Anasayfa Genel Varlığın Sesine Kulak Vermek: Bilimlere Birlik Kazandıran Nedir?

Varlığın Sesine Kulak Vermek: Bilimlere Birlik Kazandıran Nedir?

by

İbrahim Halil Üçer 

Bilmeye birlik ve bütünlük kazandıran şey, esasen bir bütün olarak varlığa yönelen meraktır.

Bilimlere ilişkin bütüncül bir kavrayış, bilimsel merakın evvelemirde varlığa dönük olduğunu ve varlığın farklı görünümlerine yönelen merakın yine dönüp varlığa ilişkin aslî merakla ilişkilendirilmesi gerektiğini kavramaktan geçer. Ebü’l-Berekât el-Bağdâdî’nin deyimiyle insan merakı yalnızca varlığa dönüktür ve bu nedenle tüm bilimler varlığı araştırır, bilimlerin farklı alt dallara ayrılması sadece varlığı bir bütün hâlinde kavramanın zorluğuna bağlı pedagojik bir zaruretten kaynaklanır.

Bilgi, bilenle bilinen arasında bir nispettir aynı zamanda. Bu nispet en temelde varoluşsal bir nispet olmadığı müddetçe, yani bilenle bilinen arasında varoluşsal bir ilişki bulunmadığı sürece, bilinen bilende anlamını yitirir ve bilen bilinene, bilinen bilene yabancılaşır. Nispeti varoluşsal seviyede idrak eden bakış açısı, varlığa mebde ve meâd mülahazasıyla bakar. Bu cihetten bir bakış, var olmaya ilişkin bir kaygının eseri olduğundan, basitçe var olanları değil varlığı ve var olmayı soruşturma konusu eder. Bu nispeti ihmal eden her türlü bakış açısı ise mebde ve meâd mülahazasını anlamsızlaştırarak bilen özneyi merkeze alır ve dikkatini burada-var olmaya yöneltir. Burada-var olmaya yönelen dikkat, burayı mutlaklaştırdığı için aynı zamanda “buraya” ilişkin bir öncesizlik öngörür. Bu öncesizlikle çelişki içerisinde tezahür eden sonluluk ise üzerinde durulması gereken bir mesele olarak değil, aşılması gereken bir mesele olarak değerlendirilir.

Böylece tek tek var olanlara ilişkin merakı aşan bir kaygı olarak “varlık sorusu” göz ardı edilir ve bundan dolayı da bir bütün olarak varlığa ilişkin sorular içeriksizleşmeye başlar. Bilmeye birlik ve bütünlük kazandıran şey, esasen bir bütün olarak varlığa yönelen meraktır. Böylesi bir merak göz ardı edildiğinde, aynı zamanda bilme edimi de parçalanır ve bilimler arasında birliği sağlayan şeyin ne olduğu sorusu cevapsız kalır. Bu durumda bilimsel faaliyet, hem varlığı bütünsellik içerisinde kavrama imkânından mahrum hâle gelir hem de bilimsel faaliyetin kendisi bütünlüğünü kaybeder. Şu hâlde denilebilir ki bilimlerde birlik ciheti, bilenle bilinen arasında bulunması gereken varoluşsal nispetle birlikte açığa çıkar. Bu nispeti keşfe yönelen çaba ise evvelemirde varlığın sesine kulak kabartır. Varlığın sesine kulak vermek, evvela, öncesiz olmadığımızı ve sonunda öleceğimizi fark etmek demektir. Bu farkındalığın imkân şartı, olmaktır.

Ne var ki insanlık verili bir şey değildir; kazanılan, elde edilmesi için gayret sarfını iktiza eden bir şeydir. Azîzuddîn Nesefî bu durumu şöyle açıklar: “Âdemîlerin çoğu suret-i âdemîye maliktir ve mânâ-yı âdemî’ye malik değildirler. Hakikatte eşek ve öküz, kurt ve kaplan ve yılan ve akreptirler ve hiç şüphe etmeyesin bu böyledir. Ve her şehirde manası âdem [insan] olarak ma‘dûd birkaç kimse vardır. Mütebâkisinin hep suretleri vardır, manaları yoktur.” Ona göre insan olmak, insan olmanın manasını yeninden kazanmak anlamına gelir. Bu mana ise varlık ve varoluşa dair bir farkındalık olarak anlaşılır. Nesefî âlemi hokkaya benzetir ve bu hokkanın varlıklarla dolu olduğunu söyler. Bu varlıkların ne kendilerinden ne de hokkadan haberi vardır. Fakat insan manasına sahip olan gerçek insanların yani insan-ı kâmilin, hem kendinden hem de hokkadan, yani âlemden haberi vardır. Onlar varoluşlarına kulak kabartmış ve bu farkındalık hâli içerisinde varlığın sesini duymuşlardır.

