Anasayfa Analiz Doğa-İnsan Refahı İlişkisi ve Sürdürülebilirlik

Doğa-İnsan Refahı İlişkisi ve Sürdürülebilirlik

by

Ana akım iktisat kuramı insan refahının tek bir temele, maddi refaha dayandığını kabul eder. İktisadi büyümeye bu derece önem atfedilmesi bundandır. İktisadi büyüme kişi başına düşen Gayrisafi Milli Hasılayı (GSMH), dolayısıyla insan refahını artıracaktır. İktisadi büyümenin en önemli şartı ise fiziksel sermaye yatırımlarıdır. Makine ve teçhizatların aşınmaları dolayısıyla belli bir ömrü vardır. Bu anlamda refah seviyesinin artması, ya da en azından sabit kalması, fiziksel sermaye yatırımlarının aşınma miktarından daha fazla ya da ona eşit olmasını gerektirir. İktisadi büyüme odaklı politikaların özellikle doğa ve toplumsal yaşam üzerindeki olumsuzlukların özellikle 1970 sonrasında daha derinden hissedilmeye başlanmasıyla beraber insan refahını salt gelir ve tüketimle ifade etmenin yanılgısı da bazı çevrelerce ifade edilmeye başlandı.

Ana akım iktisat kuramı insan refahının tek bir temele, maddi refaha dayandığını kabul eder. İktisadi büyümeye bu derece önem atfedilmesi bundandır. İktisadi büyüme kişi başına düşen Gayrisafi Milli Hasılayı (GSMH), dolayısıyla insan refahını artıracaktır. İktisadi büyümenin en önemli şartı ise fiziksel sermaye yatırımlarıdır. Makine ve teçhizatların aşınmaları dolayısıyla belli bir ömrü vardır. Bu anlamda refah seviyesinin artması, ya da en azından sabit kalması, fiziksel sermaye yatırımlarının aşınma miktarından daha fazla ya da ona eşit olmasını gerektirir. İktisadi büyüme odaklı politikaların özellikle doğa ve toplumsal yaşam üzerindeki olumsuzlukların özellikle 1970 sonrasında daha derinden hissedilmeye başlanmasıyla beraber insan refahını salt gelir ve tüketimle ifade etmenin yanılgısı da bazı çevrelerce ifade edilmeye başlandı.

Baskın görüşe göre toplumdaki eğitim düzeyi, ortalama yaşam düzeyi, yaşanılan çevrenin kalitesi vb. konular elbette ki önemliydi, ancak tüm bunların iktisadi büyüme neticesinde artan gelirle otomatik olarak düzeleceği varsayılıyordu. Toplumların daha çok üretip zenginleştikçe eğitime, sağlığa ve doğa korumaya daha çok para ayırabilecekleri varsayımı ana akım iktisadın bu konularda doğrudan politika geliştirme ya da yaklaşım değiştirme ihtiyacını ortadan kaldırmıştı. Ancak, sonuç bir türlü beklendiği gibi olmuyordu. Maddi zenginlikteki artış özellikle doğal kaynakların hızla tükenmesine yol açıyordu.

Ses getiren ilk tepki Büyümenin Sınırları raporuyla ortaya çıktı. Gerisi çorap söküğü gibi geldi. 1980’lerde Nobel iktisat ödüllü Amartya Sen’in geliştirdiği “imkânlar” (capabilities) yaklaşımı, insan refahı ve insani gelişimde ana akım iktisat tarafından dışarıda bırakılmış unsurlara dikkat çekiyordu. Bugün ülke sıralamalarında sıklıkla kullanılan BM Kalkınma Programı’nın (UNDP) yayınladığı İnsani Gelişmişlik Endeksi (Human Development Index) bu yaklaşımdan feyz almıştır ve insanların gelir, eğitim ve sağlık gibi refahın temel bileşenlerine ne ölçüde erişebildiğini ölçmeye çalışmaktadır. Aynı dönemde, “sürdürülebilirlik” kavramı uluslararası belgeler içinde ilk olarak “Dünya Koruma Stratejisi” raporunda telaffuz edilmiştir, ancak kavramın popülerleşmesi 1987 yılında Brundtland Raporu olarak da anılan, ünlü “Ortak Geleceğimiz” ile gerçekleşmiştir.

Sürdürülebilirlik ve Yeşil Ekonomi

Sürdürülebilir bir yaşam, ekonomik, toplumsal ve ekolojik sürdürülebilirlik gibi üç temel direk üzerinde yükselir. Ekonomik sürdürülebilirlik maddi refahı sağlayan üretim araçlarının (fiziksel sermaye), toplumsal sürdürülebilirlik beşeri sermayenin, ekolojik sürdürülebilirlik ise doğal kaynakların azalmamasını gerektirir. Örneğin, bir faaliyetin ekonomik olarak sürdürülebilir olabilmesi için o faaliyette kullanılan makine ve teçhizatın değerini kaybetmemesi gerekir. Bu da ancak makine ve teçhizata aşınma miktarı ya da daha fazla yatırım yapmak ile mümkündür.

Sürdürülebilir bir yaşam, ekonomik, toplumsal ve ekolojik sürdürülebilirlik gibi üç temel direk üzerinde yükselir.

Sürdürülebilirlik kavramı zaman içerisinde “zayıf” ve “güçlü” olarak bir ayrışmaya uğradı. Zayıf sürdürülebilirlik, temel üç sermayenin, yani fiziksel, beşeri ve doğal, birbiriyle tam olarak ikame edilebileceğini savunur. Bu görüşe göre, bir zaman sonra tükenecek olan petrolü satarak geçinen bir ülkeyi hemen sürdürülemez olarak yaftalamak yanlıştır, eğer buradan kazandığı parayı eğitim harcaması olarak beşeri sermayesini geliştirmeye ya da yeni yatırımlar ile fiziksel sermaye miktarını çoğaltmaya harcıyorsa ülkenin toplam sermaye miktarı azalmıyor demektir ki, bu da sürdürülebilir bir patikada olduğunu gösterir. Zayıf sürdürülebilirliğe göre teknolojik gelişmeler önemlidir ve bu sayede doğal kaynaklar üzerindeki baskı azaltılabilir. Örneğin, geri dönüştürme teknolojileri, ya da suni elyaf gibi ürünler aynı ihtiyaçlarımızı daha az doğal kaynak kullanarak gidermemize olanak sağlayacaktır. Güçlü sürdürülebilirlik kavramı bu varsayımların çoğunu reddeder. Bir kere farklı sermaye biçimleri birbirine tam olarak ikame edilemez, daha da önemlisi, doğa söz konusu olduğunda kritik bir eşik vardır, o noktadan sonra “geri döndürülemezlikler” (irreversabilities) ortaya çıkacaktır. Turner vd. (2004) bu noktadan hareketle doğal kaynaklara birincil önem atfeder, çünkü doğa, beşeri ve fiziksel sermayeyi tutkal gibi bir arada tutar. O azalırsa, insan refahının temelini oluşturan diğer sermaye biçimlerinin de etkinliği azalır. Dolayısıyla güçlü sürdürülebilirlik, birtakım doğal sermayenin hiçbir şekilde ikame edilemeyeceğini ve fonksiyonunu yerine getirebilmesi için doğal kaynakların belirli bir kısmının fiziksel anlamda korunması gerektiğini savunur. [1]

NUT değerinin GSMH içindeki oranı zaman içerisinde yükseliyor ya da en azından sabit kalıyorsa o ülkenin sürdürülebilir, değilse sürdürülemez patikada olduğu kabul ediliyor.

