribe kapsamındaki mislî mallar karşılığında yani deyn karşılığında satmasıdır. Üçüncüsü; bey‘u’d-deyn bi’d-deyn. Burada ise mutlak olan semen ile yine mutlak olan semenin değiştirilmesi söz konusu olup dirhem ve dinarların birbiriyle değişimi örnek olarak verilmiştir. Bu tür yapılan akit sarf akdi olarak isimlendirilmiştir. Dördüncüsü ise; bey‘u’d-deyn bi’l-‘ayn. Bu akit türü de selem olarak isimlendirilmiştir. Selemde yer alan müslemun fîh burada deyn kapsamındadır ve ra’sü’l-mâl ise hem ‘ayn hem de deyn kapsamında olabilir. Bu çerçevede ra’sü’l-mâlin kabzı şart koşularak ‘ayn konumuna getirilmiş olmaktadır (Kâsânî, 1406/1986, 5/134; Zeyla‘î, 1314, 4/2; ‘Aynî, 1420/2000, 8/3; İbnü’l-Hümâm, 1389/1970, 6/247; Hammâd, 1411/1990, 10-11).

‘Ayn-deyn ayrımının gündeme geldiği ve kullanıldığı en önemli nokta aslında borç ilişkisinin olduğu yerlerdir. Taraflar arasında bir borç ilişkisi oluştuğunda deyn kavramı gündeme gelmektedir ve ‘ayn kavramıyla karşılıklı olarak kullanılmaktadır. Yukarıda yapılan akit tasnifinde ‘ayn-deyn kavramları mala ilişkin bir ayrımla kullanılmakta olup, kabza kadarki süreci tasvir etmek üzere kullanılmaktadır. Ancak borç ilişkisi söz konusu olduğunda gündeme gelen ‘ayn-deyn kavramlarında ‘ayn; aynî hakkın konusu olacak nitelikteki malları kapsamaktadır. Yani kıyemî mallar ile fert olarak belirlenmiş mislî malları temsil etmektedir (Aybakan, 1998, 22). Borç ilişkisinde cins olarak belirlenmiş mislî mallar ise deyn olarak kabul edilmektedir. Buna göre borcun dış âlemde taalluk edeceği somut bir mal yani ‘ayn bulamayınca, zimmete taalluk ederek konusuz kalması engellenmektedir (Aybakan, 1998, 22). Bu çerçevede dar anlamda deyn “kişinin zimmetinde başka bir şeyin bedeli olarak sabit olan şeyi” ifade etmektedir (Lâhim, 1433/2012, 55; Aydın, 1994, 267). Burada deyni doğuran sebebi dikkate alarak Hanefî mezhebi deyni “akit veya itlaftan doğan ve zimmette sabit olan şey” şeklinde daha dar kapsamda tanımlarken (İbn Âbidîn, 1386/1966, 5/157; Aydın, 1994, 267); Mâlikî, Şâfiî ve Hanbelî mezhepleri, deyni doğuran sebebi önemsemeden genel olarak “zimmette sabit olan her şey” olarak tanımlamışlardır (Aydın, 1994, 267; Hammâd, 1411/1990, 16-18).

