Anasayfa Genel Balzac’tan MÜSİAD’a Nasihatü’l-Hasene

Balzac’tan MÜSİAD’a Nasihatü’l-Hasene

by

Nasihatnâme, Pendnâme, İbretnâme, Edebnâme, Öğütnâme… klasik edebiyatımızın mücevher taşları. Sadece iyi devlet adamı olmanın değil, iyi iş adamı ve en önemlisi iyi adam olmanın da ana ilkeleri, şiir veya nesir olarak, bu “mektuplarda” ilmek ilmek örülmüş. Hem akla hitap ediyorlar, hem gönle. Ömer Bolat haklı: Liderlik gönül işidir!

Nasihatnâmependnâme, ibretnâme,edebnâmeöğütnâme.. klasik edebiyatımızın mücevher taşları. Sadece iyi devlet adamı olmanın değil, iyi iş adamı ve en önemlisi iyi adam olmanın da ana ilkeleri, şiir veya nesir olarak, bu “mektuplarda” ilmek ilmek örülmüş. Hem akla hitap ediyorlar, hem gönle. Ömer Bolat haklı: Liderlik gönül işidir!

Modern çağda roman, özellikle realist romanlar, bu işlevleri de yüklenmiş görünüyor ve realist roman denince de akla ilk gelen isim tabii ki Balzac oluyor. Goriot Baba ile Eugénie Grandet’yi okumayan okur-yazar kalmamıştır ülkemizde. Ama genç Müsiad’lıların Parfümcü Cesar Birotteau’nun Yükselişi ve Düşüşü’nü de yudum yudum içmelerini öneririm. Özellikle aile şirketleri için çağdaş bir nasihatnâme, daha doğrusu ibretnâmedir.

Yorulmuş hafızamı yokluyorum: Çeyrek asırlık “danışmanlık” ilişkimizde MÜSİAD üyelerine temelde beş “nasihatım” olmuş:

  • 1. Şirketler mülkünüz değildir.
  • 2. Sermayenizi servete dönüştürmeyin.
  • 3. Odaklanın; her işe sulanmayın.
  • 4. Ahlakın kaynağı dindir, fakat ahlaklı olmak dindarlıktan öncedir.
  • 5. Hilfü’l-Fudul mesajını unutmayın. (Keşke bu kadar konuşacağıma, Balzac’vâri bir roman yazabilseydim. Birazcık etkisi olurdu belki! -:)

Cesar Birotteau, taşrada okuma yazma ve biraz da hesap öğrendikten sonra, 14 yaşındayken cebinde 20 frankla Paris’e gelip “hayatını kazanmaya” çalışan namuslu bir gençti. Namuslu, gayretli ve yenilikçi. Başkent yaşantısının zorluğu, ilk günlerde onu ağlamaklı kılmıştı. “Taşrada rençber keyfince çalışır, dülger bir taşı ötekinin üstüne sallana sallana koyardı. Orada tembellikle çalışkanlık pek akıllıca kaynaşmıştı birbiriyle.” Paris’te hayat o kadar hızlı akıyordu ki, “kaçmayı düşünmeye vakit bulamadan uyuyakalıyordu. Çünkü sabaha yapılacak işleri vardı.” Güller Kraliçesi adlı bir mağazada çalışıyordu ama hayat hiç de güllük gülistanlık değildi!

Gözü açılan safdil

Onu kanatları altına alan Ursule adlı bir kızın etkisi ve tezgâhtarların alayları sayesinde zekâsı gelişti; yani büyük şehre intibak etti! “Şimdi saf görünüşünün altında, ince fikirlilikle ticaret hayatını incelemeye başlamıştı. Müşterilerin huyunu suyunu anlamaya çalışıyor, boş zamanlarda mallar hakkında bilgi alıyor, bunların çeşitlerini ve yerlerini ezberliyordu.” Böylece hem işinde yükselmeye hem de az çok para biriktirmeye başladı. Nihayet bir gün geldi, şirketin kasasına oturtuldu. Para kazandıkça borsada ufak tefek yatırımlara girişti, tahvil aldı. “Artık tahvillerde ve hazine değerlerindeki değişiklikleri… yüreği kaygı ile çarparak izliyordu.”

Mağazalara renkli tabelaların asıldığı, “müşteri çekecek bir sürü reklama” başvurulduğu bir dönemdi. “Tek fiyat ilanları, kurdeleler, afişler ve ışık oyunları öyle bir dereceye vardırılmıştı ki dükkân vitrinleri, ticaretle güzel sanatların birleştiği bir sergiye dönmüştü.

