“İnsan tatmin olmak için daha ne ister?” Cüneyt Özdemir’in kameralara yansıyan o sade ama tüyler ürpertici sorusu, aslında modern insanın ruh köküne saplanmış en keskin hançerdir. Eskiden kanaat, kıymeti bilinen bir erdemdi; bugün ise doymak bilmez bir iştahın gölgesinde eriyip giden nostaljik bir kelime haline gelmiş durumda! Sokaklarda dindarlık söylemleriyle yankılanan ama kapalı kapılar ardında lüksün, markanın ve statünün yarışına giren yeni bir Türkiye manzarasıyla karşı karşıyayız. Thorstein Veblen’in asırlar önce “aylak sınıf” için tarif ettiği o gösterişçi israf, bugün ne yazık ki muhafazakâr burjuvazinin de vazgeçilmez bir yaşam biçimi haline geldi. Üstelik bu israf sadece cüzdanları değil, ahlaki pusulayı da darmadağın ediyor.
Veblen’in “Aylak Sınıfı” Bugün Nerede?
Eskiden zenginlik gizlenir, sadelik övülürdü; şimdi ise lüks, imanla ve başarıyla tescillenen bir vitrin malzemesine dönüşmüş durumda. Veblen, lüks ürün ve hizmetlerin genel olarak zenginlerin refah düzeylerini sergilemek için edinildiğini ve kendi mutluluklarını yükseltmek için edinilmediğini iddia etmektedir. Aylak sınıfın asıl derdi tüketmek değil, çalışmadığını ve lükse zahmetsizce ulaştığını etrafa kanıtlamaktır; bugünün muhafazakâr elitleri de tam olarak bu konfor alanının mahkûmu olmuş durumdadır!
Thorstein Veblen’in asırlar önce kaleme aldığı o keskin analiz, bugün İstanbul’un çeperlerinden Anadolu’nun parlayan lüks semtlerine kadar uzanan yeni bir sosyolojik gerçeğin tam merkezinde duruyor. Eskiden burjuvazinin batılı modernleşme ritüelleri olarak görülen gösterişçi tüketim ve “sinyal verme” refleksi, ne yazık ki bugün muhafazakâr kimliğin vazgeçilmez bir statü aracı haline geldi. Muhafazakâr burjuvazi; bindiği lüks araçtan giydiği markaya, oturduğu sitelerden sosyal medyadaki yaşam vitrinine kadar her alanda aslında Veblen’in “aylak sınıfının” modern birer figüranına dönüştü. Burada amaç artık bir şeye ihtiyaç duymak değil; çalışmadan, yorulmadan veya zenginliğin o zahmetli yolundan geçmeden “ben de bu gücün ve refahın sahibiyim” sinyalini topluma yaymaktır. Dindarlık söylemleriyle yola çıkanların, bir süre sonra konforun ve gösterişin konforlu bataklığına saplanması, öz ile kabuğun yer değiştirdiğinin en acı tablosudur.
Fon Krizleri ve Doymayan Nefisler
Türkiye’de son dönemde fon skandallarıyla açığa çıkan, “daha fazla, daha da fazla” hırsı ve ahlaki erozyon. Fon sistemi adı altında kurulan o göz alıcı saadet zincirleri, doymak bilmeyen nefislerin ve “vurkaç” ekonomisinin en somut nişanesi olmuştur. “İnsan nasıl tatmin olur?” sorusu, muhafazakâr kesimin kanaatkâr kimliğini altüst eden hırsın manifestosudur. Artık dini referanslar köşeye sıkıştırılmış, kazanç hırsı merkeze yerleşmiştir. İslam iktisadının önerdiği ve helal olan kazancın dayanağı görmezden gelinmektedir! Emeğin, alın terinin ve helal kazancın kutsiyeti, birkaç misli fazla kâr vaat eden o parlak fon masalarında kurban edilmiştir.
Gösteriş yarışının ve sinyal verme çılgınlığının yarattığı devasa finansal yük, ne yazık ki insanları sabırlı bir emeğin ve helal kazancın sınırlarında tutmaya yetmiyor. Lüksün vitrinini açık tutmak, konforu sürekli kılmak ve toplumsal statüyü korumak hırsı; kısa yoldan köşe dönme arayışını bir yaşam felsefesine dönüştürüyor. Tam da bu noktada Cüneyt Özdemir’in o yalın ama sarsıcı sorusu kulaklarda çınlıyor: “Gözünüz ne zaman doyacak?”
Evet, nefis doyurulamadıkça ve daha fazlası istendikçe, rasyonel akıl yerini kör bir açgözlülüğe bırakıyor. Türkiye’de son dönemde patlak veren fon krizleri, yüksek faiz ve usulsüz kâr vaat eden saadet zincirleri, aslında sadece birer finansal dolandırıcılık hikâyesi değildir. Bu krizler; inanmışlığın ve manevi değerleri öncelikleyişin, kanaat kültürünün ve alın terinin değerli konumunu, “daha çok kazanç” masalarında nasıl feda edildiğinin acı birer vesikasıdır. Hırsın basireti bağladığı yerde ne inancın denetimi kalıyor ne de vicdanın süzgeci!
Geoffrey Miller “Tüketimin Evrimi” adlı kitabında şunları ifade ediyor: “Örneğin aktif yetişkin bir erkek günde yaklaşık 3000 kalori almaya ihtiyaç duyar. Mega yatında verdiği partide 20 misafir ağırlayan ve 20 personel çalıştıran statü düşkünü aktif milyarder ise o gün için fazladan 150.000 kaloriye, saatte 24,14 kilometre hızla seyir halindeyse 37.000 litre benzine ihtiyaç duyar. Bu da demek oluyor ki mega yatın toplam enerji ihtiyacı günde yaklaşık 240 milyon kalori oluyor ve bu da 100.000 kg bifteğe ya da milyarderin kendi vücudunun ihtiyacı olan kalorinin 80.000 katına denk geliyor!
Gösterişin Gölgesinde Özü Kaybetmek!
Bu israf kültürünün toplumsal adalet, vicdan ve maneviyat üzerindeki yıkıcı faturası, yalnızca malın ve mülkün hor görülmesi değil bir medeniyetin kendi öz değerlerine sırt çevirmesidir. Göz alıcı otomobiller, rezidanslar ve marka logoları arasında sıkışıp kalan vicdanlar, yoksulluğun ve adaletsizliğin üzerini örtemez! Daha 20’li yaşlarda 1 Milyar TL’lik bir yata sahip olmakla, aç kalmış Filistinli kardeşlerimize destek mitinglerinde yer almak aynı şey değil! Gerçek bir erdem, daha fazlasını istemekte değil, elindekini paylaşabilme cesaretindedir; aksi takdirde doymayan nefisler, er ya da geç kendi yarattıkları enkazın altında kalmaya mahkumdur.
Yani israf yalnızca malın mülkün tüketilmeden dökülmesi, yok sayılması değil; bir medeniyetin kendi öz değerlerine sırt çevirmesidir. Bu çürümenin en ibretlik ve bir o kadar da acı fıkrası, zenginliğin ve gücün getirdiği şımarıklığı ilahi bir imtihan perdesinin arkasına saklama cüretidir. Lüksün ve servetin ihtişamı içinde yüzüp “Allah beni daha çok vererek sınıyor“ diyerek serveti meşrulaştırma kolaycılığı, ne inancın ruhuyla bağdaşır ne de ahlakla! Sahabe efendilerimizin bolluk karşısındaki titreyişini unutup, serveti bir tahakküm ve gösteriş aracı yaptıktan sonra bunu ilahi bir lütuf veya çetin bir imtihan gibi sunmak, kelimenin en saf tanımlamasıyla dini rasyonalizm düşüncesiyle dini hükümleri akla uygun, mantıklı hale getirmektir!
Oysa gerçek imtihan, elindekini paylaşabilme, doymayan nefse “dur” diyebilme cesaretidir. Özünü kaybedip zevkle dolu kabuğa sığınan, inancın evrensel adalet çağrısını konforlu saraylarına kalkan yapan bu zihniyet; er ya da geç kendi yarattığı doyumsuzluk çukurunda boğulmaya mahkûmdur. Genele yayılmadan bunlara dur diyebilmek duasıyla…
Dr. Ömer DÖNMEZ