Anasayfa Araştırma Yeni Çağın Ekonomisi: Yine Kapitalizm

Yeni Çağın Ekonomisi: Yine Kapitalizm

by
Ömer Akyıldız
AB’nin aşı ihracatını izne bağlaması, sağlık ekipmanları taşıyan uçakların ülkelerin kendi ihtiyaçlarına öncelik adına zorunlu inişe mecbur edilmeleri, her gün binlerce insanın öldüğü koşullarda bile aşı patentlerinin paylaşılmaması, kapitalizmin doğasıyla uyumlu şeyler.

Kapitalizmin ortaya çıkışı, çeşitli sorunsalların yanı sıra, bilhassa iktisadi gelişmeyle ilgili olması sebebiyle büyük önem taşır. Marks; “Kapitalizmin modern biyografisi, 16. yüzyılda dünya ticareti ve dünya pazarı olgusu ile başlar” diye ifade eder. Klasik yaklaşıma göre, kapitalizmin ortaya çıkışı ticari kapitalizmle irtibatlandırılır. Ticari kapitalizmin temel unsurları ise; mübadele işlemlerinin çeşitlenmesi, büyük coğrafi keşifler, sömürgecilik ve kapitalist zihniyetin ortaya çıkışıdır.

Kapitalizmin, 16. yüzyılda ortaya çıktığı ve 16-18. yüzyıllar arasındaki dönemin ilk devreyi oluşturduğu söylenebilir. Bu dönemi kapitalizmin yükselişe geçtiği Sanayi Devrimi izler. Avrupa’da yeni buluşların ve buhar gücüyle çalışan makinelerin üretime uygulanması olarak da ifade edilebilecek olan Sanayi Devrimi Avrupa’daki sermaye birikiminin artmasına yol açan temel nedeni de oluşturmaktadır. Sermaye birikiminin artması kapitalizm denilen sistemi yaratırken bir yandan da yeni buluşların ve bunların sanayiye uygulanmasının artmasına yardımcı oldu.

Sermayenin ve Kapitalist Üretim Tarzının Doğası

Sermaye, kâr amacı güdülerek üretimde kullanılan şeylere verilen isimdir. Bir üretim aracını veya emek gücünü herhangi bir kimse için sermaye yapan olgu, o kişinin bunları kâr amacıyla kullanmasında yatar. Dolayısıyla üretimde kullanılan hammadde ve emek gücü, bunları satın alan kapitalist açısından bir sermaye olur. Başka bir ifadeyle kapitalist üretim tarzı, ikisi de birer üretim faktörü olmasına rağmen sermayenin emeği araçsallaştırmasının ve/veya metalaştırmasının adıdır.

Bu girizgâhtan sonra, kapitalist sistem ve sermaye arasındaki çelişkiler, Marksist perspektiften hareketle üç başlık altında tasniflendirilebilir. Bunlardan birincisi emek-sermaye arasındaki çelişkidir; diğeri, yıkıcı rekabete dayalı sermaye-sermaye arasındaki çelişkidir ve son olarak emek-emek arasındaki çelişkidir.

Emek-sermaye ve sermaye-sermaye arasındaki çelişki kapitalist üretim tarzının kaotik ve anarşik yapısını işaretler. Sermaye emeği sistemli ve yoğun bir şekilde sömürmek isterken, emek buna karşı direnir.  Sermaye-sermaye arasındaki çelişki ise rekabete dayanır. Sermaye sürekli olarak daha sınırlı ellerde toplanır ve bunun sonucu yoğunlaşma ve merkezileşmedir. Kapitalist üretim tarzının bünyesindeki emek-sermaye çelişkisi ve sermaye-sermaye çelişkisi kapitalist krizlerin nedenlerini oluşturur. Kapitalist sistemde sermayenin temel motivasyonu artı değeri ve sermaye birikimini maksimize etmektir. Emek, sermaye tarafından metalaştırıldığı oranda artı değer azami seviyeye çıkar ve bununla birlikte sermaye birikiminin maksimizasyonu sağlanır.

Kapitalizmin Kriz Tipleri 

Kapitalizmin krizleri ne bir sapma, ne de yaşanan bir talihsizliktir. Kriz sistemin karakteristik özelliğidir. Kapitalizm bir anlamda sürekli kriz sistemidir. Sistem kendi iç çelişkilerinden dolayı bir krizden diğerine sürüklenir. Sistemde iki kriz tipi vardır: Birincisi konjonktürel (kısa çevrimli) krizlerdir, diğeri ise büyük buhranlardır.

Konjonktürel krizler ekonomide daralma ve gelişmelere bağlı olarak belli sıklıklarda ortaya çıkan bir kriz tipidir. Konjonktürel krizlerin dikkat çeken yanlarını şu şekilde ifade edebiliriz; bu krizler ağırlıklı olarak tek tek ülkelerde gelişir, genellikle finans sektörüyle sınırlıdır, birkaç yılı geçmeyen ve süresi uzamayan, kısa süreli krizlerdir. Bu noktada 1997-1998 Doğu Asya krizini özel bir paranteze almakta fayda var.

Büyük buhranlar diye adlandırdığımız krizler ise kapitalizmin tarihinde üç kez yaşanmıştır. Kapitalizmin yaşadığı ilk ciddi kriz, 9 Mayıs 1873’de Viyana Borsası’nın çöküşüyle başlayan ve “Uzun Depresyon” adıyla bilinendir. Bu kriz 1896’ya kadar devam eder, hatta bir kısım araştırmacıya göre I. Dünya Savaşı’na neden olacak kadar uzun süren krizdir.

İkinci kriz “Büyük Buhran” ya da “Büyük Depresyon” adıyla anılan ve 1929 yılında başlayıp 1935’e kadar süren krizdir. Birinci Dünya Savaşı’na girilirken ülkelerin çoğu altın standardı denilen bir para sistemine sahipti. Kâğıt para, altın karşılığı olarak basılıyor ve dolayısıyla döviz kuru da altın kuru üzerinden oluşuyordu. Dünya savaşı çıktıktan sonra paraya şiddetle ihtiyaç duyan Avrupa ülkeleri altın standardını terk ederek karşılıksız para basmaya başladılar. Karşılıksız para basımının enflasyona neden olması ve birbirini izleyen bir dizi ekonomik sorunların ABD borsasının çöküşüyle devam etmesi bu yaşanan krizinin adının konmasını sağladı: “Büyük Depresyon”.

Üçüncü büyük kriz içinde yaşadığımız döneme denk gelen, hepimizin şahitlik ettiği 2008’deki “Küresel –Finansal- Kriz”di. Her ne kadar ilk aşamada tematik bir çerçeveye sığdırmak adına finans sözcüğü işin içine katılmış olsa da sonrasında gelinen noktada konu finans krizi olmaktan çıkmış bir ekonomik krize dönüşmüştür. Bu krizin çıkışı büyük ölçüde emlak fiyatlarının mortgage kredileriyle şişirilmesine ve çoğunluğu bu tür değerlere dayalı kâğıtların satılmasına dayanmaktadır.

Koronavirüs ve Kapitalizm

Korona virüs salgını nedeniyle bugün tüm dünyada etkisi görülen kriz ise kapitalist sistemin tarihinde karşılaştığı en büyük ve çok katmanlı sorunlardan biridir. Krizin odağında sağlık olsa da, salgın koşullarının dayattığı tedbirler tüm dünya ekonomilerini büyük daralmalara itti. Dünya ekonomisinin amiral gemileri olan ABD, AB ülkeleri, İngiltere vb. ülkeler ciddi küçülme içerisine girdiler. ABD yüzde 32, AB geneli yüzde 11 küçülmüş durumda.

Salgın, 2008’den beri kapitalizmin temelini sarsan durumu pekiştirdi: Kâr ve sermaye birikimi arasındaki bağlantı. Hem tüketimi hem de üretimi eşzamanlı olarak etkileyen salgında, reel ekonominin yeterli yatırım yapma kapasitesinin en düşük olduğu bu dönemde hükümetlerin trilyon dolarlara varan teşvik paketlerinin bu krizi çözmek için yeterli olamayacağı anlaşılıyor. İflaslar her geçen gün artmakta ve bunun yanı sıra geri ödenmeyen kurumsal kredilerin miktarı da çoğalmakta. Ekonominin dinamosu olan talepteki daralma ise sürecin dayattığı gelir kaybı ve işsizlik nedeniyle büyük hacimlere ulaşmış vaziyette. Sistemin iflasının maliyetinin, sağlanan teşviklerden daha büyük olacağı yaklaşımı, hükümetlerin giriştiği cömert sübvansiyon yarışlarına açıklık getiriyor.

Krizin, düşük gelirli haneleri ve ülkeleri, varlıklı olanlardan daha fazla vurması / vuracak olması, kapitalist bir dünya için sürpriz değil.  Diğer taraftan, yüksek ve orta gelirli çok sayıda ülkede aşılama çalışmaları başlarken, COVAX kapsamındaki ihtiyaç sahibi ülkelere hala aşı dağıtılamadı. Aşıya erken erişimde yaşanan eşitsizliğin, zengin ülkelerin aşı üreticileriyle yaptığı ikili anlaşmalardan kaynaklandığını söylemek mümkün. Dünya ülkeleri arasında aşıya erişimde de dünyanın kapitalist ülkeleri ve yoksul ülkeleri arasındaki eşitsizlik damgasını vurmuş durumda. AB’nin aşı ihracatını izne bağlaması, sağlık ekipmanları taşıyan uçakların ülkelerin kendi ihtiyaçlarını öncelikli olarak karşılayabilmek adına zorunlu inişe mecbur edilmeleri, her gün binlerce insanın öldüğü koşullarda bile aşı patentlerinin paylaşılmaması kapitalizmin doğasıyla uyumlu. Kısacası, yeni normal olarak adlandırılan bu çağın ekonomisinin de yine kapitalizm olacağı aşikar!

 

Kaynak: Dünya Siyaseti 

Benzer Yazılar

Görüşlerinizi Paylaşabilirsiniz