Alacağın yani deynin satımı (bey‘u’d-deyn) konusuyla kastedilen deyn “önceden borç ilişkisi çerçevesinde doğmuş ve borçlunun zimmetine taalluk etmiş şey” olarak düşünülmeli ve yukarıda mala ilişkin olarak ‘ayn-deyn ayrımında yer alan ve akitlerin bu çerçevede dörtlü şekilde tasnif edildiği anlamdaki deyn kavramı düşünülmemelidir. Yani bey‘u’d-deyn ifadesinde deyn kavramı, yapılan yeni bir akitle oluşacak olan deyni değil, daha önceden akit veya itlaf sebebiyle zimmette sabit olan bir alacağı (deyni) temsil etmekte olup; bey‘u’d-deyn ifadesi ise bu şekilde oluşan bir alacağın (deynin) yeniden bir satım akdine konu edilmesini ifade etmektedir. Uygulanma yöntem ve şeklini anlattığımız vefa sözleşmesinin katılım bankalarındaki uygulanışının bu çerçevede işlemesine binaen konu yukarıda ifade ettiğimiz “bey‘u’-deyn” açısından ele alınacaktır. Ayrıca çalışmamızda bey‘u‘d-deyn ifadesiyle, önceden zimmette oluşan bir alacağın peşin bir mal veya bedel karşılığında satımı kastedilmektedir. Bu çerçevede daha çok Mâliki mezhebinde gördüğümüz önceden zimmette oluşan bir alacağın yine aynı borçlunun zimmetinde vasıf ve miktar bakımından farklı bir alacağa dönüştürülmesi anlamındaki “feshu’d-deyn bi’ddeyn” ile, her iki bedelin zimmette sabit olacak şekilde satılması anlamındaki “ibtidâü’d-deyn bi’d-deyn” ile karıştırılmaması gerekir (Kara, 2012b, 67, 82).

2.2. Klasik Fıkıhta Alacağın Borçluya Satılması

Bey‘u’d-deyn olarak ifade edilen alacağın satımı uygulaması, klasik fıkıhta çeşitli şekillerde ele alınmış olup hükme etki edecek şekilde deynin borçluya yahut borçlu dışındaki üçüncü bir kişiye satımı olmak üzere temelde iki kısımda incelenmiştir (Aybakan, 2011, 429, 430). Biz de konumuz gereği deynin borçluya satımıyla ilgili hükümlere kısaca yer vereceğiz. Alacağın borçluya satılması uygulaması, alacaklının borçlunun zimmetinde yer alan alacağına karşılık olarak borçludan peşin ya da vadeli olarak para veya bir mal alması şeklinde olmaktadır. Bu tür bir uygulamaya çeşitli şartlarla cevaz verenlerin yanında cevaz vermeyenler de bulunmaktadır.

Alacağın borçluya satılmasına çeşitli şartları taşımakla birlikte Hanefî (Kâsânî, 1406/1986, 5/148; İbn Nüceym, ts., 5/280; İbn Âbidîn, 1386/1966, 5/152; İbn Nüceym, 1419, 309), Şâfiî (Nevevî, ts., 9/275; Remlî, 1404/1984, 4/90), Mâlikî (Sahnûn, 1415/1994, 3/10-11; ‘Ulayş, 1409/1989, 5/46) ve Hanbelî (İbn Kudâme, 1389/1969, 4/91; Buhûtî, ts., 8/119-120, 1414/1993, 2/97) mezhepleri cevaz vermiştir. Hanefî mezhebine göre kişi alacağını bizzat borçluya satabilir. Çünkü burada alacağın üçüncü bir kişiye satımında ortaya çıkacak olan teslim riski söz konusu değildir. Bu durum tıpkı gâsıba gasp ettiği malı satmak gibidir (Kâsânî, 1406/1986, 5/148; İbn Nüceym, ts., 5/280). Çağdaş müelliflerden Darîr, alacağın satımı/temliki konusunu, teslim alınmamış malın satımı konusuyla bağlantılı şekilde ele almıştır. Her iki konuya da akdin konusunun teslime mümkün olması şartı altında yer vermiştir (Darîr, 1416/1995, 329 vd.; Dönmez, 1996, 369). Bu nedenle de satım akdinde teslimi mümkün olmayan bir malın akde konu edilmesi mümkün değildir ve böyle bir akit batıl kabul edilmiştir (Darîr, 1416/1995, 317 vd.; Dönmez, 1996, 368; Bardakoğlu, 1992, 16). Bu çerçevede alacağın yani deynin, bir satım akdine konu edilmesi satım akdinin tarafları açısından ele alınmıştır. Alacağın üçüncü bir kişiye satımı söz konusu olduğunda alacaklı kişi borcunu tahsil etmeden yeni bir satım akdi yaptığı için teslimi mümkün olmayan bir malı akde konu etmiş olmaktadır. Mülkiyeti henüz kazanılmamış bir şeyin başkasına temliki mümkün değildir (Aybakan, 2011, 430). Bu nedenle böyle bir akit batıl kabul edilmiştir (Kâsânî, 1406/1986, 5/148; Aydın, 1992, 290, 1994, 268; Bardakoğlu, 1997, 507; Akgündüz, 2000, 355). Ancak alacağın bizzat borçluya satılmasında ise müşterinin zimmetinde yer alan mal yine bizzat kendisine satılmaktadır. Böyle bir durumda yukarıda bahsedilen teslim riskinin, burada yer almadığı ifade edilerek alacağın bizzat borçluya satımına cevaz verilmiştir (Darîr, 1416/1995, 332; Akartepe, 2020, 29). Bu görüş şu şekilde delillendirilmiştir: Kişinin, çeşitli sebeplerle önceden kabzettiği bir malı satın alması durumunda, satım akdinden dolayı o malı tekrar kabzetmesi şart koşulmamıştır. Buna örnek olarak da vedia akdinden dolayı kişinin kabzettiği bir malı ya da gasp sebebiyle kişinin elinde olan bir malı satın alması durumunda kabzın gerekmediği ifade edilmiştir. Bu iki örnek çerçevesinde deynin bizzat borçluya satımında teslim riski oluşmadığı için caiz kabul edilmiştir (Kâsânî, 1406/1986, 5/148).

