Anasayfa Köşe Yazıları İslâm İktisadı Perspektifinden Ekonomik Hayat: Bir İtaat ve İmtihan Diyalektiği

İslâm İktisadı Perspektifinden Ekonomik Hayat: Bir İtaat ve İmtihan Diyalektiği

by Sumeyra Aydın

Modern iktisat teorileri, ekonomik faaliyeti genellikle kıt kaynakların sınırsız ihtiyaçları karşılamak üzere tahsis edilmesi ve bireysel faydanın maksimizasyonu olarak tanımlar. Ancak İslâm iktisadı, temellerini tevhid inancından alan yapısıyla salt bir maddi refah arayışının ötesine geçer. İslâm iktisadi paradigmasında ekonomik hayat, insanın Allah Teâlâ’ya (cc.) olan sadakatini amele döktüğü bir itaat alanı ve dünyevi varoluşunun ontolojik bir gereği olan imtihan sahnesidir.

Bu bağlamda iktisat, insanın Allah Teâlâ’ya (cc.) itaat etme sürecinin piyasa şartlarındaki tezahürüdür. İnsan, mülkün gerçek sahibinin (el-Mâlik) koyduğu kurallara uyarak en doğru yola (sırat-ı müstakim) ulaşır. Peki bu itaat insanı neden en iyi sonuca götürür ve ona ne vaat eder? Çünkü insanı da, ihtiyaçlarını da, yeryüzündeki kaynakları da yaratan Allah Teâlâ (cc.), bu sistemin fıtrata uygun ve adil bir şekilde nasıl işleyeceğini mutlak surette en iyi bilendir. 

İslâmi kurallara itaat etmek, insanı sadece niceliksel bir büyümeye değil aynı zamanda berekete, sosyal adalete ve en nihayetinde hayat-ı tayyibeye (güzel ve huzurlu bir hayata) ulaştırır. İslâm’ın iktisadi kurallarına riayet edildiği zaman insanı mutsuz ve çaresiz kılan ve varoluş gayesinden uzaklaştıran ezici yoksulluk ortadan kalkar. Bunun yerine topluma huzur, sükûn ve dünyevi sınırları ölçüsünde (nisbî) bir mutluluk hâkim olur. Nitekim Nahl Suresi 97. ayette bu hakikat “Erkek veya kadın, kim mümin olarak salih amel işlerse, elbette ona güzel bir hayat yaşatacağız…” şeklinde müjdelenir. 

İslâm’ın iktisadi kurallarına uyulduğu zaman faiz, sömürü, haksız kazanç ve gelir adaletsizliği gibi insan eliyle üretilen bütün zulümler ortadan kalkar. Ancak insan eliyle yapılan bu zulümlerin bitmesi, dünya hayatındaki sınav ortamının sona erdiği anlamına gelmez. Bu adil sistemde bile makroekonomik dalgalanmalar, darlıklar veya bolluklar, ilahi imtihanın bir parçası olarak meydana gelebilir. 

Bugünün Krizleri: Sistemik Zulüm mü, İlahi İmtihan mı?

Bugün küresel ve yerel ölçekte şahit olunan ekonomik buhranlar ise bu adil tablonun tam zıddını temsil eder. Peki, günümüzdeki bu derin sorunların kaynağı nedir? Bu noktada insan eliyle üretilen zulüm ile ilahi imtihan arasındaki o ince çizgiyi doğru çekmek gerekir. 

Bugün kitleleri ezen kronik enflasyon, borç sarmalları ve gelir adaletsizliği gibi krizlerin kahir ekseriyeti fıtri bir kıtlıktan değildir. Bu olumsuzluklar kapitalist hırsın, faiz sisteminin, israfın ve ihtikarın (stokçuluk) kurumsallaşmasından kaynaklanır. Yani bu sorunlar insan eliyle üretilen ve piyasa mekanizmasına giydirilen birer zulüm çarkıdır. Kur’an-ı Kerim, Rûm Suresi 41. ayette “İnsanların kendi elleriyle yapıp ettikleri yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu…” buyrularak bu hakikate asırlar öncesinden işaret eder. 

Ancak bu durum, günümüzdeki ekonomik zorluklar için imtihanın olmadığı anlamına asla gelmez. Aksine bugünkü problemler inananlar için iki yönlü ve çok daha zorlu bir imtihan barındırır. Bunlardan birincisi depremler, kuraklıklar veya küresel salgınlar gibi doğrudan Sünnetullah’ın (ilahi kanunların) bir tecellisi olarak karşımıza çıkan ve bütün iktisadi yaşam alanlarını sarsabilen fıtri imtihanlardır. İkincisi ise çarkları zulümle dönen bu bozuk kapitalist ekonomik yapının içinde Müslümanca bir duruş takınarak ayakta kalabilme sınavıdır. Makro düzeydeki bu sistemik zulümlerin faturası mikro düzeyde hane halkına ulaştığında o darlığın içinde helal lokma aramak, faiz sarmalına düşmemek için direnmek ve isyana savrulmadan sabretmek, bugünün Müslümanı için doğrudan bir imtihandır.

Mülkiyet, Tasarruf ve İtaat

İslâm iktisadının en temel prensibi, mülkün mutlak sahibinin Allah Teâlâ (cc.) olduğu gerçeğidir. İnsan, yeryüzünde bir halife olarak emanetçi konumundadır. Bu emanet bilinci, insanın ekonomik kararlarında ilahi iradeye mutlak bir itaati gerektirir. Üretimden tüketime, bölüşümden tasarrufa kadar her ekonomik eylem, helal-haram çizgileriyle belirlenmiş bir kulluk sınavıdır. 

Kur’an-ı Kerim, piyasa mekanizmasına müdahale ederken sadece ekonomik bir istikrarı değil, ahlaki bir itaati hedefler. Nitekim Bakara Suresi 275. ayette yer alan “…Allah, ticareti helâl, faizi (ribayı) haram kılmıştır…” hükmü, sermaye birikiminin ve ticaretin hangi sınırlarda yapılacağını net bir şekilde çizer. 

Bir Müslümanın faizden uzak durması, zekâtını vermesi, karaborsacılık (ihtikar) yapmaması veya tartıda hileye başvurmaması, sadece piyasa etiği veya regülasyon uyumu değildir. Bu davranışlar doğrudan doğruya Allah Teâlâ’ya (cc.) itaattir. Hz. Peygamber’in (sas.) “Dürüst ve güvenilir tüccar, peygamberler, sıddîklar ve şehitlerle beraberdir.” (Tirmizî, Büyû’, 4) hadisi, ticari hayattaki itaatin kişiyi taşıyabileceği manevi zirveyi göstermesi bakımından oldukça çarpıcıdır.

İslâm iktisadının hayata geçmesi, öncelikle her bir Müslümanın bu bireysel itaati ve duruşu sayesinde mümkündür. İslâm iktisadı, büyük kurumlardan veya devletler arası anlaşmalardan önce, bir Müslümanın kendi ticari hayatını, tüketim alışkanlıklarını ve kazanç yollarını ilahi prensiplere göre düzenlemesiyle başlar. Eğer bir mümin, iktisadi kararlarını itaat ve imtihan bilinciyle alıyorsa, İslâm iktisadı o insanın hayatında ve çevresinde zaten hayata geçmiş demektir. Dolayısıyla sistemin inşası, bireyin cüzdanındaki helal hassasiyeti ve kalbindeki Allah Teâlâ (cc.) korkusuyla atılan o ilk adımla başlar.

İktisadi Bir Gerçeklik Olarak İmtihan

İnsanın iktisadi kurallara itaat etmesi, onun dünyevi hayatta hiçbir zaman ekonomik kriz, fakirlik veya iflasla karşılaşmayacağı anlamına gelmez. Modern kapitalist zihniyet, başarıyı sadece maddi birikimle ve refahla ölçmektedir. Buna karşılık İslâm, dünya hayatının bizatihi bir imtihan (sınanma) yurdu olduğunu vurgular.

İslâm iktisadı felsefesinde zenginlik bir lütuf olduğu kadar, fakirlik de bir ceza veya terk edilmişlik göstergesi değildir. Her ikisi de birer imtihan aracıdır. Allah Teâlâ (cc.), Bakara Suresi 155. ayette bu iktisadi gerçekliği şöyle ilan eder “Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla; mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle sınayacağız. Sabredenleri müjdele!” Bu ayet, makroekonomik krizlerin, enflasyonist baskıların, ürün kayıplarının veya bireysel iflasların (mallardan ve ürünlerden eksiltme) Sünnetullah’ın bir parçası olduğunu gösterir. İnsan, en doğru yolda (itaat üzere) yürüse dahi, sistemik veya şahsi ekonomik imtihanlarla yüzleşebilir. Önemli olan, bu şoklar karşısında gösterilen reaksiyondur.

