Dr. Yunus Emre Aydınbaş
1979 yılının sonbaharında, Belgrad’da düzenlenen IMF yıllık toplantısında atmosfer, dönemin küresel ekonomisi kadar kasvetliydi. Amerikan Heyeti Başkanı ve henüz iki aydır FED koltuğunda oturan Paul Volcker, toplantıyı alelacele terk edip Washington’a dönerken, zihninde tek bir gerçek yankılanıyordu: İtibarını kaybetmiş bir Merkez Bankası, sadece kağıttan kaplandır. O dönemde ABD enflasyonu çift hanelere (%14 civarı) demir atmış, dolar küresel rezerv para statüsünü kaybetme riskiyle yüz yüze gelmiş ve büyük enflasyon dönemi, toplumsal dokuyu kemirmeye başlamıştı.
Volcker’ın Washington’a dönüşü, iktisat tarihine Cumartesi Gecesi Özel Operasyonu (Saturday Night Special) olarak geçecek olan radikal kararlar silsilesinin fitilini ateşledi. 6 Ekim 1979’da açıklanan bu yeni doktrin, sadece faiz oranlarını artırmakla ilgili değildi. Para politikasının felsefesini kökten değiştiren bir rejim değişikliğiydi. Ancak bugün, 2020’lerin ortasında, Volcker’ın hayaleti küresel ekonominin üzerinde dolaşırken sormamız gereken soru şudur: O gün işe yarayan bu şok tedavisi, bugünün aşırı borçlu ve finansallaşmış dünyasında uygulanabilir mi? Ve daha önemlisi, enflasyonla uzun süredir boğuşan Türkiye, Volcker tecrübesinden hangi yerli ve milli dersleri çıkarmalıdır?
Volcker Şoku’nun Anatomisi: Faizi Değil, Parayı Hedeflemek
Volcker Şoku’nu, basitçe faizleri %20’ye çıkarmak olarak okumak, iktisadi bir sığlıktır. Şokun asıl mahiyeti, hedef değişkenin değiştirilmesinde yatar. Volcker öncesi dönemde FED, faiz oranlarını yumuşak bir şekilde yöneterek ekonomiye yön vermeye çalışıyordu. Ancak piyasalar, FED’in enflasyon karşısında siyasi baskılarla geri adım atacağını bildiği için, faiz artışlarını ciddiye almıyor, enflasyonist beklentileri bozmuyordu.
Volcker, Milton Friedman’ın Parasalcı/Monetarist teorisinden aldığı ilhamla, oyunun kuralını değiştirdi. Artık FED, faiz oranlarını hedeflemeyecek; doğrudan piyasadaki para arzını kontrol edecekti. Volcker, “Biz para musluğunu kısacağız, faiz piyasada nereye giderse gitsin” mesajını verdi. Bu, piyasa için tam bir şoktu. Nitekim faizler serbest bırakılınca, Mart 1980’de %20’ler seviyesine fırladı.
Sonuç, tam anlamıyla acı bir reçete idi. ABD ekonomisi 1980 ve 1981-82’de iki derin resesyon yaşadı. İşsizlik oranı %10,8’e yükseldi, bu oran Büyük Buhran’dan sonraki en yüksek seviyeydi. Konut sektörü çöktü, çiftçiler traktörleriyle Washington’ı kuşattı ve Volcker için “aranıyor/wanted” posterleri asıldı. Ancak bu acımasız sıkılaşma, enflasyonun belini kırdı. 1980’de %14,8 olan enflasyon, 1983’te %3’ün altına indi. Daha da önemlisi, bu şok, Merkez Bankası’nın enflasyonla mücadele taahhüdüne olan inancı, yani kredibiliteyi yeniden tesis etti. O günden sonra piyasalar şuna inandı: FED, enflasyonu düşürmek için gerekirse ekonomiyi resesyona sokmaktan çekinmez.
Bugün Neden “Yeni Bir Volcker” İmkânsız?
Günümüzde, pandemi sonrası enflasyon dalgasıyla mücadele eden merkez bankalarının neden Volcker kadar agresif olamadığını anlamak için, 1980 ile bugünün Merkez Bankaları bilançoları arasındaki uçuruma bakmak gerekir.
Volcker döneminde, küresel borçluluk oranları yönetilebilir düzeydeydi. Bugün ise dünya, devasa bir borç dağının üzerinde oturuyor.
- Finansal Baskınlık -Financial Dominance-: 1980’de ABD’nin kamu borcunun GSYH’ye oranı %30 civarındaydı. Bugün bu oran %120’yi aşmış durumda. Volcker tarzı bir faiz şoku, örneğin faizlerin %15-20’ye çıkması, bugün ABD Hazinesi’nin faiz ödemelerini sürdürülemez hale getirir ve teknik iflas riskini doğurur.
- Zombi Şirketler: 2008-2021 arası düşük faiz ortamında hayatta kalan, verimliliği düşük ama borcu yüksek zombi şirketler, bugün ekonominin önemli bir kısmını oluşturuyor. Volcker tarzı bir şok, sadece bir resesyona değil, zincirleme iflaslarla bir finansal krize yol açar.
- Varlık Fiyatları Balonu: 1980’de hanehalkı serveti içinde borsa ve emlak payı bugünkü kadar dominant değildi. Bugün faizlerin aşırı yükselmesi, varlık fiyatlarını çökertip servet etkisi -wealth effect- yoluyla tüketimi bıçak gibi kesebilir.
Bu nedenlerle, bugünün politika yapıcıları Volcker’ın ne pahasına olursa olsun yaklaşımını değil, yumuşak iniş hayalini kovalamaktadır. Ancak tarih bize şunu fısıldıyor: Enflasyonist psikoloji bir kez yerleştiğinde, onu kırmak için yumuşak yöntemler yetersiz kalabilir.
Faiz Şoku mu, Beklenti Şoku mu?
Türkiye ekonomisi, son yıllarda yaşadığı yüksek enflasyon süreciyle, 1970’lerin ABD’sinden daha karmaşık bir beklenti bozulması -de-anchoring- yaşamakta. Türkiye’de enflasyon, sadece talep kaynaklı değil, aynı zamanda maliyet, kur geçişkenliği ve en önemlisi yapısal atalet kaynaklı.
Türkiye için Volcker tecrübesinden alınacak ders, faizi %100’e çıkarmak değil. Türkiye’nin kamu maliyesi ve bankacılık sektörü, böylesi bir nominal şoku kaldıramaz. Ancak alınması gereken asıl ders, Volcker’ın İletişim ve Kararlılık Şokudur. Türkiye’nin ihtiyacı olan şey, para politikasının teknik sınırlarını zorlayan bir faiz artışından ziyade, ekonomik aktörlerin zihnindeki “fiyatlar hep artacak” algısını yerle bir edecek bir Kurumsal Güven Şokudur.
Volcker 2.0 – Türk Tipi Kurumsal Şok
Mevcut ortodoks politikalara dönüş değerlidir ancak enflasyonun katılaşmış tortusunu temizlemek için yeterli olmayabilir. Akademi ve bürokrasinin, ezber bozan ve yapısal çözüm önerilerine ihtiyacı var:
1. Mali Kural ve Para Politikası Uyumu Yasası -Fiscal-Monetary Accord-: Volcker’ın başarısı, bir noktadan sonra Reagan yönetiminin mali desteğiyle veya en azından Merkez Bankası bağımsızlığına saygı duymasıyla mümkün oldu. Türkiye’de para politikası frene basarken, maliye politikasının genişleyici harcamalarla gaza basma riski her zaman mevcut. TBMM’den geçirilecek özel bir yasayla, enflasyon tek haneye inene kadar Bütçe Açığı/GSYH rasyosuna katı bir tavan getirilmeli. Bu, piyasalara Siyaset de en az Merkez Bankası kadar enflasyonla savaşıyor mesajını verecek en büyük şoktur.