Alacağın borçluya satımı noktasında delil olarak kullanılan ve İbn Ömer’den (ö. 73/692) nakledilen bir rivayet bulunmaktadır. Burada ilgili rivayete göre Hz. Peygamber’in, alacağın satımına çeşitli şartlarla cevaz verdiği ifade edilmiştir (Ahmed b. Hanbel, 1421/2001, 10/359, 469-470 (No. 6239, 6428); Dârimî, 1412/2000, kit. Büyû‘, 43 (No. 2623); İbn Mâce, 1430/2009, kit. Ticârât, 51 (No. 2262); Ebû Dâvud, 1430/2009, kit. Büyû‘, 14 (No. 3354); Tirmizî, 1996, kit. Büyû‘, 24 (No.1242); Nesâî, 1406/1986, kit. Büyû‘, 51, 52 (No. 4582, 4589).

Bu rivayette söz konusu olan işlemde İbn Ömer’in, alacağı olan altın veya gümüş karşılığında borçludan örneğin altın karşılığında gümüş veya gümüş karşılığında altın tahsil ettiği görülmektedir. Yani alacağını borçluya para cinsinden bir mal karşılığında satmaktadır. Bu durumda faiz cereyan etmemesi için sarf akdinin şartları gerekli görülmüş ve alacağı karşılığında tahsil ettiği şeyi o günün kuruyla ve mecliste kabzetmek suretiyle işlemin caiz olarak kabul edildiği görülmektedir (Serahsî, ts., 13/125-126, 14/2-3)19. Dolayısıyla alacağın satımında semen ve mebî‘in faize sebep olacak şekilde işleme konu edilmesi yasaklanmıştır (Aybakan, 2011, 429). Nitekim deyn ya altın, gümüş veya bu türden para olabilir, ya da mislî mallardan oluşabilir (Kâsânî, 1406/1986, 5/236). Deyn bu şekilde olduğu için deynin satımında, mukabilinde olacak şeyin ya tayinle ya da kabzla ‘ayn konumuna getirilmesi gerekmektedir. Nitekim yukarıda verilen rivayette yer alan işlemde İbn Ömer, altın alacağına karşılık gümüş aldığından söz etmektedir. Bu durumda altın karşılığında alınan gümüşün ‘ayn konumuna getirilmesi gerekmektedir. Şayet böyle bir konuma getirilmezse bu durumda hem ribe’n-nesîe gündeme gelecek hem de yasaklanan satış olan deynin deyn karşılığı satımı olmuş olacaktır. Altın, gümüş ve diğer para cinsinden olan şeyler ancak kabzla ‘ayn konumuna geldikleri için burada kabz şartı aranmıştır (Kâsânî, 1406/1986, 5/234, 236).

Alacağın borçluya satımının caiz olması için işlemin faize yol açmaması şartının dışında gerekli birtakım şartlar daha ileri sürülmüştür. Genel olarak bunları ifade edecek olursak; kabzdan önce satım kuralına uygun olan cinsten bir alacağın olması ve işlemin bey‘u’d-deyn bi’d-deyn yasağına yol açmaması şeklinde özetlenebilir (Lâhim, 1433/2012, 134-135; Aybakan, 2011, 429). Bir malın kabzdan önce satıma uygun olup olmaması akitteki konumuna yani semen mi mebî‘ mi olduğuna bağlıdır. Akitteki konumun tespiti için de ‘ayn-deyn ayrımı ve buna bağlı olarak tayinle taayyün eden ve etmeyen malların ayrımının bilinmesi gerekmektedir.

Hanefî literatürde, dar ve teknik içeriği bakımından mebî‘, “akit esnasında tayinle taayyün eden şey ve akde en başından ‘ayn olarak konu olan şey” biçiminde; semen ise, “akit esnasında tayinle taayyün etmeyen şey ve akdin varlığıyla birlikte kişinin (müşterinin) zimmetinde deyn olarak sabit olan şey” biçiminde tanımlanmaktadır (Yerlikaya, 2022c, 5). Burada akitteki mebî‘, ‘aynla ilişkilendirilmiş semen ise deynle ilişkilendirilmiştir (Yerlikaya, 2022c, 5-6; Aybakan, 2003, 212). Dolayısıyla alacak yani deynin satımında deynin yeni akitteki konumu onun kabzdan önce satımını etkileyecek niteliktedir. Akitlere konu olabilecek mallar; altın, gümüş ve diğer para türleri, mislî ve kıyemî mallar olmak üzere üç grupta ele alınabilir (Gözübenli, 2009, 466). Bu açıdan baktığımızda tayinle taayyün etmeyen paralar akitlerde her zaman semen konumunda yer alırlar (Gözübenli, 2009, 466). Semen konumundaki mallarda yapılan işleme göre gerekli şartları taşıması durumunda kabzdan önce tasarruf caizdir (Kâsânî, 1406/1986, 5/234; Bardakoğlu, 1992, 18). Kıyemî mallar ise tayinle taayyün ettikleri için paralardan ayrılmaktadır. Bu nedenle de deyn olmaya elverişli mallar değillerdir. ‘Ayn niteliğinde oldukları için muâvazalı akitlerde mebî‘ olarak bulunurlar (Yerlikaya, 2022b, 35; Gözübenli, 2009, 466). Bu nedenle de bu tür malların kabzdan önce satımı ise menkul olup olmamasına göre tartışmalı bir konudur (Kâsânî, 1406/1986, 5/234)20. Mislî mallar ise bazen tayin ile taayyün ederek ‘ayn yani mebî‘ye bazen de yalnızca kabzla taayyün ederek para türünden mallara yani deyne benzemektedir. Bu durumda da semen konumunda olmaktadır (Yerlikaya, 2022b, 34-35; Gözübenli, 2009, 466).

Borçlunun zimmetinde yer alan deynin alacaklı tarafından bizzat borçluya satımında önceden zimmette oluşan deyn, her türlü semen konumunda yer almaktadır. Bunun istisnası olarak selem akdi verilmiştir. Çünkü sadece selem akdinde mebî‘ konumunda olan müslemün fîh zimmette sabit olacak şekilde deyn olmaktadır (Gözübenli, 2009, 466; Aybakan, 2000, 500). Buradaki alacak yani deyn, mebî‘ konumunda olduğu için mebî‘ de kabzdan önce tasarrufa cevaz verilmemiş ve bu nedenle müslemün fîhin bizzat borçluya yani müslemün ileyhe satışına cevaz verilmemiştir (Kâsânî, 1406/1986, 5/234, 236; Aybakan, 2000, 500, 2009b, 404). Bu istisnanın dışında alacağın, yeni bir satım akdine konu edildiğinde, alacak (deyn) mukabilinde kişinin satın alacağı şeyin akitteki konumuna göre farklı şartlar gündeme gelmekle birlikte borçluya satımına cevaz verilmiştir. Yukarıda da anlatıldığı üzere deyn mukabilinde kişinin satın alacağı şey, şayet kıyemî bir mal ise bu tayinle taayyün ederek ‘ayn konumuna geleceği için kabz şartı gerekmeden böyle bir satım caiz kabul edilmiştir (Kâsânî, 1406/1986, 5/236). Ancak deyn karşılığında kişinin satın alacağı şey mislî bir mal olursa ya tayinle ya da kabzla ‘ayn konuma getirilerek işlemin tamamlanması gerekmektedir. Aksi halde deynin deyn karşılığı satımı yasağına girilmiş olacaktır (Kâsânî, 1406/1986, 5/236).

