Doğa bilimlerinin cansız madde üzerinde kurduğu tahakküm, modern aklın kendi sınırlarını aşarak evrensel bir tanrıcılık oyununa soyunmasının en belirgin işaretidir. Laboratuvarın yalıtılmış, dış etkenlerden tamamen arındırılmış steril ve ruhsuz duvarları arasında, maddenin mekanik hal ve hareketlerini gözlemleyerek şaşmaz evrensel yasalara ulaşma çabası, seküler zihinde sarsılmaz bir kesinlik üretmiştir. Ancak bu mekanik kesinlik, yalnızca iradesiz, şuursuz ve itaatkâr varlıklar âleminde hüküm sürer. Fizik bilimi, tümevarım yoluyla tekil parçalardan bütüne doğru ilerlerken, tabiatın o sessiz ve mecburi itaatine yaslanır. Ne var ki, aynı yanılmazlık hezeyanını ve matematiksel kesinlik arzusunu, insanın iç dünyasına, toplumun dinamiklerine ve hayatın kalbine taşımaya kalkan seküler iktisat, kendi inşa ettiği o soğuk ontolojik duvara çarparak parçalanmıştır.
İnsan; etten, kemikten ve sinir uçlarından ibaret basit bir organizma, dışarıdan verilen uyarılara her zaman aynı tepkiyi veren önceden hesaplanabilir bir otomat değildir. İçinde uçsuz bucaksız, sınırları çizilemez bir mana alemi; sürekli dalgalanan değişken arzuları, dipsiz bir nefsi ve her an ilahi tecellilerle yeniden şekillenen hür bir iradesi vardır. Seküler akıl, bu derinliği ve kainatı içine sığdıran bilinmezliği, o dar laboratuvar tüplerine hapsedemeyeceğini çok geçmeden, büyük bir hayal kırıklığıyla anlamıştır. Sıfırdan, sırf gözleme dayalı olarak evrensel ve şaşmaz bir insan yasası çıkarmanın imkansızlığı, seküler bilimin kibrine vurulmuş ağır bir darbedir. Çünkü salt tümevarım, her bir ferdin bambaşka tepkiler verdiği, merhamet, haset, diğerkâmlık, fedakarlık veya hırs gibi hesaba katılamaz sayısız manevi saikle hareket ettiği bir zemin üzerinde temelsiz kalarak çökmeye mahkumdur.
Yaşadığı bu ontolojik çaresizlik ve ölçemediğini yönetememe korkusu, iktisadı hakikatin izini sürmekten tamamen vazgeçirip kendi sentetik kurgusunu dayatmaya mecbur bırakmıştır. İnsanın o tarifsiz ruhani derinliği, ahlaki tercihleri ve varoluşsal sancıları bir kenara itilmiş; yerine sadece kendi bireysel çıkarını düşünen, girdiği her etkileşimde maddi faydasını maksimize etmeye programlanmış, bencil, mekanik ve tamamen sanal bir insan modeli icat edilmiştir. Bu icat, tümdengelim yönteminin insanlık tarihindeki en acımasız, en gerçek dışı ve en tahripkâr uygulamalarından biridir. Tepeden inme bir kibirle, kurgusal ve hastalıklı bir doğayı mutlak ve değişmez doğru olarak kabul ederek, tüm toplumsal hayatı, hukuku ve ticareti bu sanal merkez etrafında formülize etme çabası, iktisadı hayatın can damarlarından tamamen koparmıştır. Modern ekonomi, olanı anlamak ve yaralara merhem olmak yerine, olması gerektiğine inandığı o ruhsuz, hesapçı makine-insan şablonunu tüm toplumun üzerine dar bir deli gömleği gibi zorla giydirmeye çalışmıştır.
Elbette, masa başında kurulan bu sanal ve ruhsuz teorinin, modernite dininin en büyük mabedi olan bilim dünyasında bir meşruiyete kavuşması, kabul görmesi gerekiyordu. Zira insanı bir rakamdan ibaret gören, sadece kurgusal varsayımlarla ilerleyen bir disiplin, pozitivist aklın yargılamasından geçemezdi. İşte tam bu ontolojik kriz anında ekonometri denilen, istatistiksel yığınların, karmaşık formüllerin ve piyasa verilerinin ardına ustaca saklanan o büyük gözbağcılık devreye sokulmuştur. Tümdengelim ile yukarıdan aşağıya zorla kurulan o faydacı, acımasız ve bencil teoriye; piyasadan toplanan, insanın sadece maddi tepkilerini yansıtan trilyonlarca anlamsız verinin tümevarım yoluyla ve geriye dönük olarak yamandığı, ucube bir melez sistem inşa edilmiştir. Ekonometri; yoğun matematiksel denklemler, anlaşılması güç algoritmalar ve istatistiksel sapmalar aracılığıyla sahte bir mekanik kesinlik üreterek, kurgusal olanı bilimsel bir gerçekmiş gibi sunmanın, kitleleri büyülemenin en kullanışlı aracı haline gelmiştir.
Melez Yöntemlerin İflası
İster maddenin o mutlak itaatinden ilham alan tümevarımsal ölçümler olsun, isterse kurgusal bir modelin tepeden inme dayatması olan tümdengelimsel varsayımlar olsun; bu yöntemlerin tamamının, ayrı ayrı veya melezlenerek ekonomik yaşamın karmaşık doğasını anlamada ve derinleşen krizleri çözmede çaresiz kalmaları katiyen bir tesadüf değildir. Bütün bu ekollerin ve karma yöntemlerin istisnasız iflas etmesinin temel sebebi, meselenin kökünden koparılmasıdır. Başarısızdırlar, zira insanı varlık gayesinden soyutlayarak sadece sürekli tüketen devasa bir mide ve menfaat hesabı yapan soğuk bir beyin olarak tanımlarlar. Dünyayı saran küresel buhranları, can yakan gelir adaletsizliklerini, yoksulluğu ve insanın o bitmek bilmeyen tatminsizlik krizlerini sadece kaynak tahsisi, arz-talep eğrileri ve büyüme oranları üzerinden okuyan bir zihniyet, hastalığın asıl kaynağına asla inemez. Ekonometrinin o kusursuz gibi görünen süslü grafikleri, standart hata payı ustalıkla hesaplanmış gösterişli tahminleri, insanın hırstan ve tamahkârlıktan kararan kalbine dair tek bir anlamlı veri sunamaz. Kanaatin getirdiği o görünmez ve ölçülemez bereketi, fedakarlığın piyasaları altüst eden o ilahi dokunuşunu hiçbir ekonometrik formül kapsayamaz.
Bu ekollerin ve onların melezleştirdiği tüm sanal yapıların ekonomik yaşamın devasa problemlerini çözememesi ve ilahi bir yasa gereği sonsuza dek de çözemeyecek olması, meselenin salt teorik veya matematiksel bir eksiklik olmasından ileri gelmez. Bu kesin iflasın tam merkezinde, devasa bir ontolojik körlük yatar. İlahi iradenin, rızkın mutlak sahibinin ve manevi bereket sırrının o mekanik denklemin tamamen dışında bırakılması, çöküşün asıl ve yegane sebebidir. Kainat ve içindekiler, yaratılıp bir kenara bırakılmış, kendi mekanik saat sistemi ve çarkları içinde işleyen kapalı, sağır bir kutu değildir. Gözle görülen veya görülmeyen her zerre, her saniye Allah Teâlâ’nın (cc.) mutlak kudreti, iradesi ve yaratması ile varlık sahnesinde ayakta durmaktadır. Dolayısıyla iktisadi hayat da, paranın el değiştirmesi de, zenginlik ve fakirlik de bu muazzam ilahi kuşatmadan bağımsız, kendi kurallarıyla işleyen özerk bir piyasa mekanizmasına kesinlikle indirgenemez. Ürünlerin gerçek fiyatını ve kıymetini, arz ve talep eğrilerinin o ruhsuz grafiklerde kesiştiği cansız noktalar değil; rızkı dilediğine genişleten, dilediğine daraltan, bereketi kimi zaman yağmur gibi indiren kimi zaman da tamamen kaldıran o mutlak irade belirler. Kur’ân-ı Kerîm, kibrinden kör olmuş tüm çağların idrakine bu sarsıcı ve değiştirilemez hakikati şu ilahi beyanla nakşeder: Yeryüzünde kımıldayan hiçbir canlı yoktur ki rızkı Allah Teâlâ’ya ait olmasın. O, her birinin karar kıldığı yeri de, emaneten bırakıldığı yeri de bilir. Bunların hepsi apaçık bir kitaptadır. (Hûd, 6. Ayet)
Bu derin hikmetli ayet, rızkın salt bir üretim bantları silsilesi, lojistik bir dağıtım ağı ve tüketim arzusu olmadığını; aksine doğrudan doğruya Allah Teâlâ’nın (cc.) sonsuz rububiyet ve rezzakıyet sıfatıyla bağlantılı ilahi bir taksim olduğunu bütün evrene ilan eder. Ekonometri, gökyüzünden yeryüzüne düşen yağmurun milimetrik miktarını, toprağın nem oranını ölçebilir. Ancak o inen yağmurun kurak topraklara can ve bereket mi vereceğini, yoksa mahsulleri harap eden bir afete mi dönüşeceğini hesaplayacak hiçbir matematiksel model icat edilmemiştir. Aynı şekilde, merkez bankalarının piyasadaki para arzını, enflasyonist sapmaları veya faiz oranlarını küsuratlarına kadar modelleyen o büyük ve karmaşık sistemler; helal yoldan, alın teri ve şükürle kazanılmış azıcık bir malın içindeki o muazzam, hesaba gelmez bereketi kavrayamaz. Veya haramla, faizle, kul hakkıyla şişirilmiş devasa, milyarlarca dolarlık servetlerin sahibine yaşattığı o korkunç yoksunluk ve açlık hissini, hiçbir istatistiksel regresyon modeline dâhil edemez. Başarısızlık, matematiğin yetersizliğinden değil, matematiğin mana alemine uygulanma hadsizliğindendir. İstatistikler sadece miktar bildirir; oysa hakikat, niyetleri, sadakati ve infakı tartar.