İmtihan Karşısında Müslümanın Duruşu: Sabır ve Şükür

Ekonomik imtihanlar, insanın iman ve tevekkülünün sınama ortamlarıdır. İslâm iktisadı, ekonomik döngünün daralma (resesyon/fakirlik) ve genişleme (refah/zenginlik) dönemlerinde Müslümana iki temel davranış sunar. Bunlar sabır ve şükürdür. Peygamber Efendimiz (sas.), müminin bu eşsiz denge halini şu muazzam hadisiyle özetler “Müminin işi ne acayiptir! Onun her işi hayırdır. Bu durum, müminden başka hiç kimseye nasip olmaz. Kendisine güzel bir şey isabet ederse şükreder, bu onun için hayır olur. Kendisine bir sıkıntı (veya zarar) isabet ederse sabreder, bu da onun için hayır olur.” (Müslim, Zühd, 64)

Ekonomik Darlıklarda Sabır 

İslâm’da sabır meselesi, pasif bir kabulleniş veya tembellik değildir. Aksine aktif bir dirençtir. Ekonomik sıkıntılar karşısında sabretmek harama yönelmemek, faizli borç sarmalına girmemek ve rızkı helal yoldan aramaya ısrarla devam etmektir. Kriz anlarında paniğe kapılıp gayrimeşru kazanç yollarına (hırsızlık, rüşvet, kumar, tefecilik) yönelmemek, itaatin en üstün formudur. Sabır, mülkün Allah Teâlâ’ya (cc.) ait olduğu bilinciyle, rızkı verenin Rezzak olduğuna olan sarsılmaz güvendir.

Ekonomik Bollukta Şükür

İmtihan sadece darlıkla olmaz. Varlık ve refah da imtihanın bir parçasıdır. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de Karun kıssası (Kasas Suresi), servetin şımarıklığa ve bunu kendi ilmimle kazandım kibrine dönüştüğünde nasıl bir helak sebebi olduğunu anlatır. İktisadi anlamda şükür, sadece dille lafzen şükretmek değildir. Şükür aynı zamanda serveti, onu bahşeden Allah Teâlâ’nın (cc.) rızası doğrultusunda kullanmaktır. Zekât vermek, infak etmek, vakıflar kurmak, istihdam sağlamak ve israftan kaçınmak, varlık imtihanını başarıyla geçmenin ve şükrün fiiliyata dökülmüş halidir.

Bitirirken

İslâm iktisadı, insanı sadece tüketen veya üreten bir mekanik ilişki içerisinde ele almaz. İnsanı ahlaki sorumlulukları olan, kalbi Yaratıcı’ya (cc.) bağlı bir halife olarak konumlandırır. İktisadi faaliyetlerin tamamı, temelde Allah Teâlâ’nın (cc.) koyduğu sınırlara riayet ederek (itaat) sürdürülür. Bu itaat, Müslümanı hem dünyada haysiyetli bir yaşama hem de ahirette kurtuluşa (felaha) götüren en güvenilir yoldur. 

Ancak bu yolda yürürken karşılaşılan ekonomik zorluklar veya kazanılan büyük servetler, asla nihai bir amaç veya mutlak bir sonuç değildir. Hepsi birer imtihandır. Müslüman insan ve toplum, darlıkta sabrederek haramdan korunma iradesi gösterdiğinde bollukta ise şükrederek servetini toplumsal adaleti tesis edecek şekilde paylaştığında, İslâm iktisadının ruhunu hayatına yansıtmış olur. 

Nihayetinde mühim olan, hesap gününde (yevm-ed din) mizan terazisine konulacak olan amellerin kalitesidir. Çünkü iktisat, dünyayı imar ederken ahireti kazanma veya kaybetme serüveninin ta kendisidir.

Benzer Yazılar

Görüşlerinizi Paylaşabilirsiniz

[contact-form-7 id="9959" title="Bulten form"]