Alacağın satımında deynin mukabilinde alınacak olan şeyin ya tayinle ya da kabzla muayyen hale getirilmesinin şart koşulduğunu ifade etmiştik. Bu durum, faiz ihtimalini ortadan kaldırmak için olduğu kadar, deynin deyn karşılığında satımı yasağına düşmemek için de gerekli bir şarttır. Dolayısıyla kişinin alacağı tayin ile taayyün etmeyen para cinsi mallardan oluştuğunda bunun karşılığında satın alacağı şey yine aynı türden paralar olursa sarf akdi kuralları geçerli olacaktır. Bunun dışında tayinle taayyün eden mislî veya kıyemî bir mal satın aldığında ise bunların da ‘ayn konumuna getirilmesi gerekmektedir (Kâsânî, 1406/1986, 5/236-237) Aksi durumlarda yasaklanan deynin deyn mukabilinde satışı kapsamına girecek nitelikte bir işlem olacaktır.

Sonuç olarak mezhepler tarafından deynin bizzat borçluya satımına belli şartlarla birlikte cevaz verildiği görülmektedir. Özellikle borçlunun zimmetinde oluşan deynin, yani alacaklı açısından bakıldığında borçludaki alacağın, henüz alacak (deyn) tahsil edilmeden yeni bir satım akdine konu olduğunda iki önemli hususa dikkat edilmektedir. İlk olarak, deynin borçluya satımında, satım akdi sonucunda deyn mukabilinde alınacak şeyin niteliğine göre akit sarf akdine dönüşebilir ve sarf akdinin kendine mahsus kuralları burada da aranır. İkinci olarak ise yapılan satım akdinde faizin oluşmaması için bedellerin peşin olması ve miktarları gibi hususlara riayet edilmesi şart olarak görülmüştür. Ayrıca kabzdan önce tasarrufta bulunabilecek şeyler kapsamında akitlerdeki semen-mebî‘ ayrımına dikkat çekilerek, zimmette yer alan deyn şayet mebî‘ (selem akdindeki alacak olan müslemün fîh gibi) ise bu durumda kabzdan önce tasarrufun caiz olmadığı görülmüştür. Son olarak alacağın satımında yasaklanan işlem olan deynin deyn karşılığı satımı kapsamına girmemek için, kişinin deyn mukabilinde alacağı şeyi ya tayinle ya da kabzla ‘ayn konumuna getirmesi şart koşulmuştur.

2.3. Vefa Sözleşmesinin Alacağın Borçluya Satımı Açısından Değerlendirilmesi

Borç yapılandırma yöntemi olarak katılım bankalarınca uygulanan vefa sözleşmesinde kişi, ilk borcu dolayısıyla bankaya vermiş olduğu teminatı veya bunun dışında bir menkul ya da gayrimenkulünü bankaya olan borcu karşılığında satmaktadır. Yani alacaklı olan banka, borçlu kişinin zimmetinde oluşan alacağına karşılık olarak kişiden bir menkul ya da gayrimenkulü satın almaktadır. Bu durumda da kişinin borcu, alınan şeyin bedeline göre silinmektedir (Ugan, 2019, 113; Nomer, 2016, 2008). Bunun hukuken takas işlemiyle yapıldığı ifade edilmiştir. Bankanın satıcıdaki kredi alacağı, satıcının bankaya karşı olan satış bedeli alacağı ile takas edilmiş olacaktır. Yani başka bir ifadeyle bankanın satış bedeli borcunun ifası ödeme ile değil takas yoluyla gerçekleşmiş olacaktır (Nomer, 2016, 2008). Bir nevi banka alacağını borçluya bir mal karşılığında satmaktadır. Bankanın borçlunun zimmetindeki alacağına karşılık, borçlunun bankaya sattığı ve bedel olarak bankanın zimmetinde oluşan alacağının takas edilmesi suretiyle mahsuplaşma yapılmaktadır (Ugan, 2019, 114; Zorlu, 2020, 611).

Vefa sözleşmesinde yer alan borçlu ve banka arasında ilk borcun ifa aşamasında bankanın alacağına karşılık olarak borçludan satın aldığı malın bedeli ile borçlu kişinin ilk borcunun takas yöntemiyle ifa edilmesi, klasik fıkıhta deynin ifasının ve kabzının ancak takas (mukâssa) ile olacağı görüşü ile paralellik arz etmektedir. Alacağın (deynin) ifasının klasik fıkıhta özellikle Hanefi mezhebinde takas (mukassa) yoluyla olacağı ifade edilmiştir. Konunun ele alındığı eserlerde deynin yukarıda verilen tanımlarına değindikten sonra hakiki anlamda kabzının mümkün olmayacağı ve bu nedenle ifasının aslında takas yöntemiyle yapılabileceği/yapıldığı belirtilmiştir (Kâsânî, 1406/1986, 5/234; İbn Nüceym, 1419, 305; Hamevî, 1405/1985, 4/5). Bu çerçevede takas, “iki veya daha fazla sayıda kişinin karşılıklı olarak borç, kısas gerektiren fiiller veya herhangi bir konuda ödeşmesi” şeklinde tanımlanmıştır (Kahraman, 2010, 451). Kadri Paşa ise “bir şahıstaki talep edilebilir alacağın talep edilebilir bir borç karşılığında düşürülmesi” şeklinde tanımlamıştır (Kadri Paşa, 1407, 63, md. 224). Bir nevi takas, alacaklı ile borçlunun karşılıklı olarak yaptıkları bir hesaplaşma muamelesi olarak görülmüştür (Aydın, 1992, 289). Bu anlamda alacak miktarında indirim yapmayı anlatan “mahsûb” terimi, İslâm hukuku literatüründe takasla aynı anlamda kullanılmaktadır (Kahraman, 2010, 451). Nitekim karşılıklı olarak birbirlerinin zimmetinde alacakları olan kişilerin borçlarını ifa ederken, miktarca az olan alacağın çok olan alacaktan düşürülmesi şeklinde takas işlemi yapabilirler. Örneğin kişinin, başka birinin zimmetinde 150 TL alacağı varken, aynı kişiye 100 TL borcu olduğunda, 150 TL’lik alacağından 100 TL’lik borç düşürülerek takas işlemi yapılmış olur. Böylece 150 TL alacağı olan kişinin 100 TL’lik borcu düşülerek aynı kişiden 50 TL alacağı kalmış olur.

Deyne ve zimmet kavramlarına Hanefi mezhebinde yüklenen anlamlardan dolayı zimmette sabit olan bir deyn karşı tarafa olduğu gibi ifa edilemez (Hacak, 2007, 154; Kahraman, 2010, 451). Bu nedenle de Hanefî mezhebinde deynin ifası için Kâsânî şu açıklamaları yapmıştır:

“Deynin bizzat kendisinin kabzı düşünülemez, zira deyn ya hükmî bir maldır ya da teslim fiilidir. Bu nedenle onun hakiki anlamda kabzı tasavvur edilemez. Deynin kabzı ancak onun bedelinin kabzı ile olur. Bedeli olan ‘ayn kabzedildiğinde kabzedenin zimmetinde bu ‘ayn tazmin sorumluluğu altına girer. Kabzedene de malı verenin zimmetinde maliyet bakımından misli bir deyn oluşur ve bu iki deyn takas edilir. Deynin kabzının yöntemi budur. Burada ödenen şeyin tam olarak deyn ile aynı cinsten olması gerekmez. Zira takas manen gerçekleşir ve mallar maliyet noktasında tek bir cinstir.” (Kâsânî, 1406/1986, 5/234).

