Anasayfa Araştırma Serbest Ticaret Emperyalizmi

Serbest Ticaret Emperyalizmi

by
Mustafa Özel

Bu dönemki “Siyaset ve Ekonomiyi Anlamak” dersimin final sorularından biri şuydu: “Yirminci yüzyılın ikinci yarısında ABD, klasik liberal iktisatın en iyi takipçisi sayılıyordu. Fakat bugünlerde ABD yönetiminin katı merkantilist politikalar uyguladığı söyleniyor. Ulusal zenginleşme (ekonomik gelişme) bağlamında bu iki argümanı karşılaştırınız!”

Dünyanın en büyük ekonomisine sahip bir ülke, çeyrek yüzyıl içinde liberalizmden merkantilizme nasıl savrulabilirdi? Hangi görüntü gerçek, hangisi sahteydi?

Amitav Gosh’un İbis Üçlemesi ile “ses verdiği” hakikat, ruhu merkantilist iken, bir ülkenin liberal gözükebileceğidir. Bu hakikat kavranamazsa emperyalizm ile serbest ticaretin bir yazının başlığında nasıl bir araya gelebildiği de anlaşılamaz.

Liberalizm sempatik, merkantilizm itici bir kavramdır. Birincisi serbestliği ve (yarışırken) birlikte zenginleşmeyi çağrıştırırken, ikincisi “Sen kaybet ki ben kazanayım!” görüşünü yansıtır. Merkantilistlere göre, zenginlik para (altın ve gümüş) demektir, başlıca yolu da lehte bir dış ticaret dengesidir.

Amitav Gosh’un İbis Üçlemesi ile “ses verdiği” hakikat, ruhu merkantilist iken, bir ülkenin liberal gözükebileceğidir. Bu hakikat kavranamazsa emperyalizm ile serbest ticaretin bir yazının başlığında nasıl bir araya gelebildiği de anlaşılamaz.

 

Bütün ülkeler beraberce fazla veremezler, birinin kazancı diğerinin kaybı olmak zorundadır. Onun için devlet, girişimci kapitalistlere bu amansız savaşta arka çıkmalı, ihracatı teşvik edip ithalatı caydırmalıdır

Ayrıca taşımacılık, sigorta ve hatta yeri geldiğinde sömürgecilik faaliyetleriyle, şirketlerinin kazancını sağlam kazığa bağlamalıdır. Şirketler kazansın ki, devlet payidar olabilsin! Liberallere göreyse zenginliğin ana kaynağı ticaret değil üretimdir.

Ülkeler arasındaki zenginlik (gelişmişlik) farkı, ülke insanlarının emeğinin üretkenlik derecesiyle ilintilidir. İş bölümü uzmanlaşmayı ilerletir, uzmanlaşma da emeği daha üretken kılar.

Ayrıca, uluslararası iş bölümü sayesinde dünyanın zenginliğini de artırır ve ticaret yoluyla bu artışı paylaşırız. Dış ticaret bir savaş değildir, alışverişin iki ucu da bu ilişkiden kazançlı çıkabilir. İmdi, aklı ve vicdanı olan herkes, kâğıt üzerinde liberaldir.

Fakat uygulamada liberalizm “güçlülerin ideolojisi” olagelmiştir. İstisnasız bütün uluslar iktisaden yükselmeye uğraştıklarında merkantilist, iyice güçlendikten sonra liberal, çöküşe geçtiklerinde ise tekrar merkantilist olurlar.

Birinci ve üçüncü aşamada, merkantilist oldukları için kazanırlar. Orta aşamada ise liberal oldukları için değil, güçlü oldukları için kazanırlar! Emperyalizm bu yüzden iki yüzlüdür: bazen liberal bazen merkantilist. İngilizlerin büyük marifeti, bu iki yüzü çoğu zaman birleştirebilmiş, böylece ikiyüzlü olmaktan kurtulmuş (?) olmalarıdır.

