Anasayfa Analiz Küresel Konut Krizi: Başka Hiçbir Krize Benzemeyen Bir Kriz

Küresel Konut Krizi: Başka Hiçbir Krize Benzemeyen Bir Kriz

by

Aynı hikâyenin yankıları dünyanın dört bir yanında, farklı şehirlerde duyulmaya devam ediyor- evsizlik had safhada ve konut maliyeti endişe verici bir oranda artarken uygun konut bulma ihtimali giderek azalıyor. Kirsten McRae, küresel konut krizine ilişkin güncel istatistikleri ve en temel insani ihtiyacımızı artık neden finansallaştırmamamız gerektiğini ele alıyor.

Öncelikle rakamlara bir göz atalım. Dünya genelinde 1.8 milyardan fazla insan yeterli konuta sahip değil, her yıl tahminen 15 milyon kişi zorla evinden çıkartılıyor ve 150 milyon kişi de evsiz olarak hayatını sürdürüyor. Housing and Land Rights Network’e (HLRN) göre, COVID-19 salgınının üçüncü dalgasının ortasında, 2022’de, Ocak ve Mart ayları arasında Hindistan’da her saat başı 24 kişi evinden çıkartıldı. Ülkedeki bir milyondan fazla insan, 2017-2022 yılları arasında tahliyelerle karşı karşıya kaldı ve 15 milyondan fazla insan, her gün tahliye tehdidi altında yaşamaya devam ediyor. 2021’de evlerinden çıkartılanların %59’u ise henüz başka bir yere yerleştirilmedi veya tazminat almadı.

Öte yandan dünyanın bir diğer ucunda, Los Angeles’ta, evsizlik 2018-2020 yılları arasında %25 oranında artmıştır. Her ne kadar pandemi sırasında alınan önlemler sayesinde bu büyüme yavaşlamış olsa da evsizlik artmaya devam ediyor ve evsiz yaşayanlar arasında görülen ölümler, 2020-2021 yılları arasında %56 arttı. Los Angeles bölgesindeki evsizlere yönelik hizmetlerden sorumlu şef; seçilmiş yetkililerin, uygun fiyatlı konut eksikliği ve iktisadi durgunluğun maaşlar üzerindeki etkisi gibi krizin temel nedenlerini ele almadaki başarısızlığını gerekçe göstererek görevinden istifa etti. Uzmanlar, bir an önce müdahale edilmezse mevcut koşulların şehir genelinde kitlesel tahliyelere yol açacağı konusunda uyarılarda bulunuyor.

Aynı zamanda, konut amaçlı gayrimenkullerin değeri tahminen 260 trilyon dolardır- dünya çapında GSYİH’nin birkaç katından da fazla- ve bu gayrimenkuller, yatırımcılarına hala çok para kazandırıyor. Evsizlik artmaya devam ederken gayrimenkulün de değeri artıyor ve bu durum da konuta en çok ihtiyaç duyanların konuta erişimini giderek zorlaştırıyor.

Konut Hakkı Bir İnsan Hakkı Değildir – Ama Olmalıdır

Bu kriz, öncekilere hiç benzemeyen bir nitelik taşıyor. Çünkü kaynakların azalması ya da iktisadi gerileme gibi sebeplerden kaynaklanmaktan ziyade, birçok ülkede yasalar ve politikalar aracılığıyla da teşvik edilen bir durumdan, yani ekonomik büyüme ile birlikte artan eşitsizlikten kaynaklanıyor. Finansallaşma olarak bilinen konutun finansal bir araç olarak kullanılması; konutlara, bir insan hakkı ve onurlu bir yaşamın temeli olarak değil, bir meta olarak öncelik tanıyor. Hükümetler; ekonomik aktörlere fayda sağlayan düşük faiz oranları, tercihli vergi uygulamaları ve niceliksel/parasal genişleme politikaları sunarken kiracılar için neredeyse hiç koruma sağlamıyor.

Bu ayrıcalıklı muamelenin gerekçesi, bu kurumların gerekli konutları sağlaması ve dolayısıyla hükümetlerin de kurumların bunu daha kolay yapmasını istemesidir. Ancak kendimize şunu sormalıyız: Bu konutlar kimin için inşa ediliyor? Genellikle yoğun nüfuslu metropol bölgelerde inşa edilmekte olan konutlar, evsizlere veya evinden çıkartılmanın eşiğinde olan ve giderek sayıları artan insanların ihtiyaç duyduğu şekilde uygun fiyatlı konutlar olarak değil, kaliteli hizmetlere ayıracak parası olanlara özel, lüks yapılar olarak tasarlanmıştır. Ayrıca bu ekonomik aktörlerin, uzun süredir uygun fiyatlı olan konut alanlarına sızdığına ve maliyetleri arttırdığına da şahit oluyoruz.

Hükümetlerin insan haklarına yönelik yasal yükümlülükleri vardır. Eğer hükümetler konut tedarik işini özel aktörlere devrediyorsa, o zaman, hükümet adına hareket ettikleri için bu özel aktörler de aynı yükümlülüklere tabi tutulmalıdır.