Bu açıklamaya bakıldığında kişinin zimmetinde borç olarak oluşan deyni ifa ederken aslında ilk başta oluşan borcun bizzat aynısının teorik olarak ifasının mümkün olmayacağı nedeniyle deynin hem ifasının hem de kabzının yöntemi bu şekilde açıklanmıştır. Benzer şekilde İbn Nüceym de deynin hükmî bir mal olduğunu ifade ettikten sonra onun ifasının ve istifâsının Ebû Hanîfe’ye göre takas yoluyla olacağını bildirmiştir (İbn Nüceym, 1419, 305). Örnek olarak şu uygulamaya yer vermiştir:

“Bir kişi on dirheme bir elbise satın aldığında elbise onun mülkü olur ve bu satın alma işleminden dolayı (elbiseyi satın alan kişinin) zimmetinde de on dirhem satıcının mülkü olarak sabit olur. Müşteri elbisenin bedeli olan on dirhemi satıcıya teslim ettiğinde bu sefer satıcının zimmetinde (müşteri adına) on dirhem deyn olarak sabit olur. Sonuçta satıcının elbise karşılığında müşteriden on dirhem alacağı olmuş olur. Müşterinin de ona (satıcıya) verdiği (almış olduğu elbisenin bedeli olan) on dirhem ücret karşılığında tam bunun misli olacak şekilde satıcının zimmetinde on dirhem alacağı (deyn) olmuş olur. İşte bu iki deyn takas edilir.” (İbn Nüceym, 1419, 306).

Yukarıda verilen örnek ve açıklamalara bakıldığında İslam hukukçuları, kısaca deynin edasının gerçek anlamda ‘ayn ile olamayacağını, hükmen ‘aynın edasının deynin edası yerine geçeğini belirtmişlerdir. Buradaki hükmîliğin ise belirtilen şekilde takas yoluyla gerçekleştiğini ifade etmişlerdir (Hacak, 2007, 155). Vefa sözleşmesi sonucunda bankanın satıcıdaki kredi alacağı, satıcının bankaya karşı olan satış bedeli alacağı ile takas edilmekteydi. Bu durumda alacağın borçluya satımında bedellerin denkliği nedeniyle takas yönteminin gündeme geldiğini göstermektedir. Hanefî mezhebinde yer alan deynin takas yoluyla ifası uygulamasına ve görüşüne benzer şekilde bir yapının yer aldığını söyleyebiliriz.

Vefa sözleşmesi sonucunda yapılan sözleşmede banka, alacağına karşılık satım akdi çerçevesinde borçlu kişinin bir malını geri alım hakkı borçluda kalacak şekilde satın almaktadır. Belirlenen vade sonunda o gün malın rayiç bedeline göre fiyat ödendiğinde veya en başta vadeli olarak belirlenen bedelin taksitlerle bankaya ödenmesi sonucunda kişi bankaya devrettiği malını tekrar satın almış olacaktır. Vefa sözleşmesi sonucunda banka ile müşteri arasındaki hukukî ilişkinin satış işlemi olduğunu yukarıda ifade etmiştik.

