Anasayfa Makale Çağdaş İslami Finansta Gecikme Cezası

Çağdaş İslami Finansta Gecikme Cezası

by

İslami Finansal Kuruluşlar ve bunun bir alt bileşeni olan İslami Bankalar, ortaklığa dayalı finansman türlerinin yanında çok daha yüksek bir oranda alım-satıma dayalı finansman türlerini uygulamaktadırlar. Nitekim Türkiye’de faaliyette bulunan Katılım Bankaları’nın vermiş oldukları kredilerin %90’ı bir malın peşin satın alınarak belli bir kar marjı ilavesiyle vadeli olarak satılması ilkesine dayanan murabaha yöntemi ile gerçekleştirilmektedir (COMCEC, 2017: 110). Ortaklığa dayalı mudarabe, müşarake, muzaraa, musakat gibi finansman türlerinde Katılım Bankası projenin veya yatırımın riskini üstlenerek finansman sağladığı için, iyi niyet çerçevesinde gerçekleştirilen projenin başarısız olması veya zarar etmesi durumunda yatırımın diğer paydaşlarından tazminat, zarar karşılığı veya herhangi bir cezai tutar talep etmesi mümkün değildir. İslami Bankacılıkta ortaklığa dayalı finansman yöntemlerinin çok az kullanılmasının nedenlerinden birisi de budur. İslami Bankalar nezdinde kullandırdıkları fonların %90’ının murabahaya dayalı alım-satım işlemleri olması, zamanında tahsil edilemeyen kredi taksitlerini bankanın mali bünyesini bozan bir sorun haline getirmektedir. Bankacılık literatüründe tahsili gecikmiş alacak (non-performing loan, NPL) olarak tanımlanan bu sorunlu portföy Katılım Bankalarını geleneksel bankalardan daha fazla etkilemektedir. Tahsili gecikmiş alacak stoğunun boyutu, banka karlılığını, Sermaye Yeterlilik Oranını (CAR), Aktif Karlılığını (ROA), Özkaynak Karlılığını (ROE), risk alma iştahını ve yeni kredi verme isteğini aşağı çekmekte ve olumsuz olarak etkilemektedir. Diğer yandan, NPL oranının göreceli olarak yüksekliği, ilgili bankanın yönetim becerisi, yetkinlği, aktif kalitesi ve pazar itibarı açısından da olumsuz yorumlanan bir göstergedir. Bu konunun Katılım Bankaları açısından önemli başka bir boyutu daha bulunmaktadır. Şöyle ki, Katılım Bankalarının en büyük fon kaynağı olan Kar ve Zarara Katılma Hesaplarına dağıtılan kar payları, kullandırılan kredilerden elde edilen ve tahsil edilebilen karlardan beslenmektedir. Bu itibarla, Katılım Bankasının tahsil edemediği veya tahsili gecikmiş kredi alacakları Katılma Hesaplarına dağıtılmakta olan kar paylarının düşmesine ve neticede rekabet dezavantajının oluşmasına neden olacaktır.

Yukarıda ifade edilen mahsurların giderilmesine yönelik çözüm arayışları, İslami Finansta kötü niyetli mütemerridin nasıl caydırılabileceği ve gecikme cezası tahsilatı konularında birçok fıkhi tartışmayı da beraberinde getirmiştir.

İmam Ebû Hanîfe ile klasik dönem fukahanın ekserisi, ister mal isterse para cinsinden olsun, mutlak olarak ödünç alınan malın mislinin geri iadesinin gerektiğini söylemişlerdir. Semeniyet (para) vasfı taşıyan malların geri ödenmesinde İmam Ebû Yusuf paranın kabz günündeki değerinin verilmesi gerektiği şeklindeki içtihadı, Hanefi mezhebi içinde ağırlıkla kabul görmüştür. Maliki mezhebinin görüşü de buna benzer niteliktedir; şöyle ki, bu mezheb, borcun geri ödenmesinde değer değişiminin yüksek olması durumunun dikkate alınması gerektiğini söyler.

