Anasayfa Tartışma Para Vakfının Meşruiyeti Hususundaki Tartışmalar

Para Vakfının Meşruiyeti Hususundaki Tartışmalar

by

Muhammed Emin Durmuş 

Para vakfının meşruiyeti üzerindeki tartışmaların üç hususta cereyan ettiğini söylemek mümkündür. Bunlar: menkulün vakfı, paranın vakıftaki ebedilik vasfına sahip olup olmadığı ve vakıf paraların muamele-i şer‘iyye ile işletilmesi.

Hanefî mezhebinde arsa ile binanın, araziyle beraber ziraat için gerekli olan hayvanların veya zirai aletlerin vakfı, Ebu Hanife dışındakilere göre caizdir. Menkul bir malın herhangi bir gayrimenkule tabi olmaksızın vakfedilmesinde ise genel kural (kıyas) caiz olmaması yönündedir. Zira menkul olan bir mal vakfedilecek malda olması gereken ebedilik vasfını taşımamaktadır. Ebu Yusuf bu görüşü benimsemişken, İmam Muhammed insanların örf hâline getirdikleri her şeyin vakfının caiz olacağı görüşündedir. İlk dönem Hanefî fakihleri İmam Muhammed’in görüşünü benimseyerek örf hâline gelen menkullerin vakfını caiz görmüşlerdir. Her ne kadar Osmanlı fakihleri de bu görüşü benimsemiş olsa da paranın menkul mal kapsamına dâhil olup olmadığı, menkul kabul edilse bile vakfının caiz olup olmadığı hususlarında ihtilafın olduğu anlaşılmaktadır. Paranın menkul mal kapsamına dâhil olduğunu kabul eden Ebussuûd Efendi, paranın vakfedilmesinde örfün oluştuğunu, İmam Muhammed’in de örf olan şeylerin vakfını caiz görmesine binaen para vak- fının caiz olduğunu ifade eder. Karşıt görüşte olan Çivizâde ve Birgivi ise örfün icmâ ile olacağını, icmânın müçtehitlerin ittifakı ile olacağını, müçtehitler devrinde de bu yönde bir icmânın oluşmadığını ileri sürerler (Dumlu, 2015, s. 316). Son tahlilde dönemin şeyhülislamı olan Ebussuûd Efendi para vakfının meşru olduğuna dair fetva vermiş, sultanın da bu yöndeki fermanıyla para vakıfları yüzyıllar boyunca faaliyetlerine devam etmiştirler.

Para vakfı hususunda tartışma konusu olan bir diğer mesele, vakfedilecek malda bulunması gereken ebedilik vasfının para vakfında bulunup bulunmadığıdır. Nitekim vakfın tanımı yapılırken vakfedilen malın Allah’ın mülküne dâhil olup temlik ve temellükten men edildiği ifade edilmişti. Hayvan, silah, elbise gibi menkul malların vakfedilmesi durumunda bu mallardan fiziki varlıkları baki kalarak yararlanma söz konusu iken paradan ancak mülkten mülke geçmesi suretiyle yararlanılabilmektedir. Çivizâde ve Birgivi bu argümanları ileri sürerek paranın ebedilik vasfını taşımadığını ileri sürmüşlerdir. İbn Kemal ve Ebussuûd Efendi ise paraların mislinin daim olmasının fiziki varlıklarının baki olması anlamına geleceğini ifade ederek bu argümanları çürütmeye çalışmışlardır. Zira onlara göre paranın standardının piyasada tedavül etmesi aslının korunması anlamına gelmekte olup vakıf paralardan mülkten mülke intikal suretiyle faydalanılması ebedilik vasfına bir zarar vermemektedir.

Para vakfının meşruiyet tartışmaları içerisinde en az gündeme gelen mesele, vakıf paraların muamele-i şer‘iyye ile işletilmesidir. Nitekim para vakfına şiddetle karşı çıkan Çivizâde Mehmet Efendi, Kadıhan’ın fetvası mucebince, mu- amele-i şer‘iyye yapan kişinin haramdan kaçınmaya çalıştığı için sevap dahi kazanacağını ifade eder. Birgivi ise sadece bazı mütevellilerin fetva kitaplarında cevaz verilen muamele şekillerini bilmemeleri sebebiyle haram olan ribaya düştüklerini zikretmekle yetinir. Para vakfını meşru gören ulemanın ise bu argümanı pek dikkate almadığı, hatta cevap bile vermedikleri anlaşılmaktadır. Para vakfı tartışmalarında en az gündeme gelen meselenin muamele-i şer‘iyye olmasını, Osmanlı öncesi Hanefî otoritelerin bu uygulamayı tartışıp nihayetinde meşru kabul etmiş olmaları- na bağlamak mümkündür (Kaya vd., 2017, s. 53).

