Köşe Yazıları

Ampirizm, Apriorizm ve Piyasa Teolojisi

Varlığın aşkın boyutlarından soyutlanarak salt niceliksel bir ölçülebilirliğe ve mübadele değerine indirgenmesi, modern epistemolojinin sosyal bilimler tarihindeki en sarsıcı müdahalesidir. Bu müdahale, toplumsal ilişkileri, tabiatı ve bizzat insani varoluşu ferdi menfaatlerin üstünlüğü üzerinden yeniden tanımlayan kapitalist sistemin felsefi çekirdeğini oluşturur. Maddi değerlerin maksimizasyonunu tek geçerli rasyonalite olarak kabul eden bu yapı, tesadüfi bir tarihsel sapma değil; belirli varsayımlar, felsefi kabuller ve metodolojik tercihler üzerine titizlikle inşa edilmiş devasa bir kurgudur. İktisat teorisi adı verilen bu kurgusal mimari, köklerini aydınlanma düşüncesinden alan ve kendi içinde farklılaşsa da nihayetinde aynı ontolojik zeminde buluşan çeşitli ekollerin tarihsel ittifakıyla ayakta durmaktadır. Mesele, salt bir üretim ve bölüşüm mekanizmasının işleyişi değil, piyasa denilen mekanizmanın tüm toplumsal ilişkileri yutan bir ontolojik merkeze dönüşme sürecidir.

Mekanik Evren Tasavvuru ve Ortodoks Çatının İnşası

Adam Smith ile başlayan ve Klasik iktisat olarak adlandırılan düşünce geleneği, evreni kendi kurallarıyla tıkır tıkır işleyen devasa bir saat mekanizması olarak gören Newtoncu fizik anlayışının iktisadi alana kusursuz bir uyarlamasıdır. Doğada var olduğu varsayılan kendi kendini dengeleyen mekanik düzen, toplum ve ekonomi için de geçerli sayılmış; fiziksel yasalara tabi olan gezegenler gibi, bireylerin de piyasa yasalarına tabi olduğu iddia edilmiştir. Bu bağlamda piyasa, dışarıdan hiçbir müdahaleye ihtiyaç duymayan, kendi iç dinamikleriyle dengeye gelen ve kaynakları en optimal şekilde dağıtan kusursuz bir nizam olarak tanımlanır.

Klasik okulun attığı bu temeller, Neoklasik ortodoks ekol tarafından devralınarak saf bir matematiksel kesinliğe büründürülmüştür. Neoklasik iktisat, marjinal fayda ve genel denge analizleriyle iktisadı felsefi köklerinden tamamen koparmış, onu değer yargılarından arındırılmış pozitif bir doğa bilimi seviyesine çıkarma iddiasıyla yeniden kurgulamıştır. Bu analitik kurgunun merkezinde ise fiyat mekanizması yer alır. Fiyat, artık eşyanın hakikatini veya emeğin mahiyetini yansıtan bir ölçü değil; kâr güdüsüyle hareket eden arz ve talebin kör ve mekanik çarpışmasından doğan bir sinyal aktarım aracıdır.

Kurgusal İnsanın İcadı: Homo Economicus

Ortodoks ve heterodoks tüm kapitalist ekollerin üzerinde yükseldiği en temel sütun, tarihte hiçbir zaman gerçek anlamda var olmamış ancak teorik bir zorunluluk olarak laboratuvar ortamında üretilmiş olan rasyonel insan modelidir. Homo economicus olarak adlandırılan bu antropolojik kurgu, insanı tüm metafizik, sosyal, kültürel ve diğerkâm bağlarından arındırılmış; tek amacı kendi bireysel faydasını maksimize etmek olan, sürekli kâr-zarar hesabı yapan soğuk bir hesap makinesine indirger. İnsanın tamamen bencil ve rasyonel olduğu varsayımı, iktisadi modellerin matematiksel olarak çözülebilmesi için elzemdir; zira fedakarlık, merhamet veya kanaat gibi rasyonel olmayan değişkenler denklemlere dahil edildiğinde, genel denge teorisinin kusursuz işleyişi çökmektedir.

Bu yapay insan tasavvuru, zamanla sadece ekonomik bir analiz aracı olmaktan çıkmış, bizzat piyasa toplumunun inşa edilmesinde kullanılan normatif bir kalıba dönüşmüştür. Sistem, insanı homo economicus olarak tanımlamakla kalmamış; hukuk, eğitim ve kurumlar aracılığıyla onu gerçekten de sadece kendi çıkarını düşünen bencil bir varlık olmaya zorlamıştır. Karşımızda duran tablo, insan doğasının tarafsız bir tasviri değil, sermaye birikim rejiminin ihtiyaç duyduğu insan tipolojisinin ontolojik bir dayatmasıdır.

Ortodoks İktisadın Epistemolojik İllüzyonu: Ampirizm ve Ekonometri

Piyasa mekanizmasının her koşulda kendi kendini dengeleyeceği inancı, 20. yüzyılın ikinci yarısında Paracılar (Chicago Okulu), Yeni Klasik ekol ve Arz Yönlü İktisat gibi alt dallarla ortodoks ana akım içinde yeniden üretilmiştir. Paracılar, enflasyon ve işsizlik gibi yapısal krizleri sadece para arzındaki hatalı devlet politikalarına bağlayarak piyasanın içsel kriz üretme potansiyelini reddetmişlerdir. Yeni Klasik ekol ise rasyonel beklentiler teorisiyle bireylerin geleceği kusursuz bir şekilde öngördüğünü iddia ederek, devlet müdahalesinin sadece gereksiz değil aynı zamanda tamamen etkisiz olduğunu matematiksel olarak ispatlama çabasına girişmiştir. Arz Yönlü İktisat da benzer bir düzlemde sermaye üzerindeki vergi yüklerinin hafifletilmesiyle üretimin ve refahın tabana yayılacağı efsanesini kurumsallaştırmıştır.

Bahsi geçen bu ortodoks ekollerin ortak epistemolojik zemini, teorilerini geçmiş piyasa verileri ve ekonometri bilimi üzerinden istatistiksel testlerle doğrulamaya çalıştıkları ampirizmdir. Ekonometri, insan eyleminin belirsizliğini ve karmaşıklığını geçmiş verilere dayalı olasılık dağılımlarına sıkıştırarak geleceği öngörebileceği illüzyonunu yaratır. Ancak bu pozitivist metodoloji, yapısal krizleri, teknolojik kırılmaları veya toplumsal cinnet hallerini öngörmekte tamamen acizdir. Sayıların, denklemlerin ve istatistiksel regresyonların arkasına saklanan bu sözde bilimsellik, aslında mevcut mülkiyet ilişkilerini ve sermaye asimetrisini meşrulaştıran ideolojik bir perdeden ibarettir. İktisat, ampirik testler üzerinden kendini bir fen bilimi olarak sunarken, aslında mevcut düzenin sonsuza dek süreceğini varsayan devasa bir statüko savunmasına dönüşmektedir.

Heterodoks Sığınak ve Saf Mantıksal Çıkarsama: Apriorizm

Ortodoks ana akımın aşırı matematikselleşmesine ve ekonometrik modellerin gerçeklikten kopukluğuna yönelik en güçlü sistem içi eleştiri, heterodoks bir çizgiye sahip olan Avusturya Okulu tarafından getirilmiştir. Avusturya Okulu, insan eyleminin matematiksel formüllere veya geçmiş verilere dayalı ampirik testlere hapsedilemeyeceğini savunarak ana akımdan ayrılır. Ancak bu ayrılış, kapitalizmin eleştirisine değil, onun daha radikal ve saf bir felsefi zeminde yeniden inşasına hizmet eder.

Avusturya Okulu metodolojik olarak ampirizmi reddedip, saf mantıksal çıkarsamalara dayanan apriorizmi benimser. İnsan eyleminin doğasına dair önsel, deney öncesi doğrular üzerinden tüm bir iktisat teorisini tümdengelim yöntemiyle inşa ederler. Bu ekolün en çarpıcı doktrini, piyasanın kendiliğinden doğan bir düzen olduğu iddiasıdır. Onlara göre piyasa, hiçbir merkezi aklın, devletin veya planlama komitesinin sahip olamayacağı kadar devasa bir bilgiyi fiyat mekanizması aracılığıyla işleyen muazzam bir bilgi ağadır. Dolayısıyla piyasaya yapılacak en küçük bir müdahale, bu bilgi işleme sürecini bozacak ve felakete yol açacaktır. Avusturya Okulu’nun bu yaklaşımı, piyasayı adeta her şeyi bilen, hata yapmayan ve dışarıdan müdahale edilemez aşkın bir varlık statüsüne yükseltir. Ortodoksların matematiksel modellerle kurduğu piyasa putu, Avusturyalıların saf mantıksal kurgularıyla adeta teolojik bir dokunulmazlık kazanır.

İktisat Politikasının Sahası ve Devletin Tasfiyesi

Teorik kurguların ve epistemolojik tartışmaların laboratuvardan çıkıp toplumsal bedene nüfuz ettiği alan iktisat politikasıdır. Hem ortodoks hem de heterodoks kapitalist ekollerin iktisat politikası vizyonu, devleti ekonomiden tamamen dışlayarak serbest rekabeti güvence altına alan katı bir çerçeve çizer. Bu kurguda devletin varlık nedeni, adaleti tesis etmek, kaynakların hakkaniyetli dağılımını sağlamak veya zayıfı korumak değildir. Devlet, salt bir gece bekçisi olarak mülkiyet haklarını korumak, sözleşmelerin uygulanmasını güvence altına almak ve serbest mübadele ortamının devamlılığını sağlamakla sınırlandırılmıştır.

Bu katı iktisadi kurgunun en net tarihsel uygulamaları, bir yanda 19. yüzyıl Sanayi Devrimi İngiltere’sinde, diğer yanda ise 1980 sonrası ABD öncülüğündeki küresel neoliberal dönemde vücut bulmuştur. 19. yüzyıl İngiltere’sinde toprak ve emeğin acımasızca metalaştırılması, geleneksel bağların koparılarak milyonlarca insanın salt birer üretim faktörüne dönüştürülmesi, serbest piyasa ütopyasının ilk kanlı laboratuvarı olmuştur. Piyasaların kendi haline bırakıldığında dengeye geleceği inancı, devasa sefalet dalgalarını, sömürü çarklarını ve nihayetinde küresel buhranları üretmiştir.

1980 sonrası başlayan neoliberal çağ ise, aynı teorik altyapının finansal bir formda yeniden sahneye konmasıdır. Chicago Okulu’nun teorik cephaneliğiyle donanan bu yeni dönem, devletin tüm sosyal işlevlerinin tasfiye edildiği, kamu varlıklarının özelleştirme adı altında sermayeye aktarıldığı ve her türlü regülasyonun serbestlik adına ortadan kaldırıldığı bir süreçtir. Artık sadece mal ve hizmetler değil; sağlık, eğitim, genetik kodlar ve hatta gelecekteki riskler bile finansal birer türev araca dönüştürülerek fiyat mekanizmasının soğuk çarkları arasına atılmıştır.

Bireyin bencil çıkarını, piyasanın mutlak üstünlüğünü ve sürekli sermaye birikimini eksen alan bu devasa metodolojik çatı, kendini evrensel ve değişmez bir doğa yasası olarak sunmaya devam etmektedir. Matematiksel denklemlerin ardına gizlenen ortodoks ampirizm ile saf mantıksal çıkarsamaların arkasına sığınan heterodoks apriorizm, nihayetinde aynı eksende birleşerek sermayenin sınırsız egemenliğini rasyonalize eder. İnsanı varoluşsal bağlamından kopararak fayda fonksiyonlarına indirgeyen ve toplumu yalnızca fiyat sinyalleriyle yönlendirilen devasa bir otomatata çeviren bu sistemik akıl, sınırları hızla tükenen bir dünyada kendi kurgusal rasyonalitesinin yapısal krizleriyle yüzleşmektedir. Piyasayı tek hakem kılan bu tarihsel yürüyüş, niceliksel büyümenin zirvelerinde ontolojik bir çöküşün eşiğine dayanmış durumdadır.

Yorum Yaz

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir