Köşe Yazıları

Para Politikasının Yalnızlığı ve Eksik Halka: Piyasa Aksaklıkları Kıskacında Kâr Enflasyonu

Dr. Yunus Emre Aydınbaş

Küresel ekonomi politiğinde son kırk yıla damgasını vuran Büyük Moderasyon/Great Moderation döneminin sona ermesiyle birlikte, enflasyon dinamiklerinin de köklü bir mutasyon geçirdiği aşikâr. Büyük Moderasyon, 1980’deki Volcker şokuyla başlayıp günümüze kadar devam eden ve merkez bankası bağımsızlığının yükselişiyle eş anlı devam eden, ABD’deki makroekonomik istikrar dönemini ifade eden bir kavramsallaştırmadır. Türkiye ekonomisi özelinde ise bu süreç, salt makroekonomik dengesizliklerle açıklanamayacak kadar karmaşık, kurumsal ve yapısal katmanlara sahiptir. Bugün geldiğimiz noktada, Merkez Bankası’nın ortodoks para politikası setine dönüşü ve kararlı sıkılaştırma adımları, şüphesiz ki finansal istikrar adına elzemdir. Ancak, akademi ve bürokrasi koridorlarında yüzleşmemiz gereken rahatsız edici bir gerçek var: Türkiye’deki enflasyonun anatomisi, sadece toplam talep kontorlü yönetimiyle tedavi edilemeyecek patolojik bulgular içermektedir.

Mevcut enflasyonist süreci, Milton Friedman’ın enflasyonun her zaman ve her yerde parasal bir olgu” olduğu teziyle okumak, Türkiye’nin kendine has piyasa aksaklıklarını ve arz yönlü tıkanıklıklarını görmezden gelmek demektir. Karşımızdaki tablo, bir talep enflasyonundan ziyade; yapısal maliyet artışlarının, oligopolistik piyasa yapıları tarafından “fiyatlama gücü” marifetiyle asimetrik kâr marjlarına dönüştürüldüğü bir “Kâr Enflasyonu” -Profit-Led Inflation/Greedflation- sarmalıdır.

Ortodoksinin Sınırları ve “Satıcı Enflasyonu” Gerçeği

Isabella Weber ve Evan Wasner’in literatüre kazandırdığı “Satıcı Enflasyonu” kavramı, Türkiye’nin bugünkü realitesine ışık tutmaktadır. Tedarik zincirindeki şoklar veya kur geçişkenliği maliyetleri artırdığında, piyasa gücü yüksek firmalar bu maliyetleri sadece tüketiciye yansıtmakla kalmamakta, aynı zamanda belirsizlik ortamını bir örtü olarak kullanarak kâr marjlarını da genişletmektedir. Türkiye’de ÜFE ve TÜFE makasının tarihsel seyri ve sanayi/hizmet sektörü kârlılık rasyoları incelendiğinde, fiyat artışlarının maliyet artışlarının ötesine geçen bir ivmeye sahip olduğu görülmekte.

Para politikası, doğası gereği talebi baskılayarak çalışır. Ancak, eğer fiyat artışlarının kaynağı aşırı talep değil de, rekabet eksikliğinden beslenen bir arz kurgusu ise, faiz oranlarını yükseltmek, enflasyonu düşürmekten ziyade reel sektörü bir stagflasyon yani durgunluk içinde enflasyon tuzağına itme riski taşıyor. Türkiye’de gıda perakendeciliğinden enerjiye, inşaat malzemelerinden lojistiğe kadar pek çok sektörde gözlemlenen yoğunlaşma, fiyatların aşağı yönlü esnekliğini katılaştırıyor.

Regülasyon Yanılgısı: Korumacılık mı, Verimlilik mi?

Politika yapıcıların bu noktadaki en büyük sınavı, regülasyon kavramını nasıl tanımladıklarıyla ilgilidir. Son dönemde gündemi meşgul eden; gümrük muafiyetlerinin sınırlandırılması (örneğin sınır ötesi e-ticaret düzenlemeleri) veya perakende sektörüne yönelik çalışma saati kısıtlamaları (Pazar günü kapalı kalma tartışmaları), sorunun köküne inmekten uzak, palyatif tedbirlerdir.

Özellikle yurt dışı menşeli e-ticaret platformlarından yapılan alışverişlere getirilen kısıtlamalar, yerli üreticiyi koruma refleksiyle açıklansa da, iktisadi rasyonalite açısından ithal ikamesi ile rekabetin boğulması arasındaki ince çizgiyi ihlal etmekte. İç piyasada verimlilik artışı sağlayamayan, maliyet yapısı bozuk yerli endüstrinin gümrük duvarlarıyla korunması; nihai tüketici için daha yüksek fiyat ve daha düşük kalite, yani ithal edilmiş enflasyonun yerli versiyonu demektir. Regülasyonun amacı, verimsiz firmaları sübvanse etmek değil, piyasadaki giriş engellerini kaldırarak tüketici refahını maksimize etmek olmalı.

Benzer şekilde, kira artışlarına getirilen %25’lik tavan sınırı gibi miktar kısıtlamalarının, konut arzını nasıl baskıladığını ve kayıt dışı mekanizmaları nasıl tetiklediğini tecrübe ettik. Piyasa mekanizmasına fiyat/miktar zabıtalığı ile müdahale etmek yerine, piyasanın işleyişini bozan tekelci yapıları ve kartelleşme eğilimlerini hedef alan yapısal bir hukuk reformuna ihtiyaç vardır.

Yapısal Sorunların Enflasyonist İzdüşümü

Türkiye’nin enflasyonla mücadelesindeki kör nokta, para politikasının etki edemediği yapısal katılıklar alanıdır.