Nakit İşletme Yöntemleri

İslam hukuku kurullarını tatbik eden Osmanlı devletinde faizli alışverişler doğal olarak yasaktı. Bu sebeple para vakıflarının da sahip oldukları sermayeleri faiz ile işletmeleri mümkün değildi. Burada para vakıflarının önünde mudâ- rebe ve müşâreke gibi ortaklık yöntemleri olsa da bu yöntemler genelde uzun vadeli ve riskli olması bunun yanında sadece ticari faaliyette bulunan kesime hitap etmesi hasebiyle tercih edilmiyordu. İşte bu noktada Osmanlı uleması fıkıh mirasından hareketle kısa vadeli, risksiz ve her kesimin finansman ihtiyacına cevap verebilen, bunlara ilaveten faiz de içermeyen bir takım yöntemler geliştirmişlerdir. Bu yöntemler muamele-i şer‘iyye, istiğlâl ve ferâğ bi’l-istiğlâl olup aşağıda müstakil başlıklarda ele alınmıştır. Her ne kadar bu işlemlerde borç verilen paranın geri alınamaması gibi bir risk söz konusu olsa da bu işlemlerin rehin veya kefil alınmadan yapılmaması bu riski bertaraf etmektedir. Nitekim vakıf kuran kişilerin vakfettikleri paraları maddi değeri yüksek bir rehin, sağlam bir kefil veyahut bu teminat- lardan biri alınarak muamele-i şer‘iyye veya istiğlâl yollarıyla borç verilmesini vakfiyelerinde açıkça şart koştukları görülmektedir. Bunlara ilaveten borç verilen kişilerin güvenilir, borcuna sadık, iyi huylu olmalarına da dikkat edilme- sinin talep edildiği anlaşılmaktadır.* Bazı hayır sahiplerinin seyyahlara, denizcilere, iş-güç sahibi olmayanlara, hileli iş yaptığı bilinen kişilere borç verilmemesini özellikle tembih ettiği vakidir (Özcan, 2003, s. 300). Bütün bu hususların vakıf paralarının zayi olmasının önüne geçmek, böylece uzun yıllar faaliyetlerini aksatmadan yerine getirebilmesini temin etmek için ileri sürüldüğü açıktır.

Muamele-i şer‘iyye

Fıkıh literatüründe vadeli olarak satılan bir malın peşin ve daha düşük bir bedel karşılığında geri satın alınmasını ifade eden îne satışını (vadeli olarak satılan bir malın daha düşük ve peşin fiyattan geri satın alınması), Osmanlı fukahası muamele-i şer‘iyye şeklinde adlandırmaktadır. Muamele-i şer‘iyye, faizin haram ve büyük günah olarak kabul edildiği Müslüman bir toplumda insanların finansman ihtiyacını karşılarken faizden sakınmak gayesiyle geliştirilen şer‘i bir yöntemdir (hile-i şer‘iyye). Birden fazla yapılış şekli olan bu akdin en yaygın kullanılanı, borca ihtiyacı olan kişinin bir malını peşin bedelle satarak daha yüksek bir bedelle vadeli bir şekilde satın almasıdır (Kaya vd., s. 53-54). Bu yöntemi daha kolay anlaşılabilir hâle getirmek için şöyle bir örnek verilebilir: Borç paraya ihtiyacı olan Ahmet bir malını Mehmet’e 1000 TL karşılığında peşin olarak satar. Taraflar bedelleri teslim aldıktan sonra Ahmet aynı malı Mehmet’ten 1100 TL karşılığında bir yıl vadeli olarak geri satın alır. Bu işlem neticesinde Ahmet 1000 TL almış, bir yıl sonra ödemek üzere 1100 TL borçlanmıştır. Böylece Ahmet’in fazladan ödemek zorunda olduğu 100 TL faizden değil bilakis vadeli satış işleminden kaynaklanmış olmaktadır.