Ancak bunun yerine, finansallaşmış bu dünyada her şey apartmanlarla ve binalarla ilgilidir ve o mekâna bir yuva olarak ihtiyaç duyan insanlar göz ardı edilmektedir. Dünya genelinde milyonlarca ev boş durmakta ve çoğunlukla bakımsız bırakılmaktadır, insanlar sokaklarda uyurken de evlerin değeri artmaktadır.

Az Kişiye Fayda Sağlarken Birçok Kişiye de Zarar Veren Bir Sistem

Bu evler boş dururken, birçok kişi, krizin arz eksikliğinden kaynaklandığını ve çözümün daha fazla konut inşa etmek olduğunu savunuyor. Konutların kimler için inşa edildiği konusundaki çelişkiler bir yana, mevcut yapıları başka amaçlara uygun hale getirmek yerine daha fazlasını inşa etme çabası, aynı zamanda bir iklim krizi ile de karşı karşıya olduğumuz gerçeğini göz ardı ediyor.

İnşa edilen yapılar ve imar alanları, 2020 yılında küresel sera gazı emisyonlarının %37’sini oluşturmuştur. Dünya genelinde yaklaşık 255 milyar metrekare bina bulunmaktadır. Her yıl yaklaşık olarak 5,5 milyar metrekare bina inşa ediliyor ki bu da her hafta Paris büyüklüğünde bir şehir inşa etmekle eşdeğerdir. Küresel karbon bütçesini 11 yıl içinde tüketme yolunda ilerliyoruz ve inşaat endüstrisi, bu sürecin büyük bir parçasını oluşturuyor. Hükümetler, bir yandan küresel ısınmayı 1,5 °C altında tutmaya çalışırken bir yandan da herkesin yeterli konuta erişimini sağlayarak bireylerin barınma hakkını temin etme yükümlülüklerine içkin bir gerilimle karşı karşıya kalmaktadır. Bu krizler birbiriyle bağlantılıdır ve bu nedenle, hiçbiri derme çatma politikalarla düzeltilemez. Kâr yerine; sağlık, refah ve iklim direncine öncelik veren büyük, sistemsel bir değişime ihtiyaç vardır.

Bir şeyleri kriz olarak tanımladığımızda, bunu, normdan geçici bir sapma olarak düşünürüz ancak konut krizi, diğerlerinin zararına olacak şekilde güç sahiplerine fayda sağlamayı amaçlayan bir sistemin belirtisidir. Şehirler de bu sistemin kurbanlarıdır- genellikle kendilerini yetersiz ve düşük bütçeli bırakan federal politikalara bağlıdırlar. Ulusal hükümetler ve ulusaltı yönetimler arasındaki kopukluklar, fonların en çok ihtiyaç duyulan yerlere ulaşmasını engellerken, verimsiz politika ve programların kaynakları tüketmesine imkân tanımaktadır. Her ne kadar konutun finansallaşması, iklim değişikliği ve artan evsizliğin etkilerini engellemek için federal düzenlemelere oldukça ihtiyaç duyulsa da bölgesel yönetimler barınma ile ilgili sorunları anlamak ve ele almak için çok daha iyi bir konumdadır. Buna rağmen, barınma ve konut ile ilgili alınan siyasi kararlar, genellikle bölgesel yönetimlerden çok az destek almakta ve bu sebeple federal düzeyde kalmaktadır.

Konut, Kamu Yararı Kapsamında Ele Alınmalıdır

Bu tezatlığı giderecek araçlar ve konutun finansallaşmasını etkili bir şekilde öne çıkartmak için gereken çerçeve zaten mevcuttur fakat hükümetlerin ihtiyaç duyulan yapısal değişiklikleri uygulamak için ciddi manada destek vermeleri gerekmektedir.

Dünya genelinde konut sistemlerini finansallaşmadan uzaklaştırarak bu sistemleri, temel insan hakları ve kamu yararı kapsamında yeniden yönlendirmenin zamanı gelmiştir. Hem uygun fiyatlı konut ihtiyacını karşılamak hem de çevreye yönelik hedeflere ulaşma yolunda ilerlemek için de bu gereklidir. Bu da en dezavantajlı kesimlerin sağlık ve refahına, kârdan daha fazla öncelik vermek anlamına gelmektedir. Bu hedeflere ulaşma çabalarımızda karşı karşıya kaldığımız her şeyin farkında olmak ise, devletlerin kurumsal yatırımcılarla birlikte çalışarak geliştirmekte oldukları konutların uluslararası insan hakları hukukuna da uygun olmasını sağlamaları için bir fırsat ve zorunluluk yaratmaktadır.

Editör Notu: 25 Ekim 2022 tarihinde Urbanet‘te yayınlanan “The Global Housing Crisis: A Crisis Unlike Any Other” başlıklı yazı İLKE Analiz okurları için Elif Sağır tarafından tercüme edildi. Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve İLKE Analiz’in editöryal politikasını yansıtmayabilir.

Görsel: California, Oakland’daki evsizlerin kurduğu kampta, üzerinde “Barınma hakkı bir insan hakkıdır.” yazan bir çadır. (Digital First Media/East Bay Times, Getty Images)

Benzer Yazılar

Görüşlerinizi Paylaşabilirsiniz

    Mail Bültenimize Abone Olun