  1. Döviz Kuru ve İthal Girdi Bağımlılığı: Türk sanayisinin ihracat yaparken bile ithalata bağımlı olması, kurdaki en ufak bir oynaklığın anında fiyatlara yansımasına neden olmaktadır. Faiz artışı kuru baskılasa da enerji ve ara malı ithalatının yarattığı maliyet tabanını değiştirmemektedir.
  2. Hizmet Enflasyonunda Atalet: Mal fiyatları gevşese bile, hizmet sektöründe (eğitim, sağlık, kira) fiyatlama davranışları geçmiş enflasyona endekslenmiş durumda. Bu geriye dönük endeksleme kültürü kırılmadan, beklentilerin çıpalanması imkansız görünüyor.
  3. Vergi Politikasının Çelişkisi: Enflasyonla mücadele eden bir ekonomide, bütçe açıklarını kapatmak adına KDV ve ÖTV gibi dolaylı vergilere yüklenmek, kamu eliyle yaratılan maliyet enflasyonu -tax-push inflation- doğurmaktadır. Bu, para politikasının frene basarken, maliye politikasının gaza basması paradoksudur.

Yeni Bir Kurumsal Mimarinin İnşası

Enflasyonu kalıcı olarak tek haneye indirmek, TCMB’nin tek başına sırtlanabileceği bir yük değildir. Politika yapıcıların ve akademik camianın üzerinde uzlaşması gereken Bütüncül İstikrar Programı, şu somut sütunlar üzerine inşa edilmeli:

1. Rekabet Kurumu’nun “Yapısal Tedbir” Yetkisiyle Donatılması: Mevcut durumda Rekabet Kurumu’nun kestiği idari para cezaları, dev şirketlerin bilançolarında iş yapma maliyeti olarak erimektedir. Rekabet Kanunu revize edilerek, Kurum’a, piyasa hakimiyetini kötüye kullanan ve fiyat katılığı yaratan işletmeler için yapısal ayrıştırma -structural separation- yetkisi verilmeli. Oligopolistik piyasalarda zımni anlaşma -tacit collusion- yoluyla fiyat belirleyen yapılara karşı, veri güdümlü ve proaktif bir denetim mekanizması kurulmalı.

2. Dinamik Fiyat İzleme ve Veri Şeffaflığı: Kâr enflasyonuyla mücadelenin en etkili silahı şeffaflıktır. Sektörel bazda girdi-çıktı fiyatlarını ve kâr marjlarını anlık izleyebilen, yapay zeka destekli bir Ulusal Fiyat Veri Tabanı oluşturulmalı. Bu, bir fiyat kontrol mekanizması değil; aksine, piyasadaki bilgi asimetrisini gidererek fiyat keşfi -price discovery- sürecini sağlıklı hale getirecek bir sinyalizasyon aracıdır.

3. Verimlilik Bazlı Seçici Korumacılık: İthalat rejimindeki kısıtlamalar, yerli sanayiye sonsuz bir koruma kalkanı sunmamalı. e-Ticaret veya sanayi ithalatında uygulanan gümrük duvarları, yerli üreticiler için Zamanlı Performans Kriterlerine -Time-Bound Performance Criteria- bağlanmalı. Belirli bir süre içinde küresel fiyatlarla rekabet edecek verimlilik artışını sağlayamayan sektörlerde, koruma duvarları kademeli olarak indirilmeli. Türkiye ekonomisi, verimsizliğin finansmanını enflasyon olarak ödemeyi reddetmeli.

4. Maliye Politikasında “Doğrudan Vergi” Reformu: Enflasyonist etkisi yüksek olan dolaylı vergilerin payı düşürülmeli; gelir ve servet üzerinden alınan doğrudan vergilerin payı artırılmalı. Bu, sadece gelir adaleti için değil, fiyatlar genel düzeyindeki vergisel köpüğün alınması için de bir makro-ihtiyati zorunluluk.

Paradigma Değişimi Zorunluluğu

Türkiye ekonomisi için çıkış yolu, ne 1990’ların başıboş piyasa anarşisi ne de kapalı ekonomi modelinin hantallığıdır. İhtiyacımız olan; kurallı, denetlenen, rekabetçi ve verimlilik odaklı bir serbest piyasa rejimidir.

Enflasyon, sadece paranın değer kaybı değil, aynı zamanda emeğin ve üretimin değer kaybıdır. Eğer politika yapıcılar, enflasyonu sadece bir para arzı sorunu olarak görmeye devam eder ve piyasadaki yapısal bozuklukları, regülasyon eksikliklerini ve kâr hırsı ile şekillenen fiyatlama davranışlarını görmezden gelirlerse; TCMB’nin faiz silahı, hedefini ıskalayan pahalı bir mühimmat olmaktan öteye gidemeyecektir. Daha önemlisi de bu maliyete katlanan geniş halk tabanının hızla yoksullaşmasıdır.

Akademi ve bürokrasi, artık “faiz sebep mi sonuç mu” tartışmasının sığ sularından çıkıp; piyasa yapısı, rekabet hukuku ve üretim modelinin enflasyon üzerindeki belirleyiciliğini tartışan derin sulara yelken açmalı. Çünkü Türkiye’nin ekonomik kurtuluş reçetesi, o derin sularda. Bu analizdeki argümanlar, sadece teorik bir tartışma değil; AB ve ABD merkez bankalarının son dönem raporlarında da sıkça atıf yapılan “kâr marjı-fiyat sarmalı” -profit-price spiral- literatürüne paralel çıkarımlar içermekte. Özetle Türkiye için önerilen model, Heterodoks olmayan ama Ortodoksinin açıklarını kapatan hibrit bir yapısal reform ajandasıdır.

Yorum Yaz

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir