Anasayfa Makale Seküler İktisat ile İslam İktisadının Mukayesesi

Seküler İktisat ile İslam İktisadının Mukayesesi

by

Sabahattin Zaim, “Seküler İktisat ile İslam İktisadının Mukayesesi”

Gelişen bir dünyada yaşıyoruz. Bütün dünya, Batı ve İslam dünyası ile birlikte değişiyor. Batı dünyası madde ve teknolojik sahadaki üstünlüğünü devam ettiriyor. Ama mana sahasında da kendini bitirme emareleri taşıyor. İslam dünyası ise birkaç asırlık uykusundan uyanma çırpmışları gösteriyor. İslam dünyasındaki uyanışı 1920’li yıllarla, yani 20. asrın başıyla mukayese edersek şu tabloyu görürüz: İslam Dünyası 20. asrın başında Osmanlı devletinden sonra sömürge haline düşmüş, bağımsız 3,5 devlet kalmıştı. İkinci dünya harbinden sonra batı dünyasının kapitalist ve sosyalist diye kendi içinde ikiye bölünmesi, şerden bazen hayır doğar, fehvasınca; İslâm dünyasına yaramıştır. Sosyalizmin doğuşu ve kapitalizm ile rekabete girmesi İslam ülkelerinin nefes almasını sağlamıştır. İslam ülkeleri teker teker siyasi istiklallerine kavuşup, iktisadi istiklal peşine düşünce, batı dünyası hemen kendini toparlamış ve İslam ülkelerini teoride gelişen ve az gelişmiş ülkeler halinde ayrı bir kategoriye koyarak onlara karşı müşterek bir politika takibine girmiştir. Daha sonra ABD ile SSCB birlikte dünyayı paylaşmak (coexistence) hususunda anlaşmışlardır. “İkimiz de var olalım dünyayı birlikte bölüşelim, fakat aramızdaki rekabet neticesinde bunların gelişmesine yol vermeyelim” fikrinde birleşmişlerdir. ABD Dış İşleri Bakanı H. Kissinger’in takip ettiği politika budur: Çin’i de aralarına alarak dünya düzenini yönetmeye çalışmışlardır. İslam dünyası bu durum karşısında ne yapmıştır? Esasında İslâm dünyası İslam’dan o kadar uzaklaşmış ki, bunun farkında bile değildi. İslam dinini, iman (itikat), ibadet ve amel (ahlak, hukuk, iktisat ve siyaset) cephesi olarak üçe ayırırsak, üçüncü kısmı olan insanlar arası münasebetleri düzenleyen kaideler bütününün uygulanması hususunda İslam dünyası bu sistemden uzaklaşmıştır. Bugün kabaca İslam dünyasının % 95’i imanına sahiptir, ibadette durum yarı yarıya inerken, uygulama cephesinde İslam ahlakı, hukuku, iktisadı ve siyaseti ile ilgili ahkâmının uygulanmasında İslam’ın tam uygulandığı bir devlet ve toplum göstermek zordur. 1960’lardan sonra İslam dünyası aydınları bu durumu fark etmişlerdir. Çünkü İslam dünyası iktisadi sahada kalkınmak için model ararken karşısında Batı ve Doğu olmak üzere iki blok ve iki sistem bulmuştur. İslam ülkeleri bu sistemlerden birini esas olarak kalkınmaya çalışmışlarsa da başarılı olamamışlardır. Çünkü iktisadi sistemler cemiyetin bir veçhesidir. Toplumların sosyal, siyasi, ahlaki, iktisadi vb. bütün yönleri bir bütünlük arz eder. Bir toplumun sadece iktisadi yönünü ele alırsak, bu husus toplumun dışına akseden ve rakamlarla ifade edilebilen maddi yönüdür. Tıpkı bir buzdağının su üstündeki kısmı gibi batı dünyası iktisadi yapısını suyun altında kalan büyük kısmına benzeyen sosyal ve kültürel yapısı üzerine bina etmiştir. İslam dünyası Batı dünyasının bu sosyal ve kültürel yapısın almamıştır. Çünkü bu yapı o toplumun dini ve tarihi gelişimiyle ilgilidir. İslam dünyası batının sosyo-kültürel yapısını almayınca onun üstüne konmuş olan Batı modeli iktisadi yapı da İslam toplumunun sosyo-kültürel yapısı ile uyum sağlayamamıştır. Çünkü eklenen dokular birbirine yabancı kalınca hayatiyet bulamamıştır. İslam dünyası, üç asırdır hep batılılaşmaya çalışmıştır, fakat Batıdan alınan birçok hususlara toplum uyum sağlayamamıştır. “Osmanlı’ devletinin son iki asırlık tecrübesi bunu göstermiştir. İslam dünyası aydınları 1960’lardan sonra bir araya gelince bu durumu sorgulamışlardır. Biz müslüman olduğumuza göre İslam’ın bir sosyo-ekonomik düzeni yok mudur? sorusunu sormuşlar ve o zaman İslam dünyasında uygulanan sistemlerin İslam’la ilgisi kalmadığını fark etmişlerdir. 1957 yıllarında İktisat Fakültesinde iken rahmetli Prof. Dr. Fındıkoğlu Ziyaeddin Fahri beye Pakistan’dan gelen bir mektupta İslam iktisadi yapısı ile ilgili konularda bizim ne yaptığımız soruluyordu. O zamanlar bizde Üniversitelerde bu kavramlar dahi mevcut değildi. Maalesef bütün İslam dünyasında da durum böyleydi. Bu mektuba hiç bir müspet cevapverilememiştir. 1970’li yıllarda Suudi Arabistan’dan gelen hocalarla bir müslüman iktisatçılar derneği kurulması fikrini görüşmüştük. 1970’li yıllarda Libya’da Kaddafi’nin tertiplediği İslam Gençlik Kongresinde bu konular ele alınmış ve aydınılar birbiriyle tanışmıştı. 1976’da ilk defa Dünya İslam Kongresi toplanmıştı. Kral Faysal’ın tertiplediği bu kongre 1975’te yapılacakken Kralın öldürülmesi üzerine 1976’da toplanabilmişti. Rivayet edilir ki, Kral Faysal, hayatının sonlarında İslam dünyasının birliğini sağlamak hususunda büyük gayret gösterdiği için onu ziyarete gelen Kissinger’in verdiği Faysal’ın «ya maddeten ya hukuken ifna edilmesi (ortadan kaldırılması) gerekir” raporu üzerine tıpkı merhum Muhammed Ziya-ül Hak gibi muhtemelen batılı gizli teşkilatlar tarafından öldürtülmüştür. Bu ilk İslam iktisat kongresi Mekke’yi Münevvereye 11 km mesafedeki Intercontinental telinde toplanmıştı. Bu otel de esas itibariyle Faysal tarafından Rabtat’ül Âlem’il-İslami için yapılmışken Faysalın ölümü üzerine bu fikrin müellifleri tarafından otel haline getirilmiş ve otel bu konferans ile açılmıştı. İslam iktisadı konferansını takiben 1976’da İlim ve Teknolojide 1. Dünya Kongresi yapılmıştı; her iki kongreye de Türkiye’den 7’şer üye katılmıştı. Üyeler ismen çağrılmıştı. Gösterilen adaylardan seçilen bu üyeler arasında ikinci kongrede Sayın Turgut Özal’da vardı. 3. Kongre 1977’de Mekke’de 1. İslam Eğitim Kongresi olarak yapılmıştır. Müslümanlar bu kongrelerde İslam’ın toplum hayatında nasıl davranması gerektiğini tespite çalışıyordu. Önce bu işin teorik sahada tahlili yapılıyor ve uygulamaya konulma imkânları aranıyordu. Ortada hazır bir model olmadığı için adeta karanlıkta el yordamıyla yol alınıyordu. Bugün de durum hâlâ bu merkezdedir. Kurulan müesseselerde başlarındaki insanlar da henüz bu konuları hem öğrenmekte ve hem de uygulama safhasında bulunmaktadır. Nesiller devam ediyor. İnşallah gelecek nesiller bu sahada daha hazırlıklı bir durumda bulunacaklardır. Batı dünyasına gelince, onlar da coexistence şeklinde, Doğu-Batı uyumunu sağlamaya çalışırken, süratli bir gelişme ile Marksizm yıkılıvermiştir. 70 yıllık bir tecrübe 70 günde bitmiştir. Tarihi olarak, bir çağ değişimi döneminde yaşıyoruz. Doğu ve batının bu birleşmeden doğan, birtakım problemleri vardır. Zira Doğu-Batı niye ayrılmıştı? Niye birleşti? Bunun cevabını aramak gerekir. Kapitalist sistem de sosyalist sistem de batının ürünüdür. Esasında sosyalist sistem kapitalist sisteme karşı bir aksülameldi. Yani ahlaki bir reaksiyondu. Sosyalizmin doğuşu ta orta çağlardan başlamış ve uygulanan iktisadi sistemlerin gayri ahlaki ve gayri adil oluşuna karşı bir reaksiyon olarak gelişmiştir. Sosyalizm böyle çıkmıştır; tüketimdeki, iktisadi hasılanın bölüşümündeki dengesizliği, adaletsizliği gidermeğe çalışmıştır. Rekabete dayalı sistemde tam rekabet olmadığı, birçok tekeller bulunduğu için adalet sağlanamamıştır. Şimdi sosyalizm kalkınca, kapitalizm ne olacaktır? Bugünlerde bir sosyal-piyasa ekonomisinden bahsedilmektedir. Batıda sosyal kavramı ahlaki bir motifi ifade etmektedir.

İşte sosyal piyasa ekonomisinde aranan esasında adil bir iktisadi sistemdir. Bu düzen İslam ekonomisinde mevcuttur. Çünkü İslam iktisadı esasında serbest piyasa ekonomisinin ahlak ile düzenlenmiş halidir. Bunu onlar bilemiyor, biz de bilemiyoruz. Eğer biz İslam ekonomisini öğrensek, bilsek ve dünyaya anlatabilsek bunun sadece kendimize değil, bütün dünyaya yardımı olur. Esasen İslam bütün insanlık için gelmiştir, biz onu sadece kendimize hasredemeyiz. İşte bu sebeplerle 20. asrın sonunda İslam iktisadı sistemi sosyalizmin yıkılmasını müteakip sarsılan kapitalizme bir alternatif olarak dünya kamuoyunda ele alınmaktadır.

İslam iktisadının özellikleri nedir? diye sorulunca konuyu şöyle ele almak gerekir. İktisat, ilmini iktisatçılar 6 bölümde mütalaa ederler.

  1.  İktisat felsefesi: İslam’ın da bir iktisat felsefesi olması gerekir.
  2. İktisat metodolojisi: İktisat nasıl araştırılır, öğretilir? Tümevarım, tümdengelim metotları vs. gibi, İslam iktisadında hangi metodoloji kullanılabilir? Bunun, tespiti gerekir.
  3.  İktisadi analiz: Tahliller, tüketim, üretim, ücret, fiyat tahlilleri vs. gibi her iktisadi kavramın İslami açıdan tahlillerinin yapılması icap eder.
  4.  Tatbiki iktisat: Sınai, ticari, ekonomi, para, banka ekonomisi gibi uygulamalı iktisadı (applied economics) sahalar bu konunun içine girer.
  5.  İktisadi sistemler, bahsinde milliyetçi, devletçi vs. iktisadi sistemlerin incelenmesi gerekir. Sistemleri, doktrinden ayırıyoruz. Sistemde bir tatbikat söz konusudur. Her ülke, içinde bulunduğu sosyo-politik ve hukuki yapıya göre, iktisadi doktrinlerden ilham alarak bir sentez meydana getirir. Eczacılıktaki müstahzar ilaçların havanda dövülerek ihtiyaca göre (reçete) yapılması gibi iktisadi sistemler de doktrinlerden esinlenilerek ülkenin o andaki şartlarına göre en uygun terkibi bulmağa çalışır. Bu sebeple zamanla hem sistemlerin kendisi hem de her ülkede uygulanan sistemler değişir. Mesela bugün liberal sistemin uygulandığı Almanya’da vaktiyle milliyetçi iktisat sistemi uygulanmıştı. Sistemler daima değişkendir. İslam ülkelerinde iktisadi sistem nasıl olması gerekir sorusunun cevabını aramak icap eder.
  6.  İktisat Tarihi: İslam’ın iktisat tarihini bilmek gerekir. Görüldüğü gibi burada 6 kulvar vardır. Bu sahalar boştur. İslam dünyasında bu kulvarlarda koşacak koşucuların yetişmesi lazımdır.

Kaynak: İslam Ekonomisinin Temelleri/ Sabahattin Zaim

Benzer Yazılar

Görüşlerinizi Paylaşabilirsiniz

    Mail Bültenimize Abone Olun