Birçok eleştirel akım gibi Yeşil Ekonomi de yaşadığımız krizin maddi refahı artırmaya yönelik uygulanan politikaların bir sonucu olduğunu kabul eder. Ülkelerin ekonomi politikalarını belirlerken sadece maddi refahı değil, toplumsal ve ekolojik sürdürülebilirliği de göz önünde bulundurması gerektiğini söyler. Peki teorik düzlemde yapılan bunca tartışma ülke pratiklerine nasıl yansıyor? Hamilton ve Clements 1999 yılında adına “Net Uyarlanmış Tasarruflar” (NUT) (Adjusted Net Savings) dedikleri bir gösterge hesapladılar. Gösterge, fiziksel sermaye yatırımlarıyla eğitim harcamaları toplamından doğal kaynak tüketimi ve CO2 kirliliğinin sebep olduğu maliyetlerin çıkarılmasıyla bulunuyor. Bu değerin GSMH içindeki oranı zaman içerisinde yükseliyor ya da en azından sabit kalıyorsa o ülkenin sürdürülebilir, değilse sürdürülemez patikada olduğu kabul ediliyor.

Sürdürülebilirlik Göstergeleri

Sürdürülebilirliği ölçecek göstergelerin geliştirilmesi BM’nin 1992 yılında kabul ettiği Gündem 21’in temel hedeflerinden biriydi. Bugün elimizde üretim ve tüketimin doğa üzerindeki etkilerini farklı açılardan ele alan onlarca gösterge var. Bunlar içerisinde günümüzde en popüler olanı Küresel Ayak izi Endeksi (Global Footprint Index) olarak adlandırılan göstergedir.

Yaptığımız her faaliyetin (üretim, tüketim gibi) doğa üzerinde bir etkisi var. Buna insanlığın ekolojik ayak izi de diyebiliriz. Ekolojik ayak izi, ekonomik işleyişin, tüketim kalıplarımızın çevresel açıdan ne derece sürdürülebilir olduğunun bir ölçütü olarak sıklıkla kullanılıyor. Yaşam tarzlarına, ekonomik yapılara bağlı olarak her ülkenin ve her bireyin ekolojik ayak izi birbirinden farklıdır. Doğayı kimimiz az, kimimiz çok daha fazla tüketiyoruz. Faaliyetlerimizin sonucu olarak ortaya çıkan etkilerin bir kısmı doğa tarafından massedilebiliyor. Örneğin atmosfere saldığımız karbon ormanlar ve okyanuslar tarafından emiliyor. Ama bir yere kadar! Rees önerdiği bir metodoloji ile doğanın bir yıl içerisinde kendini ne kadar yenileyebileceğini hesaplamıştır.[2] Bunu hektar cinsinden biyo-kapasite olarak adlandırıyoruz. Tüm faaliyetlerimizin bir hektar karşılığı, yani o faaliyetler sonucu ortaya çıkacak etkiyi massedebilecek hektar miktarı var. Ekolojik ayak izi de işte bunu gösteriyor. Yapılan hesaplar, insanlığın daha 1979 yılında dünyanın ekolojik sınırlarına gelip dayandığını ortaya koyuyor. İnsanlık her geçen yıl doğanın kendini yenileyebilme kapasitesinin çok üzerinde bir etkiye sebep oluyor. Örneğin, 27 Eylül 2011 tarihi itibariyle dünyanın 2011 yılı boyunca sunabileceği kaynakları tüketmiş bulunmaktayız. Bir başka ifadeyle 2011 yılı sonunda dünyanın kendini yenileyebilme kapasitesini %35 aştık. Küresel Ayak izi Ağı bugünü Dünya Ekolojik Kapasite Aşımı günü olarak ilan ediyor ve ne yazık ki o gün her yıl ortalama 3 gün daha geriye çekiliyor.

2011 yılı sonunda dünyanın kendini yenileyebilme kapasitesini %35 aştık.

2007 yılına ait son verilere göre ortalama bir dünya vatandaşına ekolojik açıdan sürdürülebilir bir yaşam için düşen pay 1,8 hektar biyo-üretken alan iken, ayak izinin değeri 2,7 hektarı buluyor. Türkiye’nin kişi başına biyo-kapasitesi 1,3 hektar iken 2007 yılında ayak izi 2,7 hektar olarak hesaplanmış. Ortalama olarak 1,4 hektarlık bir ekolojik açık vermekteyiz.

Sürdürülebilir bir patika içinde gelişen Almanya’nın kişi başına düşen ayak izi 5,1 hektar, yani Türkiye’nin neredeyse iki katı. Buna karşılık ülkenin kişi başına biyo-kapasitesi sadece 1,9. Peki bu nasıl mümkün oluyor? Uluslararası ticaret sayesinde ülkeler kolaylıkla ülkenin ekolojik sınırları üzerinde tüketim yapabiliyor. Bu rakamlar küresel ekonomik sisteme ayna tutması açısından önemli. NUT ve Ekolojik Ayak izi göstergelerinden anlıyoruz ki, özellikle gelişmiş ülkeler doğayı kirleten ve kaynakları azaltan (madencilik gibi) sanayileri ülkelerinden çıkarıp ülke içinde sürdürülebilir bir patika yakalayabilmişler, doğa üzerinde baskı oluşturan ihtiyaçlarının çoğunu yüksek gelirleri aracılığıyla dışarıdan ithal etme yoluna gitmişlerdir. Fakat bu durum ülke içinde sürdürülebilir, ancak küresel anlamda sürdürülemez bir yaşam biçimi oluşturmaktadır.

Gelişmiş ülkelerin doğa üzerinde baskı oluşturan ihtiyaçlarının çoğunu dışarıdan ithal etme yoluna gitmeleri ülke içinde sürdürülebilir, ancak küresel anlamda sürdürülemez bir yaşam biçimi oluşturmaktadır.

İktisadi faaliyetlerinin insan refahı üzerindeki etkilerini ölçmek amacıyla kullanılan diğer sürdürülebilirlik göstergeleri aşağıda sıralanmıştır:

  • Çevresel Sürdürülebilirlik Endeksi (Environmental Sustainability Index)
  • Çevresel Performans Endeksi (Environmental Performance Index)
  • Çevresel Kırılganlık Endeksi (Environmental Vulnerability Index)
  • Sürdürülebilir ve İktisadi Refah Endeksi (Index of Sustainable and Economic Welfare)
  • Yeşil Net Milli Hasıla (Green Net National Product)

Sürdürülebilir kalkınmanın en iyi nasıl ölçüleceği konusunda henüz bir uzlaşmaya varılamamıştır, öyle ki farklı göstergeler kullanılarak yapılan çalışmalar aynı ülke için birbiriyle çelişen sonuçlar verebilmektedir. Ancak, GSMH kadar sapmalı ve eksik bir göstergenin ölçüt olarak kullanılmasından acilen vazgeçilmesi gerekiyor. Refahı daha geniş tanımlayan göstergelerin hesaplanabilmesi için gereken verilerin toplanmasının ulusal istatistik kurumlarından talep edilmesi de bu yönde atılacak ilk adımdır.

***

Editör Notu: Bu metin Yeni İnsan Yayınevi’nin Ahmet Atıl Aşıcı ve Ümit Şahin’in editörlüğünde yayımlanan  “Yeşil Ekonomi” kitabındaki “İktisadi Düşüncede Çevrenin Yeri ve Yeşil Ekonomi: Karşılaştırmalı Bir Analiz” başlıklı kitap bölümünden alınmıştır. Yeşil Ekonomi kitabına buradan erişebilirsiniz.

[1] Dietz S and Neumayer E, (2007), Weak and strong sustainability in the SEEA: Concepts and measurement, Ecological Economics, 61, (4), 617-626

[2] Rees, William E. 1992. Ecological footprints and appropriated carrying capacity: what urban economics leaves out. Environment and Urbanisation 4 :2, 121-130.

[3] Global Footprint Network- http://www.footprintnetwork.org

Kaynak: İlke Analiz

Benzer Yazılar

Görüşlerinizi Paylaşabilirsiniz

    Mail Bültenimize Abone Olun