İmam Ebû Yusuf’un ifade ettiği ve İmam Muhammed’in de kısmen katıldığı, ödünç alınan paranın iadesinde ödünç süresi içinde paranın satın alma gücünde meydana gelen değer kaybının da telafi edilmesi gerektiği yönündeki ictihadi görüşü günümüzde borç süresi içerisinde gerçekleşen enflasyon oranındaki ilavenin, borç tutarının satın alma gücünü muhafaza etmek üzere alacaklıya ödenmesi gerektiği tezinin altyapısını oluşturmaktadır.

Günümüz İslami Finansal Kuruluşları için fazisiz finans prensipleri, muhasebe ve denetim konularında yeknesak standartlar oluşturmak ve teşvik etmek üzere 1990 yılında Bahreyn merkezli olarak kurulan AAOIFI (İslami Finansal Kurumlar için Muhasebe ve Denetim Kuruluşu), finansal borçların geç ödemesinin telafisi ve tazmini konusunda da standart hükümler oluşturmuştur. AAOIFI’nin İslami Finans işlemleri için almış olduğu şer’i kararlar bağlayıcı olmamakla birlikte dünyadaki İslami Finansal Kuruluşlar nezdinde itibar görüp kabul edilen çok önemli referans kaynaklarıdır. Bu açıdan, söz konusu kurumun gecikmiş alacak cezaları ile ilgili standardlarına bakmak gerekecektir.

Günümüz İslami Finansal Kuruluşları için fazisiz finans prensipleri, muhasebe ve denetim konularında yeknesak standartlar oluşturmak ve teşvik etmek üzere 1990 yılında Bahreyn merkezli olarak kurulan AAOIFI (İslami Finansal Kurumlar için Muhasebe ve Denetim Kuruluşu), finansal borçların geç ödemesinin telafisi ve tazmini konusunda da standart hükümler oluşturmuştur. AAOIFI’nin İslami Finans işlemleri için almış olduğu şer’i kararlar bağlayıcı olmamakla birlikte dünyadaki İslami Finansal Kuruluşlar nezdinde itibar görüp kabul edilen çok önemli referans kaynaklarıdır. Bu açıdan, söz konusu kurumun gecikmiş alacak cezaları ile ilgili standardlarına bakmak gerekecektir.

1. Ödemeye muktedir olduğu halde borçlunun ödemeyi geciktirmesi haramdır.

2. Önceden kararlaştırılmış olsa bile, her ne isim altında olursa olsun, ödemenin gecikmesi nedeniyle borçludan fazlalık bir bedel tahsil edilmesi caiz değildir. Borç tutarının fırsat maliyeti ve borç konusu paranın değerindeki azalma da buna dahildir.

3. Gecikmeden kaynaklanan finansal kaybı telafi etmek üzere borçlu aleyhine dava açılması uygun değildir.

4. Borcun tahsilatı için alacaklının yaptığı gerçek harcamalar borçlu tarafından ödenmelidir.

5. Alacaklı, alacağının karşılığı olarak borçlunun banka hesabından tahsilat yapabilir, elinde bulunan ipotek veya diğer teminatları nakte dönüştürebilir. Borçlu, teminatın nakde dönüştürülmesinin mahkeme sürecinine gerek kalmadan yapılabilmesi için alacaklıyı yetkilendirmiş olmalıdır.

6. Ödemenin gecikmesinin mücbir bir sebepten kaynaklanmaması şartıyla, tüm gelecek taksitler muacceliyet kazanabilir. Bu maddenin, taksidini ödemeyen borçluya ihtar çekilmesi ve makul bir süre mühlet verilmesinden sonra uygulanması tavsiye edilmektedir.

7. Murabahaya dayalı satışlarda, borçlunun iflası durumunda, murabaha konusu mal halen kullanılabilir halde ise alacaklı tarafından geri alınabilir.

8. Murabaha gibi borç akitlerinde, borçlunun ödemeyi geciktirmesi durumunda, borcun belli bir oranını İslami Finansal Kuruluş kanalıyla hayır işlerine sarfetmesi şart koşulabilir.