Bey‘ bi’l-istiğlâl

İstiğlal satışının daha iyi anlaşılabilmesi için bu akde kaynaklık etmiş olan bey‘ bi’l-vefâ akdini tanımlanmak gerek- mektedir. Vefâ satışı, bir malın bedeli iade edildiğinde geri alınmak üzere satılmasını konu edinen satıştır. Vefâ akdi,muamele-i şer‘iyye de olduğu üzere Müslüman halkın finansman ihtiyaçlarını faizsiz bir şekilde temin etmek, bunun yanında sermaye sahiplerinin de verdikleri borç para karşılığında faizsiz bir kazanç elde etmelerini sağlamak maksadıyla 5. yüzyılda Hanefî fıkıhçılar tarafından geliştirilmiştir (Bayındır, TDV, 1992). İstiğlâl ise kişinin geri kiralamak maksadıyla bir malını vefâ akdi ile satması demektir. Bir başka ifadeyle kişinin bedelini iade ettiğinde geri almak üzere sattığı malını, geri alıncaya kadarki sürede kiralamasını ifade eden akde istiğlâl denir.

Bir malı vefâ akdi vasıtasıyla alan kişi ya bunu bizzat kullanma ya da bir başkasına kiraya vererek gelir elde etme hakkına sahip olmaktadır. Kiraya verme söz konusu olduğunda bu kişi genelde malı satan kimse olmaktadır ki bu işleme istiğlâl denmektedir. Bu akit neticesinde bir taraf kira geliri elde ederken diğer taraf da ihtiyaç duyduğu parayı faizsiz bir şekilde temin etmektedir. Konuyla ilgili şer‘iyye sicillerinde yer alan bir örnekte bu işlemin nasıl yapıldığı anlatılmaktadır. Belgeye göre iki kişi sahip oldukları mumhanelerini, bir vakfın mütevellisine 13.000 akçe karşılığında istiğlâl usulüyle satmışlar, bedeli aldıktan sonra mumhaneyi mütevelliye teslim etmişler. Akabinde şahitler huzurunda mumhaneyi boşaltıp 7 aylığına 1.500 akçe bedel karşılığında mütevelliden kiralamışlar. Böylece mumhane sahipleri satım bedeli olan 13.000 akçeyi vakfa geri ödeyinceye kadar geçimlerini temin ettikleri anlaşılan mumhaneye kiracı olmak suretiyle hem ekmek kapılarından olmamışlardır hem de ihtiyaç duydukları finansmanı elde etmişler. Vakıf da bu işlem neticesinde 1500 akçe kira gelirine sahip olmuştur (Hasköy Mahkemesi 5 Numaralı Defter, vr. 116-1).

Ferâğ bi’l-istiğlâl

Kişinin bir gayrimenkul üzerindeki tasarruf hakkını bir başkasına devretmesine ferâğ denir. Ferâğ işleminin istiğlâlşeklinde yapılmasına ise ferâğ bi’l-istiğlâl denmektedir. Bir başka ifadeyle kişinin bir gayrimenkuldeki tasarruf hakkını tekrar kiralamak üzere geçici olarak satmasıdır. Bu akdi şöyle bir örnek üzerinde açıklamak mümkündür: 1000 TL finansmana ihtiyaç duyan A şahsı, bir gayrimenkul üzerindeki tasarruf hakkını 1000 TL peşin bedel karşılığında B vakfına devreder. Bunun akabinde de bir yıllığına 100 TL bedelle bu tasarruf hakkını kiralar. Bir yıl sonunda A şahsı vakfa hem tasarruf hakkının satımından doğan 1000 TL’yi hem de tasarruf hakkının kiralanmasından doğan 100 TL’yi B vakfına öder ve tasarruf hakkını vakıftan geri alır. Böylece A şahsı tasarruf hakkını kaybetmeden ihtiyaç duyduğu parayı temin etmiş olur hem de vakıf bu işlem sonucunda faize bulaşmadan gelir elde etmiş olur

Benzer Yazılar

Görüşlerinizi Paylaşabilirsiniz