Kendi fâni bedenlerine ilişkin derin bir duyuş içerisinde zorunlu ve sonsuz olanın ayırdına varmışlar, bir bedende bulunmanın aynı zamanda kendi kaderimize ilişkin kaygı, ızdırap, korku ve tedirginlik içerisinde yaşamak anlamına geldiğini fark etmişlerdir. Bu anlamı ifade etmek üzere Niyâzi-i Mısrî şu ifadeleri kullanır: “Kaygıların hasıyım, ad oldu insan bana.” Hayvanlar canlılıklarından ibaret kendi varlıklarını korumak için baştan sona tedirginlik içerisinde devam ettirirler yaşamlarını; tehlikeleri kollar, sürekli tetikte yaşarlar. İnsan olarak bizim de sürekli tetikte ve tedirgin bir biçimde kendi insaniyetimize göz kulak olmamız gerekiyor, zira insan olmak insan olmamak tehlikesine açık olmak demektir. Bize mahsus varoluşa, yani insaniyetimize ilişkin bir şuura, nerede- nasıl bulunduğumuza, nereden geldiğimize ve nereye gideceğimize dair bir şuur eşlik eder. Bu şuuru elde etmemizi mümkün kılacak olan şey varlık sorusudur. Bu soru, yukarıda ifade edilen şuur düzeylerini tahsil etmeye yöneltir bizi.

Bunu bir örnekle açabiliriz. Aramızdan birini kapkaranlık bir araç içerisinde belki binlerce kilometre ötede bir yere götürdüklerini ve buradan bizi, gözleri bağlı bir biçimde indirerek yine kapkaranlık bir yere bıraktıklarını ve ardından güçlü bir ışıkla bizi uyandırıp, gözlerimizi açtıktan sonra orada yapayalnız bıraktıklarını düşünelim. Gözlerimizi açtığımızda karşımıza çıkan şeyin, kalabalık bir insan yığınının sürekli koşuşturmaları ve bu koşuşturmaya zemin teşkil eden binlerce nesne olduğunu gördüğümüzde vermemiz gereken tepki ne olacaktır? Burada en iyi ihtimalle üç seçenek görüyorum. Ya hiç soru sormadan, nesneleri merak etmeden biz de bu koşuşturmaya katılırız ya bir an durarak hayretler içinde, oradaki nesneleri, insanları, insanlar arasındaki ilişkileri merak ederek bulunduğumuz yerin mahiyetine ilişkin bir soruşturmaya gideriz ya da son olarak nereden geldiysek oraya doğru koşar; buraya gidemiyorsak olduğumuz yerde çöker ve büyük bir korku, hayret ve endişe içerisinde; “Neden buraya getirildim, beni kim getirdi, burası neresi, buradan nereye gideceğim?” gibi sorular sormaya başlarız.

Şimdi yoktan gelen ve sonunda geldiğimiz yeri terk edecek olan biz değilmişiz de geldiğimiz yerde dünya kurulalı beri biz yaşıyormuşuz gibi davrandığımızda, acaba içimizdeki yokluk ve yok oluş sızısı dinecek mi?

Bu örneğin, bizim yeryüzüne geliş durumumuzla ilgili bir istiare olduğu fark edilmiş olmalıdır. Fakat arada bir fark var; örnekteki kişi, en azından gittiği yere nereden götürüldüğünü biliyordu. Fakat biz, bilincimize müracaat ettiğimizde, nereden geldiğimiz sorusu bizi, korku verici bir cevapla karşı karşıya bırakıyor: yoktan, hiçlikten. Acaba hiçliğe doğru mu? Bir kez elini yaktığını öğrendiği sobaya, elini bir kez daha uzatmaktan çekinen bir çocuğun tedirginlik, hayret ve korkusu içerisinde biz de bu gizemli sorunun girdabına bir kez düştükten sonra, bir daha oraya yaklaşmaktan var gücümüzle kaçıyoruz. İşte bu nedenle birçoğumuz, yukarıdaki örnekte ifade ettiğimiz ilk tepkiyi veriyor; aklı başına gelir gelmez o da katılıyor nesneler ve insanlar arasına. Çoğumuzun bu tavrı, bana başka bir davranışımızı hatırlatıyor. Buzlu bir yolda yürürken ayağımız kayar da düşersek, hele çevremizde birkaç kişi de varsa, hiç düşmemiş gibi kalkar ve sağımıza solumuza bakmadan yürümeye devam ederiz. Sanki bu davranışımız, bacaklarımızdaki sızıyı dindirecek ve belki de incinen yerlerimizi sağaltacakmış gibi.