Dünyadaki İslami Finansal Kuruluşların büyük oranda takip ettikleri bu AAOIFI standardı borçlunun borcunu zamanında ödeyememesi durumunda kendisinden cezai bir bedel tahsil edilmesine, böyle bir maddenin borç sözleşmesine konulmasına ve bu amaca yönelik yargı yoluna başvurulmasına izin vermemektedir. Bu tür bir cezai fazlalık İslam öncesi Arap toplumunda uygulanan ve İslamdan sonra yasaklanan Cahiliye Ribası’na benzemektedir. Nitekim Cahiliye Ribası denilen şey, borçlunun borcunu vadesinde ödeyememesi durumda faiz oranının arttırılarak kendisine ilave vade verilmesinden ibarettir (Gül, 2017). Bununla birlikte, alacaklı kurumun alacağını tahsil etmek üzere yaptığı, idari, operasyonel, hukuki vb. diğer gerçek harcamaları borçluya yansıtmasında bir sakınca bulunmamaktadır. Çünkü borç finansal kurum ile borçlu arasında yapılan bir akit olup akit şartlarını yerine getirmek vaciptir (Maide Suresi: 1).

İslami Finans ve bunun beraberinde getirdiği kitlesel kredilendirme mekanizmalarının çağdaş bir olgu olması nedeniyle verilen kredilerin geri ödenmemesi veya borçlu tarafından suistimal edilerek ötelenmesi gibi arzu edilmeyen durumlar için Danışma Kurulları (Shari’ah Boards) günümüze hitap eden çözümler geliştirmeye çalışmışlardır. Borcun geciktirilmesinin borçlu üzerinde bir yaptırımı olarak gecikme cezası tahsil edilmesi ve bunun finansal kuruluş tarafından hayır işlerine yönlendirilmesi şeklindeki AAOIFI kararı bu bağlamda düşünülmelidir. AAOIFI bu kararını Maliki Mezhebi’nin fakihlerinin içtihatlarına ve Sahih-i Buhari’deki “ödeme gücü olduğu halde borcunu geciktiren kınamayı ve cezayı hak eder” hadisine dayandırmıştır. Bu çerçevede borçludan tahsil edilecek tutar İslami Finans Kuruluşu tarafından ayrı bir hesapta tutularak def’aten veya parçalar halinde elden çıkarılır (AAOIFI, 2017). Bu minval üzere tahsil edilecek gecikme cezalarının ne şekilde sarf edileceğine ilişkin yine aynı kurumun aldığı karara göz atmak yerinde olacaktır. Karar şu şekildedir: “İslâmî finans kuruluşu tarafından hayır işlerine harcanmak üzere, ödeme gücü bulunduğu halde borcunu vâdesinde ödemeyip geciktiren müşterinin asıl borcun dışında bir miktar bağışta bulunma yükümlülüğü üstlenmesini şart koşmak câizdir. Bu görüş Mâlikî mezhebinde “Teberru nitelikli bir işlem yapma yükümlülüğünü üstlenmek (el-iltizam bi’t-teberru’)” adıyla bilinen hükme benzemektedir ve Mâlikî mezhebine mensup alimlerden Ebû Abdullah İbn Nafi’ ile Muhammed İbn İbrahim İbn Dinar’ın görüşleri bunun câiz olduğu yönündedir” (AAOIFI, 2017). Ayrıca Fıkhi Danışma Kurullarının büyük kısmının olumlu görüşüne paralel olarak, geciktirilen borcun, gecikme süresi içerisinde oluşan enflasyon farkı kadar kısmı da kredi veren banka tarafından tahsil edilebilmektedir (Aktepe, 2017). Nitekim Diyanet İşleri Başkanlığı, Din İşleri Yüksek Kurulu’nun bu konudaki görüşü de aynı paralelde olup aşağıdaki gibidir:

“Ödeme imkânı olduğu halde zamanında borcunu ödemeyen borçlu, manen sorumlu olur ve ahiret azabını hak eder. Bu konuda Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Zengin kişinin borcunu ödemeyi uzatması zulümdür” (Buhârî, Havâlât, 1). Borçludan Enflasyon Farkını Talep Etmek “Kâğıt para ile olan bir borcu, eksiği ve fazlası olmadan ödemenin tek yolu, borçlanılan para ile ödenen paranın aynı alım gücüne sahip olduğunu tespittir. Bundan fazlası fâiz, azı da alacaklıya zulüm olur. Bu hükümler, kağıt para ile olan borçlanmalarda paranın satın alma gücünün esas alınmasını, aksi takdirde ya fâize, ya da haksızlığa girileceğini göstermektedir. Borçların ödenmesinde para değerini dikkate almak, verilen para ile alınan para arasında eşitliği sağlamaktır. Çünkü kâğıt paralarda eşitlik ancak bu şekilde sağlanabilir. Hukuki açıdan ise; kişinin zimmetinde bir borç sabit olur ve onu ödemeye yanaşmazsa, bu kişi yetkili makamlar tarafından ödemeye zorlanabileceği gibi, gerekli görülmesi halinde hapsedilir. Fakihler bu tür bir cezanın uygulanmasını, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in konuyla ilgili hadislerine dayandırmışlardır (bkz. Buhârî, İstikrâz, 13). Borçlunun borcunu geciktirmesi nedeniyle ve paranın değer kaybetmesi gibi bir sebeple alacaklı zarara uğrarsa borçluya bu zarar tazmin ettirilir. Ancak borçlunun mali sıkıntı içinde olduğunu ispat etmesi halinde yetkili makamlar borcunu ödeyebilmesi için kendisine belli bir süre tanır. Bu durum ise, alacaklının yasal hakkını istemesine engel teşkil etmez.

Yalnız burada tahsil edilen tutarların herhangi bir sevap beklemeksizin hayır işlerinde kullanılması esastır; çünkü haram yoldan elde edilen gelirin sevap beklenerek infak edilmesi caiz görülmemiştir. Nitekim buradaki asıl amaç gücü olduğu halde ödemesini kasten geciktirenleri bu eylemlerinden vazgeçirmektir. Gecikme cezası olarak borcunu geciktiren borçludan tahsil edilecek nisbi veya maktu cezai tutarların hayır işlerine kanalize edilmesi süreci iki şekilde işletilebilir. Birincisi, sözleşmeye konulacak bir madde ile borçlunun tahakkuk edecek gecikme cezasını bizzat kendisinin hayır işlerine sarf etmesi, ikincisi ise cezai tutarın doğrudan bankaya ödenmesi ve banka tarafından hayır işlerinde harcanması şeklindedir. Burada birinci seçeneğin takibinin zor olması ve suistimale açık bulunması nedeniyle bankaların umumiyetle ikinci seçeneği uyguladıkları görülmektedir.

Ödeme imkanı olduğu halde borcunu vadesinde İslami Bankaya geri ödemeyen borçlu bankayı zarara uğratmaktadır. Çünkü, bankalar finansal aracılık kuruluşları olup fon fazlasına sahip kişilerden topladıkları mevduatı risk üstlenerek fon talebinde bulunan kişilere kullandırarak aracılık geliri elde ederler. Bu açıdan bakıldığında tahsili gecikmiş her alacağın gerek bankanın gerekse mevduat sahibinin gelirinde azalmaya sebep olacağı anlaşılmaktadır. Örneğin, mevduat sahibi ve İslami Banka arasındaki kar-zarar paylaşımının sırasıyla %80 ve %20 olduğu bir ortamda, fon kullandırım kar oranı %10 olan ve vadesinde tahsil edilemeyen her 100 TL tutarındaki kredi borcu, yıllıklandırılmış brüt hesapla, mevduat sahibine 8 TL, bankaya da 2 TL gelir kaybına neden olacaktır. İslam Hukukçuları gecikmiş alacaklara uygulanabilecek cezai müeyyider üzerinde çalışırken burada ifade ettiğimiz “mahrum kalınan gelir” veya daha teknik bir tabirle “fırsat maliyeti (opportunity cost)” üzerinde de durmuşlardır. İslam Hukukunun gayesi insan ihtiyaçlarını karşılamak ve bunu yaparken de adaleti tesis etmektir. İslam dini adaletin gerçekleşmesine çok büyük önem vermekte, başkalarına zarar vermeyi yasaklamakta ve başkasına zarar verenin de verdiği zararı tazmin etmesini öngörmektedir. Gücü olduğu halde borcunu erteleyen borçlunun sebep olduğu fırsat maliyetinin kendisinden tazmin edilebileceği görüşü çağdaş fıkıh alimleri arasında her geçen gün itibar kazanmaktadır. Bu görüşü benimseyen fıkıhçılardan Ali Bardakoğlu, Hayrettin Karaman, İshak Emin Aktepe, Mustafa Ahmed ez-Zerkâ ve Abdullah b. Süleyman el-Menî’ örnek olarak verilebilir.