İlgili işlemde bankanın, borçlu kişideki alacağına karşılık olarak bir malını satın almasından dolayı işlemin klasik fıkıhta yer alan alacağın satımı konusu kapsamında değerlendirilmesi gerekmektedir. Bankanın ilk başta karz akdi sebebiyle borçlu kişinin zimmetinde sabit olan bir alacağı bulunmaktadır. Buradaki alacağı genellikle günümüz para türlerinden biriyle olmaktadır. Dolayısıyla buradaki alacağını borçlu kişiye sattığında paralar tayin ile taayyün etmeyeceği için her türlü yeni satım akdinin semenini oluşturacaktır. Dolayısıyla banka borçlu kişiden aynı şekilde tayin ile taayyün etmeyen bir para türünden karşılık alacak olursa sarf akdinin kuralları işletilecektir. Bankanın alacağına karşılık olarak kişinin menkul veya gayrimenkul bir malını satın alması durumunda ilgili mal tayinle taayyün eden kıyemî bir mal olduğu için satım akdinde mebî‘ olarak yer alacaktır. Bu durumda mebî‘in tayinle taayyün olarak ‘ayn vasfında olması nedeniyle kabza gerek kalmadan böyle bir akit sahih olacaktır. Dolayısıyla klasik fıkıhta alacağın borçluya satımında gerekli görülen şartları bu işlemin de taşıdığı ve bu açıdan herhangi bir mahzurun bulunmadığı ifade edilebilir.

İşlemin devamında, kişinin bankaya olan borcuna karşılık, satmış olduğu menkul ya da gayri menkulünü tekrar satın alması gündeme gelmektedir. Bu aşamada bankaya olan borca karşılık satılan malın tekrar satın alınması için en baştan belirlenen bir fiyatla taksitlendirme yapılması, işlemin îne satışına dönmesine sebep olacaktır. Bu durum da işlemin bu kısmının mahzurlu olmasına yol açacaktır. Nitekim bu konuda AAOIFI ilgili standartında satılan bir malın veya menfaatin müşteriye geri dönmesi ile ilgili çeşitli şartlar getirmiştir (AAOIFI, ts., 1292-1294). Nitekim vefa sözleşmesinde borca karşı satılan malı tekrar müşterinin (malı satan kişinin) satın alması durumuna benzer bir örneğe değinerek bu tür işlemin caiz olmadığını ifade etmiştir. Konu, ilgili standartta şu şekilde ifade edilmiştir: “Birinci ya da ikinci akitte vadeli bedelin daha fazla olması şeklinde satılan malın satıcıya geri dönmesini sağlayan örf ya da muvâzaa bulunmamalıdır. Çünkü bu îne satışı anlamına gelir. İkinci satıcının ilk müşteri olup olmaması hükmü etkilememektedir.”(AAOIFI, ts., 1293). Bununla birlikte muvâzaa veya örfün bulunması durumlarında caiz olmayan bazı işlem şekillerine de standartta değinilmiştir. Bunlardan bir tanesi “bir malı peşin satan satıcının daha fazla bir bedelle vadeli geri alması” şeklinde ifade edilmiştir (AAOIFI, ts., 1293). Bu durum da vefa sözleşmesinin bedelini taksitler şeklinde en başta belirleyerek işlemin yapılmasının mahzurlu olduğunu göstermektedir. Ancak uygulamada en başta taksitlerle bir ödeme planı oluşturulabildiği gibi, belirlenen vadenin sonunda kişinin borcuna karşılık bankaya sattığı malın, o günkü rayiç bedelinin ödenmesiyle de işlem sonlandırılabilmektedir. Hatta bu tür uygulamanın daha yaygın şekilde yapıldığını söyleyebiliriz. Yani kişi, borcuna karşılık olarak devrettiği malını örneğin 3 yıl sonunda geri alım hakkını kullanarak, malın o günkü piyasa değerini ödeyerek satın almış olacaktır. Bu durumda yukarıda belirtilen muvâzaa içerme ve îne satışına benzeme riski ortadan kalkacaktır. Dolayısıyla vefa sözleşmesinin sonlandırılmasında bu yöntemin kullanılmasının, AAOIFI’de yer alan “Satılan Malın Satıcıya Geri Dönmesi” ile ilgili genel kurallara (standartlara) uygun olacağı kanaatindeyiz.

Serdar Özalp

 

 


Editör Notu: Bu metin makaleden alıntıdır. Makalenin tamamını okumak için kaynaktaki bağlantıya tıklayabilirsiniz.

Kaynak: DergiPark

Görsel Kaynak: Sensiba

Benzer Yazılar

Görüşlerinizi Paylaşabilirsiniz

    Mail Bültenimize Abone Olun