Sonsuz İhtiraslar
Seküler iktisadın üzerine inşa edildiği o meşhur ve sarsılmaz sanılan temel varsayım; ihtiyaçların sonsuz, kaynakların ise kıt olduğu dogmasıdır. İşte bu büyük yanılgı, tüm sistemin iflasını hazırlayan zehirli bir tohumdur. Hakikatte yeryüzünde kıt olan şey ilahi kaynaklar değil; aksine insanın terbiye edilmemiş ihtirası, yitirdiği merhameti, unuttuğu şükrü ve adaleti sağlama iradesidir. Fıtratın özünde insani ihtiyaçlar son derece sınırlı ve bellidir. Sınırı olmayan, sonsuzluk vehmine kapılan şey, kötülüğü emreden o dizginsiz nefsin karanlık fantezileri ve dünyayı yutma arzusudur. İnsan doğasının o girift yapısını ve manevi yönünü laboratuvara hapsedemeyen seküler sistem, onu piyasanın ve arzuların kölesi yaparak standartlaştırmaya çalışmış, sınırsız ve çılgınca bir tüketimi çağdaş bir erdem, bir varoluş kanıtı olarak sunmuştur. Oysa maneviyatın mutlak rehberi Hz. Muhammed (sas.) insanoğlunun bu bitmek bilmeyen tamahkârlığını, fıtri zaafını ve varoluşsal körlüğünü en yalın, en çarpıcı haliyle tüm insanlığa şöyle duyurur: Ademoğlunun iki vadi dolusu malı olsa, bir üçüncüsünü ister. Onun gözünü ancak toprak doyurur. Tevbe eden kimsenin tevbesini Allah Teâlâ kabul eder. (Müslim, Zekât, 116)
Bu eşsiz nebevi teşhis, modern iktisadın üzerine titrediği tüm kurgusal temelleri tek bir cümlede yerle bir eder. Zira övünülen o karmaşık ekonometrik modeller, insanın tatmin ve doygunluk eşiğini tamamen maddi bir tüketim noktası olarak hesaplamaya ayarlanmıştır. Üretilen fayda fonksiyonları, tüketim miktarı arttıkça elde edilen haz üzerinden mekanik, yatay bir denge arayışındadır. Ancak hesaba katılmayan gerçek şudur ki; insanın ruhundaki o dipsiz sonsuzluk boşluğu, fani ve maddi olan hiçbir dünyevi nesneyle doldurulamaz. İnsan ancak toprakla, yani kendi acizliğiyle, ölümün inkar edilemez soğukluğuyla ve faniyetin sarsıcı idrakiyle yüzleşmedikçe; yahut yüzünü ilahi rızaya çevirerek o derin varoluşsal boşluğu mutlak olanın nuruyla doldurmadıkça, gözündeki o açlık perdesi asla kalkmaz. Bu hakikate kör kalan iktisadi ekollerin krizleri çözmede çaresiz kalmaları mukadderdir ve bu çaresizlik mutlak iradenin yasası gereği kıyamete dek sürecektir. Çünkü onlar problemi sürekli maddi kaynakların dağıtımında veya üretim azlığında ararken, asıl ölümcül sorunun kalbin manevi gıdasızlıktan kuruması, vicdanın çürümesi olduğunu göremezler. Hırs, israf, tekelcilik ve faiz gibi ağır manevi hastalıklar üzerine inşa edilen, sömürüyü rasyonellik kılıfıyla aklayan bir sistemin, hangi istatistiksel makyajla, hangi ileri teknolojik veri analiziyle sunulursa sunulsun toplumlara huzur, adalet ve denge getirmesi kesinlikle imkansızdır.
