Anasayfa Tartışma Vakıf Olup Vakfetmeli O’nun Yolunda

Vakıf Olup Vakfetmeli O’nun Yolunda

by

Büyüklerimizle oturduğumuz meclislerde hepimizin kulağına yer etmiş bir ifade vardır: “Bizim zamanımızda her şey çok farklıydı.” Bu cümle içinde hem geçmişe özlem, hem bugüne sitem barındırır. Böyle bir giriş yapmaya ihtiyaç duymam şundandır ki küçüklerin, çocukluklarını nasıl geçirdiklerini görünce bu cümleyi kendimin de kurduğunu fark ettim. Demek ki çocukluğumu özlüyorum. Biraz da şimdiki anne babalara sitem ediyorum herhalde. Çocukluğuma dair ilk hatıralarımda dahi evimizde var olan bir radyoyu hatırlarım. Annemin aldığı çocuk şarkıları kasetlerini kardeşimle dinlediğimiz büyük, gri bir radyo. O dönemde Öncü Çocuk Korosu’nun bir kasetini dinlediğimizi hatırlıyorum. Gerçekten özenle hazırlanmış çocuk şarkılarıydı bunlar. Bir tanesinin ismi “Vakıf Olup Vakfetmeli” idi. Şarkıda geçen bir mısra şu şekildeydi:

“Her ne vermiş ise Allah kuluna, vakıf olup vakfetmeli yolunda.”

Evet, çocuk şarkısında geçen bir mısra, ama öyle bir mısra ki bu, koca koca insanlar bazen bu cümlenin altından kalkamayabiliyor. İstiyorum ki bu mısrayı biraz bugünümüze vuralım. Bakalım bize ne söyleyecek.

Öyle bir dünyada yaşıyoruz ki ne kul kendisine verilenin farkında, ne bunu verenin Allah olduğunun bilincinde, ne de bunu Allah yolunda vakfetmenin derdinde… Bu kadar yokluk ve farkında olmayış ister istemez aklıma bir arkadaşımın da dilinden düşürmediği, Osman Yüksel Serdengeçti’nin şiirinden bir bölümü getiriyor:

“Yuvamız da bomboş uçacak kuş yok,

Hayra yorulacak hayal yok, düş yok”

Bu arada şunu belirtmek isterim, karamsar değilim, umutsuz hiç değilim. Sadece içinde bulunduğumuz durumu, kendi veçhemden sizlerle paylaşmak istedim. Peki, nasıl oldu da bu noktaya geldik? Sorulması gereken soru bu. Doğru cevapların verilmesi için evvela doğru soruların sorulması gerekir. Soru doğru olmasına doğru da, cevabı vermek o kadar kolay değil. Yukarıda üç noktadan bahsettim, bunları sırayla ele alalım istiyorum.

Birincisi kul, kendisine verilenin farkında değil. Nasıl ki bir elin beş parmağı bir değilse, insanlar da bir değildir. Her insan, özeldir. Burada özel olmayı iki şekilde anlayabiliriz. Öncelikle insan eşref-i mahlûkat olduğu için özeldir. Sadece bu özellik insanı özel kılmaya yetecek niteliktedir. Ancak özel olmak bununla sınırlı değildir. İnsan, diğer insanların arasında da özeldir. Onu özel kılan yetenekleri, yatkınlıkları, karakteridir. Başka bir ifade ile beni ben yapan ne ise bu aynı zamanda beni diğer insanlar arasında da özel kılmaktadır. İşte burada önemli olan nokta insanın kendisini tanımasından geçmektedir. İnsanın kendisini tanıması kolay mı peki? Hem çok kolay, hem de çok zor. Kolay, çünkü insanın sahip olduğu ve onu özel kılan özellikleri gün yüzüne çıkmaya meyillidir. Zordur, çünkü bu özelliklerin gün yüzüne çıkmasını engelleyecek bir sürü engel koyarız önümüze.

İçinde yaşadığımız topluma bir bakın isterseniz. Ne demek istediğim daha iyi anlaşılacaktır. Çocuklar küçük yaştan itibaren sürekli yönlendirilirler, ne okuyacaklarıyla alakalı, hangi işi yapacaklarıyla alakalı. Bir noktadan sonra fark edersiniz ki yaptığınız her şeyi sizden beklendiği için yapmaya başlamışsınız. Hayatınızı sizden beklenilenler üzerine kurduğunuz zaman ise, sizi özel kılan şeyler ne ise bunları keşfetmeniz giderek zorlaşır. Bizden beklenenlerin, bize sorulmadan inşa edildiği bir sistemde bunları gerçekleştirmek kolay da değil. Abartıyor muyum dersiniz? Sadece okul kurumunu örnek vermenin yeterli olacağını düşünüyorum. Bunu bir örnekle açıklamak istiyorum. İlkokula yeni başlamış küçük çocuklara soralım, hayallerinin ne olduğunu. Bakın dikkat edin, ne olmak istediklerini değil hayallerinin ne olduğunu soralım. Bir de üniversite sınavına hazırlanan lise öğrencilerine soralım hayallerinin ne olduğunu. Yaklaşık 10 küsür yıl içerisinde hayal etme yetisinin nasıl köreldiğini görürüz. Bugün okul kurumu insanların hayal etme, insanı özel kılan her ne ise o yönünü keşfetme imkânını elinden alıyor. Dolayısıyla kul kendisine verilenin farkında olamıyor.