“Mahrum kalınan kar payı” adıyla Türkiye’deki bazı Katılım Bankaları tarafından uygulanan fırsat maliyetinin telafisi yöntemi Hayrettin Karaman’ın geliştirip önderlik ettiği bir modeldir. Bu modelde satıcı (Katılım Bankası) sürelere göre değişen vade farklarını gösterir bir listeye alıcıya (fon kullanan banka müşterisi) imzalatır. Alıcı hangi tarihte ödemeyi yaparsa o listede o tarihe karşılık gelen tutarı ödemek zorunda kalır. Böylece, ödeme tutarları ve vadede belirsizlik olmadığından fıkhi bir belirsizlikten (ğarar) söz edilemeyecek ve işlem caiz olacaktır. Örneğin, banka ile müşterinin üzerinde mutabık kaldıkları çok seçenekli geri ödeme planına göre, 24 taksitli, aylık eşit ödemeli bir finansmanın müşteriye toplam maliyetinin 50.000 TL olduğunu kabul edelim. Müşteri eğer ödemesini 24 ayda tamamlarsa toplam 50.000 TL ödemiş olacaktır. Fakat herhangi bir sebepten ötürü ödemesini 26 ayda tamamlamak durumunda kalırsa, fiyat listesinde 26. aya tekabül eden 51.200 TL’yi ödeyecektir. Hayrettin Karaman burada vadenin ve fiyatların taraflarca bilindiği ve ortada bir cehaletin de olmadığını, taraflar arasında belirsizlik ve nizaya sebep olabilecek hususların bulunmadığını ifade ederek bu çözümün uygulanabilirliğini savunmaktadır.

Söz konusu icazete dayanarak Türkiye’de faaliyette bulunan katılım bankalarının bir kısmı gecikmiş alacaklar karşılığında veya zamanında ödenmeyen kredi borçları karşılığında mahrum olunan kar payı adı altında tahsilatlar yapmış ve bu tahsilatları da banka adına gelir olarak kaydetmişlerdir.

Abdülaziz Bayındır’ın da aralarında bulunduğu bir kısım fıkıhçılar, böyle bir uygulamada satıcının malın bedelini ne zaman ve ne kadar olarak tahsil edeceğini bilememesi ve nakit akışını ayarlayamaması nedeniyle belirsizliğin söz konusu olduğunu söyleyerek Karaman’ın görüşünü eleştirmişlerdir. Nitekim bu tür bir uygulamada kredi geri ödemesinin hangi tarihte sonlanacağı belirsiz olduğundan bu tarz borç stoğu yüksek olan Katılım Bankalarının nakit akışlarını etkin yönetme konusunda zorlukla karşılaşmaları pek muhtemeldir.

Borç ödemesini geciktiren borçlulara İslami Bankalarca nasıl muamele edilmesi gerektiğine yönelik bir diğer görüş te Abdülaziz Bayındır’ın “mali suça denk mali ceza” modelidir (Bayındır, A.). Servet Bayındır da benzer bir görüşü paylaşmaktadır (Bayındır, S., 2013). Sahih-i Buhari’de bulunan “Ödeme gücü olduğu halde borcunu geciktiren kınamayı ve cezayı hak eder” hadis-i şerifini temel alarak geliştirilen bu modele göre, ödeme gücü olduğu halde kasıtlı olarak borcunu geciktiren kişi için, geciktirilen tutar ve gecikme süresi dikkate alınarak denk bir maddi ceza hesaplanmaya çalışılır. Bu modelde ödeme gücü olduğu halde borcunu geciktiren kişinin malı alacaklı tarafından bir süre elde tutulur ve bu sürenin sonunda tekrar borçluya geri iade edilir. Pratikte uygulaması zor olan bu yönteme benzer bir model 2000 yıllarına kadar Türkiye’deki Katılım Bankaları tarafından ticari müşteriler için uygulanmıştı. Katılım Bankaları arasında “valör” veya “adat” yöntemi olarak adlandırılan bu model cezaya denk bir karşılık verme ilkesine dayanmaktadır. Söz konusu yöntem, teslimi geciktirilen eşyanın para veya para vasfı taşıyan (semen) bir mal olması durumunda anlamlı olabilmektedir. Burada gecikme valörü, geciktirilen para tutarının gün cinsinden geciktirilen süre ile çarpılması ile elde edilir. Örnek olarak, Katılım Bankası bir tüzel kişiyi murabaha işlemi çerçevesinde 100.000 TL borçlandırmış olsun. Borçlu olan kişi borcunu zamanında ödeyememiş ve bir ay geciktirmiştir. Bu durumda alacaklı, maliki olduğu 100.000 Liralık kıymete bir ay gecikmeli olarak ulaştığından maddi bir kayıpla karşılaşmış olur. Bu kaybın telafisi için borçlu, borcunu ödedikten sonra, ilave 100.000 Lirayı bir aylığına, karşılığında herhangi bir menfaat beklemeksizin alacaklıya verir, başka bir ifade ile bankada açacağı bir Özel Cari Hesaba yatırır.

Böylece her iki taraf, farklı zamanlarda da olsa, karşı tarafa ait 100.000 Lirayı birer ay kullanmak suretiyle ödeşmiş olmaktadırlar. Finans literatüründe bir kıymetin kullanım gün sayısı ile çarpımından ibaret olan bu işleme valör (adat) hesabı denilmektedir. Örnek işlemde borçlu 100.000 Liralık borcunu bir ay (30 gün) geç ödemek suretiyle alacaklıya 100.000 X 30 = 3.000.000 valör borçlanmış, alacaklı da borçludan ilave olarak aldığı 100.000 Lirayı 30 gün süreyle kendi lehine kullanmak suretiyle bu kaybını eşit şekilde telafi etmiştir. Daha sonra oluşturulan bazı hukuki düzenlemeler ve fıkhi sorunlar nedeniyle bu uygulama kaybolmuştur. Burada şu noktayı da ortaya koymak gerekir: Abdülaziz Bayındır’ın “mali suça denk mali ceza” şeklinde isimlendirdiği yöntemde alacaklı taraf (Katılım Bankası), valor alacağını müşteri adına kendi nezdinde açılacak bir Özel Cari Hesapta geciken tutar kadar bir meblağı yine gecikme süresi kadar elinde tutmak suretiyle telafi eder. Halbuki Katılım Bankalarının yukarıda ifade edilen “valör hesabı” uygulaması mevduat hesapları üzerinden yürütülmemekteydi. Bu ilem, Katılım Bankası ile sürekli kredi ilişkisi içerisinde bulunan ticari müşterinin geciktirdiği tutar ve zamana tekabül eden adatı sonraki kredi işleminde erken ödemek suretiyle telafi etme yönteminden ibaret bulunmaktaydı.

Türkiye’de ve dünyada İslami Finans Kuruluşlarının gecikmiş alacaklara uyguladıkları cezai yaptırımlar AAOIFI, İslam Fıkıh Akademisi, Dünya Müslüman Alimler Birliği gibi uluslararası fıkıh otoriteleri ile yerel düzeyde Türkiye Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu, Katılım Bankaları Birliği Danışma Kurulu ve İslami Finans Kuruluşlarının Fıkhi Danışma Komiteleri gibi ilmi kurulların aldıkları karar çerçevesinde şekillenmişlerdir. Aslında Türkiye’de ve dünyada faaliyette bulunan İslami Finans kuruluşlarının gecikme cezası nokasında yukarıda açıklanan uygulamalar dışında şimdilik ellerinde çok farklı seçenekler bulunmamaktadır. Örneğin, Malezya Merkez Bankası olan Bank Negara Malaysia (BNM) 2013 yılında çıkardığı Gecikmiş Ödeme Masraf Yönergesi’nde ve sonraki yıllarda buna ilave ettiği düzenlemelerde Malezya’daki İslami Finans Kuruluşlarının uygulamaları gereken yeknesak standartlar getirmiştir. Bu yönergeye göre;

1. Temerrüde düşen borçlulardan gecikme cezası tahsil edilebilir.
2. Gecikme cezası miktarı bankanın bu gecikmeden kaynaklanan gerçek zararları toplamını aşamaz.
3. Bankanın geç ödemeden kaynaklanan zararı üçüncü bir taraf olan BNM uzmanlarınca hesaplanacaktır. Ayrıca, gecikme müşterinin ihmali sonucu ve kasdi olmalıdır.

Söz konusu yönerge geciken alacaklar için tazmin (ta’viz) ve ceza (garame) ayrımını getirmiştir. Buna göre, gecikmiş alacağa maruz kalan İslami Finans Kuruluşu gerçek zararlarını tazmin edip gelir olarak kaydedebilmekte, bunun yanında gecikmeyi caydırmak için temerrüde düşen müşterisinden cezai bir tutarı da tahsil edebilmektedir. Fakat bunun için bir üst limit de konulmuştur. Tazmin tutarı, geciken alacağın yıllık bazda %1’ini aşamamakta, tazmin ve ceza tutarları toplamı ise borç anapara bakiyesinin %100’ünü geçememektedir. Banka bu şekilde yaptığı tahsilattan sadece tazmin (ta’viz) tutarını kendi geliri olarak kaydedebilmekte, ceza (garame) kalemini ise ayrı bir hesapta tutup, bankanın şer’i danışma kurulunun uygun gördüğü hayır faaliyetlerine yönlendirmektedir.

Pakistan Yüksek Mahkemesi Şer’i Hakimler Heyetinin gecikme cezası ile ilgili kararı da Malezya’da ki uygulamalara benzemektedir. Heyet, ödeme gücü olduğu halde borcunu geciktiren borçluya parasal tazir cezası uygulanabileceğine, sözleşme ile üzerinde mutabık kalınan nisbi veya maktu bir cezanın hayır işlerine verilmesinin borçluya şart koşulabileceğine hükmetmiştir. Süreci kolaylaştırmaya yönelik olarak daha çok cezai tutar banka tarafından tahsil edilmekte ve yine banka kanalı ile herhangi bir menfaat beklemeksizin hayır işlerine sarf edilmektedir.

Gecikmiş alacakların sebep olduğu maliyetlerin (idari ve hukuki takip masrafları, personel ve ofis giderleri, enflasyon farkı vb) gelir olarak kaydedilmesi, ceza olarak alınan tutarların ise İslami Finansal Kuruluşa maddi ve manevi bir menfaat sağlamaksızın dini içerik (cami yapımı, Kur’an basımı) taşımayan hayır işlerinde harcanması en yaygın uygulama olarak ortaya çıkmaktadır. Körfez Bölgesi, Kuzey Afrika ve İngiltere’de faaliyette olan İslami Finans Kuruluşlarının uygulamaları da bu paraleldedir.

 


Kaynak: DergiPark

Görsel Kaynak: Inc

Benzer Yazılar

Görüşlerinizi Paylaşabilirsiniz

    Mail Bültenimize Abone Olun