Tüm bu tablonun içinde ekonometrinin bir işlevsizliğe mahkum oluşu, sadece veri toplama ve işleme yöntemlerindeki teknik kusurlardan değil, iddiasında barındırdığı o devasa kibrin ontolojik ağırlığındandır. Rakamların, algoritmaların ve matrislerin sihirli dünyasına sığınarak geleceği kusursuzca öngörebileceğini, muhtemel toplumsal krizleri masa başında yazılan matematiksel formüllerle önceden engelleyebileceğini zanneden bu yapı, yaşanan her büyük küresel krizde iskambil kâğıtlarından yapılmış derme çatma bir kule gibi yerle yeksan olmaktadır. Olmaması da mümkün değildir. Çünkü insan iradesi, kitlelerin korkuları, panikleri, sevinçleri ve hırsları matematiksel bir sabite indirgenemeyecek kadar akışkandır. Geçmiş yılların cansız verilerinden yola çıkarak geleceği tahmin etmeye çalışmak, insanın sürekli tekamül eden veya anbean yozlaşan ruhsal durumunu dondurup sabitlemek gibi beyhude bir çabadır. Oysa insan her doğan günle yeniden var olur, her saniye ilahi bir tecellinin ve zorlu bir imtihanın muhatabıdır. Dün tüm servetini paylaşacak kadar cömert olan bir kalp, bugün ölüm veya fakirlik korkusuyla cimrileşebilir; dün piyasalardan korkup kaçan bir irade, bugün bambaşka bir saikle büyük riskler alabilir. İnsanın ve toplumun bu sürekli değişim ve akış hali, tümevarımsal verilerin o geriye dönük, zorlama yamalarını paramparça eder. Ekonometri, ancak geçmişte yaşanmış bitmiş olanın, o cansız piyasa cesedinin istatistiksel otopsisini yapabilir; lakin yaşayan, nefes alan, kalbi atan ve mutlak iradenin elinde sürekli şekillenen toplumsal geleceğe dair şaşmaz hiçbir hüküm veremez.
Ortaya çıkan bu dramatik manzara, ontolojik bir kopuşun, yaratılış hakikatinden uzaklaşmanın insanlığa kestiği çok ağır ve acı bir faturadır. Cansız maddeyi, kayayı, metali ölçmek için ustalıkla geliştirilen aletlerle; manayı, ruhu, vicdanı ve ilahi sırlara muhatap olan iradeyi tartmaya kalkışan seküler akıl, kendi elleriyle kurduğu o devasa sayısal labirentin içinde yolunu tamamen kaybetmiştir. Ne fiziğin laboratuvarındaki o mekanik kesinliği ve soğuk düzeni dalgalanan toplumsal hayata taşıyabilmiş, ne de kendi zihninde kurguladığı o bencil, hesapçı makine-insan modelini hayatın o muazzam ve coşkulu doğal akışı içinde yaşatabilmiştir. Hakikati kendi dar kalıplarına sığdırma çabaları, mutlak iradenin o öngörülemez, uçsuz bucaksız okyanusunda birer zayıf köpük olup sönmeye mahkum kalmıştır. Modern çağın o karmaşık ve içinden çıkılmaz ekonomik problemleri, ancak ve ancak insanın varlık gayesine, özüne dönmesiyle; rızkı verenin mutlak kudretini her zerrede tanımasıyla ve kanaatin o hiçbir istatistiğe sığmayan tükenmez hazinesini kalbinde keşfetmesiyle gerçek ve kalıcı bir çözüme kavuşabilir.
Matematiksel kibrin yerini ontolojik bir tevazu, kurgusal ve faydacı teorilerin yerini ise mutlak ilahi hakikat almadığı müddetçe, anlamsız istatistik yığınlarının altında ezilen sömürü sistemlerinin ardı ardına çöküşü kaçınılmaz bir sondur. İnsan; ekonometrinin dar denklemlerine sığdırılamayacak kadar derinlikli, seküler aklın rakamlarıyla ifade edilemeyecek kadar yüce ve sırlarla dolu bir varlıktır. Dünyevi ve iktisadi nizamın şifresi, ne tümevarımın o steril laboratuvarlarında maddeyi parçalayarak, ne de tümdengelimin o kurgusal masalarında insanı makineleştirerek bulunabilir. Asıl sır ve yegane kurtuluş reçetesi; insanın kendi acziyetini ve sınırlarını bilip, tüm sebeplerin ve sonuçların ötesinde kainatın mutlak sahibinin iradesine tam bir teslimiyetle bağlandığı o ulvi idrakte, o sarsılmaz iman ve kanaat merkezinde saklıdır.