Mesela, 20. yüzyıl başlarında, Britanya İmparatorluğu yeryüzünün beşte birini kaplıyor ve sayısız inanç ve etnik gruptan 400 milyon kişiyi yönetiyordu. Yüz ölçümü 3,2 milyon milkareye ulaşan 60 bağlı devletleri (dependencies) vardı ve 2 milyon milkareli British India’da 320 milyon tebaa yaşıyordu. Ayrıca, üzerinde sadece 24 milyon insanın yaşadığı 5 geniş dominyon tam 7,6 milyon milkare tutuyordu. İngiltere böyle devasa bir üretim, ticaret, finans ve askerî güç sisteminin “cömert despotu” idi.

Earl of Carnarvon 1878 yılında emperyalizm kavramını “büyük bir İngilizce-konuşan toplulukta bütünleşen, hâkimane yasaları, adil yönetimi ve düzenli bir finans yapısı olan” bir sistem olarak tanımlıyordu. “En sıradan insanın en güçlüden baskı görmediği, din ve ahlakın ışığının en karanlık yörelere sızdığı bir sistem” (Robert Johnson: British Imperialism, Palgrave, 2003, s. 1-3).

İsa serbest ticarettir, serbest ticaret İsa’dır!

Din ve ahlakın ışığının en karanlık yörelere sızıp sızmadığını bilmiyorum; bildiğim, yoğunlaşan sermayenin 19. yüzyılın ortalarında Britanya İmparatorluğu’nun sınırlarına sığamaz hâle geldiğiydi. Dinle beraber, sermayenin de yeni alanlara sızması gerekiyordu ve en kazançlı bölge Çin’di. Merkantilist anlayışa uygun olarak, mümkün olan en düşük maliyetle üretilen ürünler, olabildiğince yüksek bedellerle bu ülkeye satılabilmeliydi. Ve ideal ürün afyondu.

Haşhaş Denizi’nin başına gelmedik bela kalmayan tecrübesiz racası Nîl, çok masum bir soru soruyordu muhteris İngiliz kapitalist Burnham’a: Çin’e afyondan daha değerli şeyler satamaz mıyız? Burnham ümitsizdi: “Keşke öyle olsaydı. Bizden istedikleri hiçbir şey yok.Bizim hiçbir ürün ve mamülümüze ihtiyaçlarının olmadığını koymuşlar kafalarına. Fakat biz onların çayı ve ipeği olmadan yapamayız. Afyon olmasa Britanya ve kolonilerinden çıkacak gümüş miktarını karşılamak imkânsız olur.”

Vaziyet bu kadar açık iken, İngilizler çıkar için değil, “ilkeler uğruna” mücadele ettiklerini dile getirmekten bir an için olsun geri durmuyorlardı: “Bay Burnham, yani siz Britanya İmparatorluğu’nun Çin’i afyon almaya zorlamak için savaşa gireceğini mi söylüyorsunuz?” “Siz benim ne demek istediğimi yanlış anlamışsınız Raca Nîl.Savaş çıkacaksa afyon için çıkmayacak. Bir prensip için olacak: özgürlük için. Ticaret özgürlüğü için ve Çin halkının özgürlüğü için. Serbest ticaret insana Tanrı’nın bahşettiği bir haktır ve bu prensip, her türlü ticari mal gibi, afyon için de geçerlidir. Belki daha da çok geçerlidir, çünkü bunun yokluğunda, milyonlarca yerli insan Britanya’nın etkisinin süregelen avantajlarından mahrum kalacaktır.”

Hindistan’daki Britanya hâkimiyeti afyon olmadan sürdürülemezdi.

Hakikat şuydu oysa: Hindistan’daki Britanya hâkimiyeti afyon olmadan sürdürülemezdi. Bay Burnham, taş kafalı racaya ateş püskürüyordu: “Bazı yıllar Doğu Hindistan Şirketi’nin afyondan yıllık kârı nerdeyse ABD’nin toplam vergi geliri kadardır. Böyle bir servet kaynağı olmasa böyle fakir bir memlekette Britanya hâkimiyetinin mümkün olabileceğini mi sanıyorsunuz?

Ve Britanya hâkimiyetinin Hindistan’a sağladığı faydaları düşünürsek bundan, afyonun bu memleket için en büyük nimet olduğu çıkmaz mı? Ve bundan da, bu faydaları başkalarına sağlamanın bize Tanrı tarafından verilmiş bir görev olduğu çıkmaz mı?”