2. Tersine Endeksleme Mekanizması -De-indexation-: Türkiye’deki en büyük sorun, kira kontratlarından okul ücretlerine, maaş zamlarından hizmet bedellerine kadar her şeyin geçmiş enflasyona veya altın/döviz kuruna endekslenmesidir. Bu durum, enflasyonu kendi kendini besleyen bir canavara dönüştürür. Kamu, öncülük ederek kendi yönettiği fiyatlarda, köprü geçişleri, vergi harçları, enerji fiyatlarında Beklenen Enflasyon çıpasını kullanmaya başlamalıdır. Özel sektörde ise, geçmiş enflasyona endeksli sözleşmeleri sınırlandıran, bunun yerine Hedeflenen Enflasyon + Refah Payı modelini teşvik eden yasal düzenlemeler yapılmalıdır. Volcker şoku, beklentileri kırmıştı; Türkiye bunu yasal altyapıyla yapmalıdır.
3. Seçici Kredi Daraltması ve Verimlilik Kriteri: Volcker tüm ekonomiyi durdurmuştu. Türkiye’nin ise ihracat ve istihdam kaygısıyla buna tahammülü yoktur. Ancak kredi musluklarının herkese açılması da enflasyonu besler. Kredi kartı ve tüketici kredilerinde Volckervari bir sıkılık yani aşırı yüksek faiz uygulanırken; ihracat, tarım ve yüksek teknoloji yatırımları için Performans Odaklı Koşullu Kredi mekanizması kurulmalı. Firma, ihracat taahhüdünü veya üretim hedefini tutturamazsa, kredisi geriye dönük olarak piyasa faizine, cezalı faize dönüştürülmeli. Bu, kurunun yanında yaşın yanmasını engeller.
4. İtibar Yönetiminde Şeffaflık Şoku: Merkez Bankası’nın kredibilitesi, sadece faiz artırarak kazanılmaz. Veri kalitesi ve iletişim dürüstlüğü esastır. Enflasyon sepetindeki madde fiyatlarının ve ağırlıklarının, bağımsız akademik kurulların denetimine açık, tam şeffaf bir veri seti olarak, mikro veriler dahil yayınlanması sağlanmalı. TÜİK ve TCMB verilerinin bağımsız araştırmacılarca anlık teyit edilebildiği bir Açık Veri Protokolü, piyasadaki “gerçek enflasyon daha yüksek” algısını kıracak en büyük psikolojik operasyondur.
Acı Reçete mi, Kronik Hastalık mı?
Paul Volcker, 1980’lerde kısa vadeli acıyı, uzun vadeli çürümeye tercih etti ve kazandı. Türkiye ekonomisi bugün benzer bir yol ayrımındadır. Enflasyonla mücadeleyi sadece bir seçim döngüsü meselesi olarak değil, bir ulusal güvenlik ve ekonomik egemenlik meselesi olarak kodlamak zorundayız.
Bugün Türkiye’nin ihtiyacı olan; faizleri %100’e çeken kör bir sıkılaştırma değil; hukukun üstünlüğü, verilerin şeffaflığı ve mali disiplin konusunda tavizsiz bir duruş sergileyerek beklentileri şok etmektir. Eğer politika yapıcılar, enflasyonun sadece parasal değil, sosyolojik ve kurumsal bir olgu olduğunu kabul edip bu yönde adım atarsa Türkiye, Volcker’ın mirasını 21. yüzyıla uyarlayarak kendi başarı hikayesini yazabilir. Aksi takdirde, düşmeyen ateş, sadece ekonomiyi değil, toplumsal barışı da yakmaya, ahlâki erzoyon ve sosyal çürümeye neden olmaya devam edecektir.