Sanki yoktan gelen ve sonunda geldiğimiz yeri terk edecek olan biz değilmişiz de geldiğimiz yerde dünya kurulalı beri biz yaşıyormuşuz gibi davrandığımızda, acaba içimizdeki yokluk ve yok oluş sızısı dinecek mi? Dünya hayatının çoğu kimse için bir aldanıştan ibaret olması, herhâlde bu manaya işaret eder. Verilen örnekteki ikinci tepkiye, yani gelinen yerde bulunan nesnelere, insanlara, ilişkilere, olgulara, olaylara hayretler içerisinde bakarak doğrudan doğruya onları merak etme durumuna gelince, bilimsel merakın yönelişini günümüz dünyasında en iyi bu tutumun örneklediğini düşünüyorum. Kimimiz geldiğimiz yerde bulunan insanlar arasındaki ilişkileri, kimimiz burada kurulan devletler arasındaki ilişkileri, belki kimimiz burada bulunan insanların bedenlerini, başka bir grup buradaki canlı ve cansız nesneleri, diğer bazıları ise toplumları, dinleri, insanın ticari-iktisadi davranışlarını vs. merak ediyor.

Bu durum tamamen yabancı olduğu ve bütünü hakkında hiçbir fikri bulunmadığı bir dünyaya girer girmez oradaki bir nesneye dikkat kesilen ve başkaca soru sormadan ömrünün geri kalanını o nesneyi incelemeye sarf eden birini andırıyor. Günlük yaşamda böyle bir tutum genelde akıldışılıkla nitelenir. Ne var ki bilimsel faaliyetin günümüzde aldığı biçim de tam olarak böyle bir akıldışılıkla malul hâle gelmiştir. Var olanlara dönük merak bütünlüğünü kaybetmiş, tam da bu nedenle bilimsel faaliyet de kendi bütünlüğünü yitirmiş ve alt uzmanlıklar aracılığıyla hem kendi içinde kopuk parçalara ayrılmış hem de diğer bilimlerle birliğini sağlayacak nispetten mahrum olmuştur. Esasen var olanlara dönük merakımıza iki şey kaynaklık edebilir. Hatırlarsak, yukarıdaki örnekte yer alan üçüncü tepki “Nereden geldim, neredeyim, nereye gidiyorum?” şeklinde, doğrudan varlık sorusunu dillendiriyordu.

Bu tepki içerisinde eşyaya yönelen merak duygusu kendisini şöyle ifade eder: “Geldiğim yerden geriye dönüp baktığımda kimseyi göremedim. Oturup ızdırap ve sıkıntı içerisinde durmanın bana bir anlam vermediğini idrak ettim. Yapabileceğim şey, nereden geldiğim ve nereye gideceğim yönünde bir iz, bir işaret taşıyabileceği ümidiyle, geldiğim yerdeki şeyler hakkında bir merak sahibi olmak, onları araştırmak; işaret edebilecekleri bir şey varsa onları keşfetmekti”. Bu sayede bilme ve merak doğrudan varlık ve varoluş hakkındaki kaygı ve endişe ile birlikte hayat kazanır. Başka bir deyişle varlık sorusu bilgi sorusunu önceler ve bilgi sorusu da varlık sorusuyla birlikte anlam kazanır. Bu soruyu ihmal ettiğimizde, sadece mantık, sadece matematik, sadece fizik, sadece hukuk, iktisat ya da siyaset gibi alanlar hakkındaki yalın sorular anlamsızlaşır. Şayet karşı karşıya kalınan şeyler hakkındaki merakımıza varlık sorusunu göz ardı eden ve önemsizleştiren bir tavır eşlik ediyorsa, her ne kadar şeyler hakkında bir merak şeklinde belirginleşiyor olsa bile bu tepkimiz ilk tepkiden mahiyet değil, sadece derece itibariyle farklılaşacaktır.

Şu hâlde bilimlere ilişkin bütüncül bir kavrayış, bilimsel merakın evvelemirde varlığa dönük olduğunu ve varlığın farklı görünümlerine yönelen merakın yine dönüp varlığa ilişkin aslî merakla ilişkilendirilmesi gerektiğini kavramaktan geçer. Denilebilir ki aslında, on ikinci yüzyıl düşünürü Ebü’l-Berekât el-Bağdâdî’nin deyimiyle insan merakı yalnızca varlığa dönüktür ve bu nedenle tüm bilimler varlığı araştırır, bilimlerin farklı alt dallara ayrılması sadece varlığı bir bütün hâlinde kavramanın zorluğuna bağlı pedagojik bir zaruretten kaynaklanır. Tikel disiplinler içerisinde yürütülen bilimsel faaliyet daima bu zaruretin farkında olmalı ve hem diğer bilimlerle hem de asli soruyla meşgul metafizikle ortak soru zemininde müştereklik aramalıdır.

Kaynak: gzt

Benzer Yazılar

Görüşlerinizi Paylaşabilirsiniz

    Mail Bültenimize Abone Olun