“Bay Burnham, afyon işine Tanrı’yı karıştırmak sizi rahatsız etmiyor mu?” “Kesinlikle hayır! Yurttaşlarımdan biri bu meseleyi gayet basit bir şekilde dile getirmiş: ‘İsa serbest ticarettir ve serbest ticaret İsa’dır.’ Bundan daha doğru bir söz, inanıyorum ki yoktur.

Eğer Tanrı’nın isteği, afyonun Çin’i onun öğretilerine açmak için bir araç olarak kullanılmasıysa varsın öyle olsun.” Bu roman’tik konuşmalara biraz “bilimsellik” kazandıralım.

İngiltere’nin 19. yüzyıldaki yayılımını sadece resmî imparatorluk yoluyla izah etmenin, buz dağının sadece suyun üzerindeki kısmını görmek olacağını belirten iki iktisat tarihçisi, gayr-ı resmî imparatorluğun birçok noktada daha önemli olduğuna işaret ediyorlar. Resmî imparatorluk liberallik kisvesine bürünürken, “Bu sözüm ona laissez-faire dönem Hindistan’ı, iktisadi bir sömürge olarak, en iyi merkantilist tarzda yoğun gelişmeye tabi kılındı.”

İngiliz Sanayi Devrimi hız kazandıkça, yeni pazarlar ve yeni (ham madde) tedarik kaynakları edinmek zorundaydı, bu sürece eşlik eden emperyalist eylem, şartlar neyi gerektiriyorsa onu yapıyordu. “Viktorya çağının ortalarında, Hindistan’ı geliştirmek için resmî imparatorluğun merkantilist teknikleri kullanılırken, aynı maksatla Latin Amerika’da serbest ticarete dayalı teknikler kullanılıyordu” (J. Gallagher ve R. E. Robinson: “The Imperialism of Free Trade, 1815- 1914,” Economic History Review, VI, 1953, s. 1-15).

Emperyalizme kurban olsun demokrasi!

Sermaye rejimi azami esneklik gerektirir. Din de liberalizm de amaç değil, sermaye birikimi uğruna kullanılan iki araçtır. Kölelik de! Bu kurum Batı dünyasında manevi yahut fikrî bir aydınlanma sonucunda kaldırılmadı.

Ne zaman ki köle emeği, işçi emeğine kıyasla daha az verimli, dolayısıyla daha maliyetli oldu, köleliği sürdürmenin anlamı kalmadı. Fakat Batı-dışı dünyada devam etmesinde bir zararı yoktu.

Zavallı Kaptan Reid’in anlamakta zorlandığı husus da buydu, patronu Burnham’in köleliği gerçek özgürlük saymasını havsalasına sığdıramıyordu: “Kölelik özgürlükse ben onu tatmadığıma memnunum efendim.”

“Ah yapma yahu! Işıldayan şehre doğru yürüyüş hiçbir zaman zahmetsiz olmaz. İsrailoğulları çölde cefa çekmedi mi? Tanrı bir kapıyı kapayınca başka birini açar. Özgürlük kapısı (Batı’da) Afrikalılara kapanınca, Tanrımız o kapıyı ona daha da muhtaç bir kabileye açtı, Asyalılara.”

Üçlemeye adını veren gemi İbis, afyon olmadığı zaman köle taşıyacak, boş durmayacaktı. Hatırlatmakta yarar var: Doğu Hindistan’da afyon sadece İngilizlerin tekelindeydi ve tümüyle Doğu Hindistan Şirketi’nin denetiminde üretilir ve paketlenirdi.

Yıldan yıla, İngiliz ve Amerikalı tüccar Çin yasalarından kurtulmada giderek ustalaştıkça afyon pazarı büyüdü.

Yıldan yıla, İngiliz ve Amerikalı tüccar Çin yasalarından kurtulmada giderek ustalaştıkça afyon pazarı büyüdü. Çin yönetimi iki türlü baskı altındaydı: Hem uyuşturucu müptelası bir gençlik yetişiyor hem de Çin’den dışarıya afyon karşılığında, başta çay ve ipek olmak üzere muazzam miktarda mal ve ayrıca gümüş çıkıyordu. Yönetim bu yüzden afyon ticaretine sıkı denetim getirdi.

Çinliler, Kanton’da yabancıları (Fanki-şeytanları) şehir duvarlarının dışında, yabancı “fabrikalarda” tıkılı tutarlardı. Hiçbir Fanki daracık sahil şeridinden çıkamaz, şehrin kapısından içeri giremezdi Çin yönetimi “serbest ticareti” zora sokunca, İngiliz tüccar savaş haberleri yaymaya başladı. Küffar, ancak zora boyun eğerdi. Mandarinler, Çin’e afyon girişine son vermek için, Kanton’daki afyon tüccarını sınır dışı ediyordu. Onların bu şekilde davranmasına izin verilemezdi!

“Afyon ticaretine son vermek yıkıcı bir şey olur. Sadece bizim için değil, bütün Hindistan için de.” Başka bir kaptan söze karışarak, asıl meselenin “Çinli herifin, afyonun tadını almadan önceki günlere geri dönebileceğini sanması” olduğunu söyler. “Ama geri dönüş yok!” Acemilerin tepkisi şuydu: Geri dönmek mi? Çin’in afyon merakı antik çağa kadar uzanmıyor mu?

Çinlilerin hep afyonkeş olduğu sanılıyordu, oysa keşlik emperyalizmin icadıydı. “Antik çağ mı? Yahu, ben Kanton’a ilk defa gittiğimde, oraya giren afyon sadece bir gıdımdı. Herifleri afyona başlatmak hiç kolay olmadı. Sezar’ın hakkını Sezar’a vereceksek eğer, İngiliz ve Amerikan tüccarının azmi olmasaydı afyon sevdası çok sınırlı kalırdı.”

Fakat afyon yandaşlarının hakkını da teslim etmek lazım. Modern tıbbın birçok uygulaması afyonsuz gerçekleştirilemezdi. “Mançu tiranlarının, çaresiz uyruklarını ilerlemenin avantajlarından mahrum bırakmaya hakkı var mıydı?”

Bay Burnham coştukça coşuyordu: “Bu kadar çok insanın bu harika armağandan mahrum bırakılmasında o tiranlarla suç ortaklığı yaptığımızı görürse Tanrı’nın bundan memnun olacağını mı sanıyorsunuz?”

Peki ya afyon bağımlıları? Onların o sefil hâllerine ne demeliydi? “Bağımlılığın panzehiri yasaklarda değil, kişilerin kendi şuurundadır. Her insanın şahsi sorumluluğunu ve Tanrı korkusunu bilmesindedir.

Hristiyan bir millet olarak bizim Çin’e sunabileceğimiz en önemli ders budur. Çin’in yozlaşması sadece tiranlığın suçudur. Benim gibi tüccarlar, Tanrı’nın emirleri gibi değişmez serbest ticaretin hizmetkârlarından başka bir şey değildir.”

Önemli bir mesele de şuydu: Hintli raca neden Çinlileri bu kadar düşünüyordu ki?

“Afyon meselesine ahlaki bakmak” bir Hint racasına uygun düşer miydi? Çünkü sahip oldukları her şey artık büyük ölçüde afyon parasından geliyordu.Acemi raca, tıpkı Don Kişot gibi, sadece şövalye romanlarında yazılanlara inanmaya devam ediyordu: “İmparatorluğun savaşa gireceğini sanmıyorum. Ülkenizde parlamentonun oynadığı rolden habersiz olduğumu sanmayın!”
İngiliz patron kahkahayı basıyordu: “Parlamento mu? Parlamento savaştan ancak bitince haberdar olacak. Böyle meseleler parlamentoya bırakılsaydı, İmparatorluk diye bir şey olmazdı.” Eh, artık ikinci kitaba, Dumanlı Nehir’e geçelim, değil mi?

Kaynak: gzt

Benzer Yazılar

Görüşlerinizi Paylaşabilirsiniz