İkinci problemimiz: İnsan bunun farkında olsa dahi, bunu verenin Allah olduğunun bilincinde olmuyor. Dediğim gibi karamsar biri değilim. Her insan yukarıda bahsettiğim kadar nasipsiz değil. Kendisini keşfedebilme nimetine mazhar olan insanların başarılarını hayatın içinde görüyoruz. Ancak insan, bu nimeti kendisine verenin farkında olmadığı zaman çok cür’etkâr davranıyor. Başarıyı kendinden biliyor. Kolay kibirleniyor. Belki başlangıçta nimeti vereni biliyor, ama kolay unutuyor. Ne de olsa insan nisyana müpteladır. Nisyana dûçâr olan insanın, kendisine sunulan nimeti hangi yolda kullanacağı konusunda yol göstereninin kim olacağı ise bellidir:

“Artık kim Allah’ın yerine şeytanı dost edinirse, elbette açık bir ziyana uğramıştır.”[1]

Aslında insanın nimeti vereni unutmasını iki şekilde ele almak gerekir. Birincisinden yukarıda bahsettik. İnsan fıtratı gereği unutur, hatırlamaya ihtiyaç duyar. Ama ikinci bir bakış açısı vardır ki bu tehlikelidir. İnsana nimeti veren unutturulur. İnsanlar unutturur, işi unutturur, hedefleri unutturur. Sanki düzen insana bu hakikati unutturmak üzerine kurulmuştur. Hümanist bir söylem içerisinde, modern anlamda üretilen insan tasavvurunun Yaratıcı’dan rol çalması, bu meseleye bakış açısını da değiştirmiştir. Buna göre insana verilen her ne ise nimet olup, bunun Allah’ın ikramı olduğu kabulünden, insan başarısının kaynağının insan becerisi ve zekâsı olduğu varsayımına bir dönüş gerçekleşmiştir. Ayrıca insanın başarısının, beceri ve zekâya bağlanması, başarısız insanların bu başarısızlıktan kendilerinin sorumlu olduğu kabulüne neden olmaktadır. Bu bakış açısıyla başarılı insan nasıl bulunduğu yeri hak ediyorsa, başarısız insan da orada olmayı hak etmektedir.

Ve son olarak, insan kendisine verilen nimetin farkında olsa dahi bunu Allah yolunda vakfetmenin derdinde değil. Hâlbuki biz vakfetmenin ne demek olduğunu Hz. Meryem’in kıssasından öğreniyoruz.  Bir insan malını vakfedebildiği gibi ömrünü, emeğini de vakfedebilir. Ancak bir ömrü vakfedebilmek, belki de fedakârlıkların en üst mertebelerindendir.

Tam burada bir noktaya dikkat çekmek gerekmektedir. İnsanın kendisini bir davaya vakfetmesi, ömrünü bu yolda harcaması suistimal edilmeye oldukça açık bir durumdur. Bu durumda insan yeri gelir ucuz işçi, bazen bedava işçi, olarak çalıştırılır da bunun farkına dahi varmaz. Üstelik bunlar dava uğruna yapılır. Bunu yapanlar fedakâr insanlar ilan edilir. Amacım kesinlikle bir şekilde ithamda bulunmak değildir. Ancak insanın kendisini bir şeye vakfetmesi üstün bir bilinç ve fedakârlık gerektirir. Demek istediğim, toplumsal bilincin ve değerlerin yozlaşarak çoraklaştığı günümüzde, bu tarz konularda iki kere düşünmekte fayda var. Ayrıca şunu da belirtmek gerekir ki, kişinin kendisini bir yolda vakfetmesi kurumlar üzerinden gerçekleşmek zorunda değildir. Madem bu süreçte önemli olan samimiyet ve fedakârlıktır; o halde bu durum pekâlâ bireysel veya küçük gruplar halinde de gerçekleştirilebilir.

Son olarak bağlamak gerekirse, vakıf demek insanın haddini bilmesi demektir. Sahip olunan tüm nimetleri bir verenin idrakinde, gerçek mülk sahibinin emaneti günün birinde tekrar alabileceğinin bilincinde olmaktır. Bu bilinçle verilen her nimeti, hakkıyla değerlendirmektir ki nimetin şükrü de böyle olur. Vakıf demek, tüm bunlara vâkıf olup, bu yolda vakfedilmek demektir.

[1] Nisa Suresi (4:119)

Benzer Yazılar

Görüşlerinizi Paylaşabilirsiniz