Anasayfa Araştırma İslam, Kapitalizm ve Osmanlılar

İslam, Kapitalizm ve Osmanlılar

by

Ekonomilerin en temel sorunu, fiyat oluşumunun nasıl gerçekleştiğidir. İki ideal durum olarak, eğer fiyatlar siyasi otoritenin (kabile şefi, emir, halife, çar, sultan…) kapsamlı müdahalesi ile oluşuyorsa kumanda ekonomisi, böyle bir müdahale olmadan oluşuyorsa piyasa ekonomisi söz konusudur. Fakat hemen birincisine sosyalizm, ikincisine de kapitalizm yaftasını takmak yanıltıcıdır.

Kapitalizmin “serbest piyasa ekonomisi” ile örtüşmesi kısmi ve istisnaidir. Sınırsız sermaye birikimi peşinde koşanlar, “riske soktukları sermayelerini” rekabetçi piyasanın kaprislerine terk etmek istemezler. Bu bakımdan, kapitalizm(ler) de, en az imparatorluk ekonomileri kadar, piyasaya müdahale eden sistemlerdir.

Bizans ve Osmanlı gibi imparatorluklar, İnalcık’ın tabiriyle, fukaraperver ekonomilere sahiptiler. Türkçesi: Fiyatlara, geniş halk yığınları lehine müdahale ediyordular. Kapitalizm de bir müdahale sistemidir: Fiyatlara, sermaye birikimi peşinde koşan kapitalist azınlık lehine müdahale eder.

Braudel’in keskin aforizmasıyla: “Kapitalizm, örgütlü siyasi güç (devlet) ile konsantre sermaye gücü (kapitalist sınıf) arasında, halk aleyhine bir suç ortaklığıdır.”

Niyetimiz kapitalizmi ve kapitalistleri her bakımdan kötülemek ve kapitalizm öncesi sistemleri bütün yönleriyle yüceltmek değil. İyi niyetli bile olsalar, kumanda ekonomileri de çoğu zaman verimsiz ve adaletsiz oluyorlar.

Evet, Medine Pazarı düzenlemesinden hareketle, Müslüman bir toplumun iktisat düzenini, müdahaleden mümkün olduğunca uzak bir “serbest piyasa sistemi” olarak tanımlayabiliriz. Hz. Peygamber’in narh konulması teklifini “Fiyatları belirleyen Allah’tır” diyerek geri çevirmesini, hiçbir beşerî örgütün -savaş veya kıtlık gibi zorlayıcı bir durum söz konusu olmadıkça- fiyat tespit hakkına (ve gücüne) sahip olmadığı tarzında yorumlayabiliriz.

Medine Pazarı düzenlemesinden hareketle, Müslüman bir toplumun iktisat düzenini, müdahaleden mümkün olduğunca uzak bir “serbest piyasa sistemi” olarak tanımlayabiliriz. Hz. Peygamber’in narh konulması teklifini “Fiyatları belirleyen Allah’tır” diyerek geri çevirmesini, hiçbir beşerî örgütün -savaş veya kıtlık gibi zorlayıcı bir durum söz konusu olmadıkça- fiyat tespit hakkına (ve gücüne) sahip olmadığı tarzında yorumlayabiliriz.

Mesela, âlim bir muhtesip (piyasa denetçisi) olanİbn Teymiye, normal (yani spekülasyondan uzak) piyasalarda resmî fiyat tespitinin doğru olmadığını söylemektedir. “Normal bir piyasada tüccar ve zanaatkârlar müşteriden maliyet fiyatlarını ve ilaveten risklerinin karşılığı olan bir fazla değeri talep ederler. Daha spekülatif bir piyasa durumunda ise, piyasaya iştirak edenlerin öznel değerlendirmeleri önemli bir rol oynar. Merkezî otoritelerin (kıtlık ve benzeri durumlarda) zaman zaman vuku bulan müdahalesi ahalinin temel ihtiyaçlarının giderilmesi için faydalı olabilir. Ancak, loncalar veya resmî otoriteler tarafından genel fiyat tespiti, hem verimsiz hem de etkisiz olması hasebiyle doğru değildir.

Meselenin iki yönü var:

  • 1. Devlet piyasaya ne ölçüde ve nasıl müdahil olsun? (Ya da hiç olmasın!)
  • 2. Piyasanın içindeki bireyler nasıl davransın? Tek amaç ve endişeleri kâr maksimizasyonu mu olsun? Yoksa ana gayeleri toplumun diğer üyelerinin ihtiyaçlarını karşılamak mı olsun?

İkincisi olacaksa ekonomik öznelerin sermaye birikimi ve zenginleşme peşinde koşmaları arzuya şayan değildir. Ulemanın bir kısmı bu meseleyi şükür/sabır ekseninde müzakere etmişlerdir. İdeal Müslüman, zenginleşip varlığının şükrünü eda eden midir? Yoksa yoksulluğu tercih edip yokluğa sabreden mi?

Şükür mü, sabır mı? Hangisi üstün?

Çeyrek yüzyıl önce, MÜSİAD’ın ilk kuruluş yıllarında “İş Hayatında İslam İnsanı” tarzında bir arayış vardı. Bu başlıkla yayınlanan bir kitaba “Adam zengin olur mu?” başlıklı denememle katkıda bulunmaya çalışmış, şu sorunun cevabını aramıştım: Acaba, bir serbest girişim, serbest rekabet ekonomisi öngören İslam, Müslümanların zenginleşme, servet edinme ve biriktirme arzularını nasıl karşılamakta, daha doğrusu hangi şartlar altında bir “salih amel” olarak görmektedir? Bu soru günlük hayatta karşımıza şu şekilde çıkmaktadır:

Acaba yoksulluğa sabretmek mi daha hayırlıdır, yoksa zenginliğe şükretmek mi? Sabır mı üstündür, şükür mü? Yoksa bunlar birbirinden ayrılması imkânsız iki fiil midir? Hz. Ömer(ra), “Sabırla şükür iki deve farz edilse, hangisine binsem aldırmazdım” buyuruyor. Haklı mı?

  • İbn Kayyım el-Cevziyye, sabrın daha faziletli ve üstün olduğunu savunanların delillerini şöyle sıralar: Kur’an-ı Kerîm’in doksana yakın yerinde sabır zikredilmiştir. Hz. Peygamber, “Yemek yediren ve şükreden, oruç tutup sabreden gibidir” buyurmuştur. Burada şükreden, sabredene benzetilip övülmüştür. Kendisine benzetilenin mertebesi, benzeyenin mertebesinden daha yüksektir. Allah Teala şükredenler için “And olsun, eğer şükrederseniz elbette size nimetimi arttırırım” (İbrahim/7) buyurduğu halde, sabredenlerin mükâfatının hesapsız olduğunu haber vermektedir: “Ancak sabredenlere mükâfatları hesapsız verilecektir.” (Zümer/10)

Şükrün daha faziletli ve üstün olduğunu savunanlar ise, sabrı yüceltenlerin vesileyi gaye hâline getirdiklerini söyleyerek şükrün tam hakkını vermediklerini ileri sürmüşlerdir. Allah Teala, mahlukatından talep ettiği şükr’ü kendi zikr’ine yakın kılarak bunların her ikisini de mahlukatından istemiştir. Sabır, bunlara giden bir yoldur; bunların hizmetçisi ve yardımcısıdır. Nitekim Allah Teala, “Siz beni zikredin ki, Ben de sizi anayım. Bana şükredin, nankörlük etmeyin” buyurmuştur. (Bakara/152)

Sabır ve şükür lehindeki bütün delilleri bir bir sıralayan İbn Kayyım el-Cevziyye, sonuçta Hz. Ömer’in konumuna dönmekte ve “Sabır ile şükürden her biri diğerinin hakikatına girer” demektedir. “Şükür, Allah’a taat ve ibadet etmek, O’na isyan etmemektir. Sabır bunların aslıdır. Taat ve ibadeti edâ ederken çekilen meşakkatlara sabretmek ve günahlardan uzaklaşmaya sabretmek şükrün ta kendisidir. Sabır emredilince, sabretmek şükürdür. Şükür sabırdan ayrıldığı zaman, şükrün şükür olması batıl olur. Sabır şükürden ayrıldığı zaman, sabrın sabır olması da bâtıl olur.” (İbn Kayyım el-Cevziyye: Sabredenler ve Şükredenler, İstanbul: İnsan, 1989.)

Gelecek korkusu ve ilahlaşma eğilimi

Pratik hayatta şükür daha çok zenginlikle (nimetlerin çokluğu), sabır ise yoksullukla (nimetlerin azlığı) ilintilidir. Gelecek ay irdeleyeceğimiz gibi, asıl mesele azlık değil, “yetersizlik”tir. Modern bir ekonomide ise, yetersizlik doğal bir durum değil, inşa edilmiş bir çıkmaz sokaktır!

Varlığa şükretmek, yokluğa sabretmek! Müslüman ahalinin bu ikisini nazari olarak aynı düzeyde tuttuğunu; Müslümanların kavillerinde yoksulluğa, fiillerindeyse zenginliğe mütemayil olduklarını söylemenin tarihî (ve fıtrî?) gerçeğe daha yakın olduğunu düşünüyorum. Müslüman olsun olmasın, insanlar umumiyetle ihtiyaç duyduklarından daha fazla maddi varlığa sahip olmak isterler.

İmam-ı Gazali’ye göre bunun birinci sebebi gelecek korkusudur: “Korkan insan, kötümser olur. Dolayısıyla, mevcut ihtiyaçlarını karşıladığı anda bile, uzun hesaplar (tûl-i emel) yapar. Hatırına, ihtiyacına yeten malın telef olabileceği ve başkasına muhtaç duruma düşebileceği gelir. Bir kere bu hatırına gelince de gönlüne korku dolar ve korkunun verdiği rahatsızlığı, herhangi bir afet hâlinde başvurabileceği başka bir malının da olduğunu bilmekten ileri gelen bir güvenlik duygusundan başka şey dindiremez olur. Artık o, geleceği için beslediği korkudan ve hayata olan sevgisinden dolayı, habire uzun bir ömrü, hücum eden ihtiyaçları, malların afetlere maruz kalma ihtimalini hesap edip durur. Netice olarak da bu hâl, onu korkusunun tek çaresi olarak gördüğü, ihtiyaçtan fazla mal toplamaya iter. Gazali’ye göre bu öyle bir korkudur ki, belirli hiçbir mal miktarı onu dindiremez. Böylelerinin durabileceği son nokta, dünyadaki her şeye sahip olmalarıdır.

Servet peşinde koşmanın ikinci ve daha kuvvetli saiki, insanoğlunun rububiyet eğilimidir.

Servet peşinde koşmanın ikinci ve daha kuvvetli saiki, insanoğlunun rububiyet eğilimidir. Gazali’ye göre, mayasındaki rabbani özellik icabı insan ruhu rububiyeti sever. Rububiyetin anlamı, kemalde eşsiz ve varlıkta tek ve rakipsiz olmaktır. İnsan, kâmil olmayı, ötesi olmayan bir amaç, kendi içinde bir amaç olarak arzular. Ancak, varlıkta tekleşerek kemale erme imkânı olmayınca, bu sefer diğer bütün varlıklara hükmetme yoluyla kemale erme ihtiyacını tatmin etmek ister.

İnsanlar üzerinde hâkimiyet, onların ruhlarını ve gönüllerini kendine ram etmekle mümkün olur. Gönüllerin ram olması ancak sevgiyle, sevgi ise ancak sevilende bir kemale inanılmasıyla mümkün olur. Böyle bir kemal yoksa, o zaman insanoğlu bunu mal çokluğu ile dengelemek ister. “Mal vasıtasıyla insan, köleleri mülkiyetine geçirmeye, hür insanları da köleleştirmeye; gönüllerini kendine bağlayamasa bile, bedenlerinde ve şahsiyetlerinde tasarrufta bulunabilmek için, gerekirse zor ve galebe yoluyla onlara baş eğdirmeye çalışır.” (Sabri Orman: Gazali’nin İktisat Felsefesi, İstanbul: İnsan, 1984, s. 161-5.)

  • İbn Haldun’a göre, şayet insanın kazancı zaruret ve ihtiyaç kadar olursa, o kişi için bir geçim olur. Bu miktardan fazla olursa, o vakit de bir servet ve sermaye (müterâkim mal) olur. Söz konusu hasılatın ve biriktirilmiş malın menfaati şayet belli bir insana ait olup çıkarlarında ve ihtiyaçlarında harcamak suretiyle bunun semeresi onun için husule gelirse, buna rızk denir. İnsanın çabası ve gücü ile hasıl olan bir malı, o insan fiilen faydalanmaksızın, bir kimse ondan alarak mülkiyeti altında bulundurursa, bu takdirde o, kesb adını alır. (İbn Haldun: Mukaddime, İstanbul: Dergâh, 1983, s. 900.) İbn Haldun, şahsi serveti umumiyetle şüpheli görür ve servetin kaynakları arasında neredeyse hiçbir verimli ve rasyonel kaynağı saymaz. “Ona göre, büyük kişisel servetleri çalışmakla, iktisadi sebeplerle açıklamak mümkün değildir. Aksine, saydığı servet edinme yollarının hemen tamamı iktisat dışı ve ahlaki yönden de oldukça lekeli kaynaklara dayanmaktadır.” (İbrahim Erol Kozak: İbn Haldun’a Göre İnsan, Toplum ve İktisat, İstanbul: Pınar, 1984, s. 186.)

Müslüman düşünürler, bir yandan servet elde etme arayışının, şükür kapısı açık tutulmak şartıyla, meşru olduğunu belirtirken diğer yandan, meşru servet biriktirmenin zorluğuna işaret etmektedirler. Acaba zenginleşme arayışı, gerek devletin gerekse halkın zenginleşmeye bakışları Osmanlı döneminde nasıl oldu?

Osmanlı iktisat zihniyeti

Osmanlı, bir İslam “devleti” idi. Kurucuları İslam dinini bir inanç ve siyasi ideoloji olarak benimsemiştiler. Ekonomisi de bugünkü ifadeyle bir “özel sektör ekonomisi” görünümündeydi. Üretim ve ticaret faaliyetlerinin yanı sıra; yol, köprü, baraj gibi altyapı hizmetleri bile özel kişi veya kurumlar (çoğunlukla vakıflar) tarafından yapılıyordu. Buna rağmen, bir nevi anti-kapitalist yarı-piyasa ekonomisiydi söz konusu olan.

Kapitalistleşme yolundaki (Batı) Avrupa’dan en önemli farkı, üretimde verimlilikten ziyade kaliteye ve ihtiyaç tatminine önem verilmesiydi. Kâr hadleri üzerinde umumi bir baskı vardı. Bu durum, sermaye-biriktirici bir kapitalist zümrenin ortaya çıkmasını önlüyor, ama aynı zamanda iktisadi faaliyetlerin cazibesini azaltıyordu.

Osmanlı iktisat sisteminin üç temel unsura dayandığını belirten Mehmet Genç, bunları şöyle sıralamaktadır:İaşe, fiskalizm ve gelenekçilik.

İaşe ilkesi iktisadi faaliyete tüketici açısından bakan görüşün dayandığı ilkedir. Buna göre, iktisadi faaliyetin amacı, insanların ihtiyacını karşılamaktır. Binaenaleyh, üretilen mal ve hizmetlerin mümkün olduğu kadar bol, kaliteli ve ucuz olması, yani piyasada mal arzının mümkün olan en yüksek düzeyde tutulması hedeftir.

Bu ilkeyi geçerli kılabilmek üzere, Osmanlı devleti ekonomide mal arzını bollaştırmak, kalitesini yükseltmek ve fiyatını düşük tutmak için üretim ve ticaret üzerinde sıkı şekilde yürütülen bir müdahaleciliği benimsemişti. O devir Avrupa’sının yükselen trendi olan, ithalatı caydırıp ihracatı özendiren Merkantilist politikaların aksine, iaşe ilkesine dayanan iktisadi politika için ihracat, üretim faaliyetinin hedefi olamazdı. İthalat ise mümkün olduğu kadar serbest olmalıydı; çünkü mal arzını bollaştırıyordu!

Dış ticarette “ihracatı zorlaştırıcı ve kısıtlayıcı, ithalatı ise kolaylaştırıcı ve teşvik edici” Osmanlı politikası tam bir korumacılık-karşıtı politikaydı ve geleceğin laissez-faire teorisyenlerine parmak ısırtacak nitelikteydi. (Osmanlı İmparatorluğunda Devlet ve Ekonomi, İstanbul: Ötüken, 2013, s. 39-63.)

Genç’e göre, ikinci ilke gelenekçilik idi. Gelenekçilik, sosyal ve iktisadî ilişkilerde yavaş yavaş oluşan dengeleri, eğilimleri mümkün olduğu ölçüde muhafaza etme, değişme eğilimlerini engelleme ve herhangi bir değişme ortaya çıktığı takdirde, tekrar eski dengeye dönmek üzere değişmeyi ortadan kaldırma irâdesini hâkim kılmaktı. Bu hususta korunacak ilk denge, üretim ile tüketim arasındaki dengeydi. Tüketimi arttıracak nitelikteki her değişme eğilimi bertaraf ediliyordu.

Sabri Ülgener’e göre, 15. ve 16. asırlarda, İran içlerinden güneydoğu ve orta Anadolu’nun kervan yollarına kadar uzanan geniş bir saha üstünde ve hem de en ileri anlamda bir “ticaret kapitalizmi” mevcut iken, bu kapitalizmin üretimi kamçılayamaması ve (Avrupa’dakine benzer) bir sanayi kapitalizmine dönüşememesi başlıca iki sebepten kaynaklanıyordu:

1. Rantabilitede geri kalış; 2. Sermaye ortaklığında ve teşkilatında gerileyiş. (İktisadî Çözülmenin Ahlâk ve Zihniyet Dünyası, İstanbul: Dergâh, 1981, s.133-43.) Şerif Mardin de bu görüşü paylaşmakta ve “Osmanlı devlet adamlarının uzun zaman yapamadıkları fikrî atlama, harbe dayanan bir iktisadiyat anlayışından vazgeçip, verimlilik esasına dayanan yeni bir iktisadi anlayışa geçmemiş olmalarıdır” demektedir. (Makaleler II, İstanbul: İletişim, 1990, s.45.) Her iki düşünür de dolayısıyla gelenekçilik kavramının Osmanlı sistemindeki ağırlığını dile getirmiş olmaktadırlar.

Osmanlı iktisat düzeninin üçüncü ilkesi fiskalizm idi: Devlet hazinesinin gelirlerini azamiye çıkarmak, giderlerini ise asgariye indirmek. Fakat giderlerin hızlandığı, ekonomideyse teknolojik yenilenmelerin (dolayısıyla verimlilik artışının) olmadığı dönemlerde, artan giderleri daha yüksek vergilerle dengelemek ortaya büyük meseleler çıkarıyordu.

İaşe ve gelenekçilik ilkelerinden ötürü parasal ilişkiler, yani ticaret ve mübadele alanı sınırlıydı. Bu sınırlar gevşetilip parasal çatkının güçlenmesine imkân verildikçe, “toplum içinde ticaret ile uğraşanlar güçlenecek, büyüyecek ve zenginleşecekti. Böyle bir zümrenin doğması, sosyal/siyasal dengeyi sarsabileceği için arzuya şayan değildi.” Bu tavır kendini en iyi narh uygulamasında gösteriyordu: Faiz hadlerinin yüzde 15-25 arasında seyrettiği bir ekonomide, esnaf ve tüccara normal kâr haddi olarak en fazla yüzde 5-15 arası bir marj tanınıyor, daha yüksek kâr arayışları şiddetle cezalandırılıyordu. (Genç, s.47.)

Halil İnalcık’ın belirttiğine göre, tıpkı Memlükler gibi, Osmanlılar da şehirlerde geleneksel lonca yapısını muhafaza etmeye çalışıyorlardı.

  • “Bu tutucu siyaset herhangi bir yeniliğin toplumu kargaşa ve anarşiye sürükleyeceği ve bunun sonucunda devlet hazinesinin gelir kaybına uğrayacağı fikrinden kaynaklanıyordu. İdari ve askerî endişeler fiyatlarda ve malların kalitesinde istikrar gerektiriyordu. Bu muhafazakâr siyaset, ıslahatçı Osmanlı devlet adamlarının Avrupa’nın liberal fikirlerine kucak açtıkları 19. yüzyıla kadar devam etti. Yakın Doğu ekonomisinin lonca sisteminin sınırlamalarından kurtulmasını önleyen ve güçlü bir Osmanlı burjuvazisinin meydana gelmesini engelleyen, işte bu muhafazakârlıktı.” (The Ottoman Empire, London: Wiedenfield and Nicholson, 1973, s.155.)

Osmanlı’da bunlar yaşanırken, (Batı) Avrupa’da kâğıt para simyacılığının sürüklediği kapitalist ekonomi, önce feodal yapıyı parçalıyor; sonra dünyanın diğer bütün bölgelerini kendisine “eklemleyecek” politikalar tasarlıyordu. Hikâyemiz devam edecek.

 

Kaynak: gzt

Benzer Yazılar

Görüşlerinizi Paylaşabilirsiniz