İşinde yükseldikçe, politikada kendini kralcı olarak hissetmeye başladı. Napolyon’a karşı ayaklanmada yaralandı. İyileşme döneminde iş ile siyaset arasındaki ilişkilere kafa yordu ve kendince bir felsefe geliştirdi. “Kralcı kalsa bile, yalnızca kralcı bir parfümcü olarak kalmaya ve başına dert getirecek işlere karışmamaya karar verdi.” İdeal modern iş adamı: Siyasilerden yararlan, ama haddini aşma, siyasete bulaşma! Fakat Cesar bu ilkeye bağlı kalmayacak, para kazandıkça siyasi görevlere de sulanacaktı.

Patronu artık işten çekilip “rahat bir burjuva yaşantısı sürmeye” karar verdiğinde, emin bir insan olduğuna güvendiğinden, iş yerini devralmasını Cesar’a teklif etti. Yirmi yaşındaydı ve hazine tahvilinden bin franklık geliri vardı. Bütün hayali, 1500 frank gelire ulaştığında, dönüp memleketine yerleşmekti. “İnsan ne diye namusluca bağımsızlığını, ticaret hayatının cilvelerine feda etmeliydi?” Paraca kendine denk bir kadınla evlenip, çifte çubuğa karışmak, “rahat, mutlu, gözden uzak bir ömür” sürmek istiyordu.

Patronun teklifini geri çevirecekti ama işin içinde bir de aşk vardı. Bir kıza gönül vermişti; bu yüzden, “kazanmak için hırslandığı geliri iki katına çıkartmaya” karar verdi. Constance Pilereult adlı bu kız, bir tuhafiye mağazasının baştezgâhtarıydı. Mağazalara renkli tabelaların asıldığı, “müşteri çekecek bir sürü reklama” başvurulduğu bir dönemdi. “Tek fiyat ilanları, kurdeleler, afişler ve ışık oyunları öyle bir dereceye vardırılmıştı ki dükkân vitrinleri, ticaretle güzel sanatların birleştiği bir sergiye dönmüştü. Modaya uygun denilen eşyanın ucuzluğu Paris’in, alışverişe hiç de elverişli olmayan bir yerindeki bu dükkâna görülmemiş bir müşteri akını sağlamıştı.”

Sombart’a parmak ısırtan Balzac

Balzac, bir iki paragrafta son birkaç yüzyılın iktisat sosyolojisini özetliyor:

  1. Prekapitalist insan, rahat bir hayat için gerekli olandan daha fazlasını kazanma peşinde değildir.
  2. İşler yavaş ve rahat biçimde yapılır, kimse kendini fazla yormaz.
  3. Kapitalizm, hızlı üretim demektir; artık uykular bölünmüştür.
  4. Reklama başvurulmakta, dolayısıyla ürünlerle beraber alıcıları da “üretilmeye” başlanmaktadır.
  5. Müşteriyi ikna girişiminde, mağaza vitrinleri ticaretle güzel sanatların birleştiği bir sergiye dönmektedir.
  6. Modaya uygunluk ve ucuzluk, eski devir alışverişinin can damarı olan mağaza mevkii (lokasyon) anlayışını temelden değiştirmektedir.

Şimdi iktisat sosyolojisinin kurucu babalarından birini, Werner Sombart’ı dinleyelim ve kendisinden yarım yüzyıl önce yazan Balzac’ı nasıl kelime kelime tekrarladığını görelim:

On dokuzuncu yüzyıl öncesi Avrupa köy toplumlarının iktisadi faaliyetlerinin bütün hedefi “sadece verili ihtiyaçları karşılamaktan ibaretti. Bu faaliyetler varolmak için yeterlilik ilkesine tabi idi.” Köylünün geçim anlayışı zanaat ve ticarete de nüfuz etti ve bunlar birer meslek veya ayin tarzında örgütlendiler. Köy cemaati ile şehir loncasının ideali aynıydı. Her ikisi de, tatmin edilmek için sınırlı ve iyi tanımlanmış ihtiyaçlar anlayışından hareket ediyor ve ne kadar iş yapılması gerektiğini kurala bağlıyordu. Her zanaatçıya egemen olan düşünce, mesleğinin kendisini konumunun ihtiyaçlarına göre yaşatması gerektiği idi. Ona geçimini temin edecek kadar iş yapacaktı, çünkü, tıpkı Goethe’nin sözünü ettiği Jena’lı el işçisi gibi “neşeli bir hayat için gerekli olandan fazlasını üretmeme sağlıklı içgüdüsüne sahipti.” Kasabalar birer “organik köy” idiler.

Çiftçi için olduğu kadar, zanaatçı için de iş ağır akan bir nehirdi. Bu yavaş insan, işinde kaybetmişti kendini. Aletlerine ve iş arkadaşlarına âşıktı. Benekli inek ahırdan mezbahaya götürüldüğünde, yaşlı çiftçi kadının gözleri doluyor; çömlekçi, çubuğuna tüccarın yaptığı tekliflere kanmamak için zorlu bir mücadele veriyordu.

Eğer satılacaksa, mal onu yapana layık olmalıydı. Çiftçi, tıpkı zanaatçı gibi, ürününe kendisinden bir şey katıyordu. İktisadi faaliyet çok ağır yürüyor ve onları yarıda bırakmak için (uydurulan) her mazerete eyvallah ediyordu. Çalışanların işe karşı tavırları, küçük öğrencilerin okula karşı tavırları gibiydi: mecburiyetten yapılıyor ve tatiller çok seviliyordu. Bavyera’da madenciler üzerinde yapılan bir çalışma, toplam 203 günden sadece 123’ünün iş günü olduğunu gösteriyordu. Avrupalılar bir gün çalışıyor, bir gün dinleniyorlardı. Ne büyük mutluluk!

  • Kapitalizmin bir hız medeniyeti olduğu hususunda kimsenin kuşkusu yok artık. Daha önceki bütün iktisadi sistemler insanoğlunun karnını doyurmaya çabalarken, kapitalizm onun “gözünü doyurmaya” öncelik verdi. Göz ne kadar doymazsa, insan o kadar uzun ve ağır çalışmak zorundadır. Sombart’ın dile getirdiği gibi, daha önce “insanın sınırlanan ihtiyaçlarını karşılamak” için üretim yapılırken; şimdi “sermayeninin sınırsız büyüme ihtiyacı” için üretim yapılacaktır. Bunun için, beşerin psikolojisi biyolojisinin yerine ikame edilmiştir.

Türkçesi: Bütün arzu, iştah ve şehvetler birer ihtiyaç görünümüne büründürülmüştür. Balzac’ın yukarıdaki 4 ve 5. maddelerde özetlenen görüşleri, bilim ve güzel sanatların artık sıradan kazanç aletlerine dönüştürüldüğünü gösteriyor. Modaya uygunluk ve ucuzluğun günümüzdeki AVM anlayışını tetiklediğini, şehrin merkezindeki klasik çarşıların çöküşe uğradığını Anadolu insanı bugün aynelyakin yaşıyor. İki binlerin başlarında, İstanbul’da yerleşik bir grup Malatyalı iş adamı, şehirlerine katkıda bulunmak amacıyla (!) Malatya Mall’ü kurmaya çalıştıklarında, çoğu çarşı esnafının burun kıvırdığını çok iyi hatırlıyorum. Şehrin merkezindeki çarşı dururken, kim alışveriş için o kadar uzağa gidecekti? Malatya’ya beş yıl önce bir daha gittiğimdeyse, çarşının yarısı boşalmıştı!

Yükselen insanın başı dönmeye başlar!
İşler yolunda giderse, Paris’ten milletvekili seçilmeyi bile düşlüyor Cesar. Karısı ise mütevazı bir gerçekçidir: “Sen de ben de eğitim görmüş değiliz; ikimiz de konuşmayı bilmeyiz. İşimizi devredelim, kızımızı evlendirelim. Sen de vazgeç şu İmojen midir ne karın ağrısı buluşundan!

İşler yolunda giderse, Paris’ten milletvekili seçilmeyi bile düşlüyor Cesar. Karısı ise mütevazı bir gerçekçidir: “Sen de ben de eğitim görmüş değiliz; ikimiz de konuşmayı bilmeyiz. İşimizi devredelim, kızımızı evlendirelim. Sen de vazgeç şu İmojen midir ne karın ağrısı buluşundan!

Constance Pilereult ile evlenir Cesar, sabırlı ve yeniliklere açık çalışmasına karısının tutumluluğu da eklenince, işlerini epey büyütür, piyasanın büyüklerinden biri olup, en önemli rakibini batırma hesapları yapmaya başlar. Aslında çok dürüst, namuslu, dindar bir adamdır. Karısının gözünde, cennete doğrudan gidecekler arasındadır. “Günah çıkartan papaza söyleyecek hiçbir kusur bulamaz kendinde. Sofuluğunu hiç belli etmez; kiliseye sabah sekizde gizlice gider, geneleve gider gibi. Cehennemi düşünmez bile.” Hem işini büyütmek, hem de aile hayatlarını yukarı tabakaların hayatına yaklaştırmak emelindedir: Ticaretimizi genişletip yüksek sosyeteye sokulalım.”

Bayan Birotteau, kocasının böyle düşünmekle dertsiz başına dert aldığı kanaatindedir. Ona, geleneksel hayata uygun şekilde, önce rahatını düşünmesi gerektiğini söyler. “Bu büyüklük merakı seni mahveder. Ateşle oynayan elini yakar. Yüz bin altınımız var; tahvil al. Bu bize on bin franklık gelir sağlar. Sat şu mağazayı, gidip senin memleketine yerleşelim. Burada sıraya katılmak için en aşağı bir milyon gerek!” Zavallı Constance, kocasının arsa spekülasyonuna dayalı milyon hesaplarını bilmiyordu henüz.

Tüyo alarak kapatacakları arsalara yatıracakları 300 bin frank, üç dört yılda garanti dört katına çıkacaktı. Yaklaşık bir milyon kâr edecek, bunun beşte biriyle kızlarını bir noterle evlendirecek, rakip Makassar yağını batıracak, sonra da yan gelip yatacaklardı! Bayan Birotteau, safdil kocasının dolandırılacağını seziyordu. “Bu işin içinde ne dolaplar dönüyor ama sen göremiyorsun. Çok namuslu, dürüst bir adamsın, başkalarının ne dalavereler çevirebileceklerini düşünemiyorsun.”

Cesar eşini teselli ediyor, kuşkularının yersiz olduğunu, arsa işinde onu yönlendiren Paris’li noterin en değerli insanlardan olduğunu söylüyordu. “Çok kuşkulu bir kadınsın! Paris’li bir kız olduğun halde hiç de gözün yükseklerde değil! Seni dinleyecek olsaydım ne Sultan Merhemi’ni yapardım, ne de Allık Suyu’nu. Bu iki icadımla sabunlarımız 160 bin frank kazandırdı bize! Benim dehâm olmasaydı, küçük perakendeci olarak kalacak, iki yakamızı bir araya getirebilmek için akla karayı seçecektik.”

İşler yolunda giderse, Paris’ten milletvekili seçilmeyi bile düşlüyor Cesar. Karısı ise mütevazı bir gerçekçidir: Sen de ben de eğitim görmüş değiliz; ikimiz de konuşmayı bilmeyiz. İşimizi devredelim, kızımızı evlendirelim. Sen de vazgeç şu İmojen midir ne karın ağrısı buluşundan! Niye başkalarına benzemeyi istemeli? Bugünkü zenginliğimiz yetmez mi bize? Milyoner olursan iki kere mi akşam yemeği yiyeceksin?” Arsa işinde hem kocasının ortaklarına güvenmiyor; hem de işin kendisini ahlaken sorunlu görüyordu. “Gücüne gitmesin ama bu sizin iş bir hırsızlık gibi görünüyor bana.

Karısının bu tavrı, Cesar’ın gücüne gidiyor pek tabii. Çünkü esasta namuslu bir adamdır ve kimsenin hakkında gözü yoktur. Vicdanı rahattır. Arsalarını satanlar “sıkıntıda oldukları için satıyorlar, biz de almakla hırsızlık etmiş olmuyoruz.” Fakat eşi, Cesar’ın bir tür kumar oynadığı görüşünde ısrarlıdır. “Bütün varını kumara sürüyorsun. Ortakların senden daha kurnazca hareket edebilir. Parfümcüsün sen, parfümcü kal. Arsa alıp satmaya heves etme!” Kocasını bu spekülatif arsa işinden vazgeçiremeyeceğini anlayan Bayan Birotteau, gene de kızıyla beraber bu işin başarısı için durmadan dua edeceği vaadinde bulunur. Parfüm işindeki yeni icadına çok güvenen kocası gülümser: “Şüphesiz ki Tanrı’nın yardımının zararı olmaz. Ama fındık özü de ayrı bir güçtür karıcığım!” Para kazandıkça başı dönen, bir yandan arsa spekülasyonlarına sulanan; diğer yandan da icatlarında (zımnen kendinde) Tanrı kadar güç vehmeden Cesar, çok geçmeden topu atar!

Müsiad üyelerine beş nasihatimi hatırlayalım:

  • 1. Şirketler mülkünüz değildir.
  • 2. Sermayenizi servete dönüştürmeyin.
  • 3. Odaklanın; her işe sulanmayın.
  • 4. Ahlakın kaynağı dindir, fakat ahlaklı olmak dindarlıktan öncedir.
  • 5. Hilfü’l-Fudul mesajını unutmayın.

Kaynak: gzt 

Benzer Yazılar

Görüşlerinizi Paylaşabilirsiniz

    Mail Bültenimize Abone Olun