Köşe Yazıları

Maksimum Yaşam İsteği, Tüketim ve Yalnızlaşma 

Eğitimleri, iş hayatı beklentileri ve tüketim alışkanlıkları ile gelenekselliğin çok ötesinde bir yaşam biçimine ait olarak dünyaya gelen bir “Z” kuşağı var. Devam eden yaşamın kendilerine sunduğu imkanları sonuna kadar tecrübe etmek için hiçbir andan mahrum kalmama (FOMO – Fear of Missing Out) ve “maksimum yaşam isteği” gibi cazip mottolarla küresel bir tüketim kültürünün ortasına doğdu bu insanlar. “Sadece bir kez yaşayacaksın” ve “hiçbir andan geri kalma” sloganlarıyla kuşatılmış bir çerçevede yaşamlarını devam ettiriyorlar.

Büyülü ışıklarla süslenmiş kahve zincirlerinin önünde uzayan kuyruklar, Bursa’ya gitmişken mutlaka İskender’in tadına bakmalısın popülerliği için sırf “orada bulunulduğunu” kanıtlamak adına çekilen dijital fotoğraflar, festival biletleri için harcanan son birikimler… 

Sosyal medyanın hızlandırdığı imaj üretimi ve popüler kültür, genç bireylere sürekli olarak “kendini gerçekleştirmenin” yolunun yeni nesil deneyimleri, mekânları, kıyafetleri ve dijital trendleri tüketmekten geçtiğini fısıldamaktadır. Ancak bu durum, bireyi doyumsuz bir haz arayışının ve bitmeyen bir “açgözlülük” kıskacının içine çekerken topluma yabancılaşmasına neden olmaktadır. Postmodern dönemin getirdiği bu yeni gerçeklikte; medya ve popüler kültür, gençlik tipolojilerini yeniden şekillendirerek “hedonist gençlik” profillerini öne çıkarıyor maalesef!

Kapitalist Çarklar, Kurgulanmış İhtiyaçlar

Modern kapitalist düzen, insan ruhundaki “açgözlülük” ve “doyumsuzluk” zaafını bir büyüme motoru olarak kullanır. Eskiden bir ihtiyaç karşılandığında tatmin gerçekleşirken; bugün tüketim kültürü, yapay ve kurgulanmış arzuları “olmazsa olmaz ihtiyaçlar” gibi insana sunmaktadır. Temel biyolojik ihtiyaçları karşılamanın ötesine geçerek bir kimlik, aidiyet ve statü göstergesine dönüşmüş olan tüketim, bireye sınırsız özgürlükler vadeder. Sunulan bu sınırsız özgürlük vaadi, arka planda onu küresel pazarın sürekli satın alan, satın aldıkça tüketilen birer dişlisine dönüştürür. Ne kadar tüketirse o kadar var olacağına inandırılan gençlik, kaçınılmaz bir anlam krizine ve ruhsal bir tükenmişliğe yuvarlanmaktadır. Sınırsız doyumsuzluk aksiyomu, insanı ruhsal bir tatminsizliğe ve sürekli bir kovalamacanın yarattığı tükenmişliğe mahkûm etmektedir.

Helal ve Haram Bilincinin Oluşturulması

Madalyonun diğer tarafına, semavi dinler ve özellikle İslam iktisadı perspektifinden baktığımızda ise bambaşka bir zihniyet inşasıyla karşılaşırız. İslam iktisadı ve onun insana bakışı, bireyin dünya ile kurduğu ilişkiyi “ölçü”, “denge” ve “sorumluluk” ekseninde ele alır. Kur’an-ı Kerim’de işlenen Rubûbiyet anlayışı, evrendeki her şeyin bir mülkiyet ve terbiye düzeni içinde olduğunu, insanın ise malın ve hayatın mutlak sahibi değil, yalnızca bir emanetçisi olduğunu öğretir. 

İslam iktisadının modern kapitalizmden ayrıldığı en temel nokta, tüketim üzerindeki ahlaki ve manevi sınırlamalardır. M. Umer Chapra’nın da vurguladığı gibi, iktisadın geleceği; sınırsız hazların peşinde koşan bireyler yetiştirmekten değil, ahlaki bir filtre uygulayarak adalet ve sadelik merkezli bir refah anlayışı inşa etmekten geçer. Bireysel hazcılığın (hedonizm) yüceltildiği tüketim toplumunda gençliğe sunulan sahte özgürlük illüzyonu, dünyadaki varoluşu değersiz kılmaktadır. 

Z kuşağının taşıdığı dinamik “yaşam isteği”, materyalist tüketim nesneleriyle doyurulmaya çalışıldıkça daha da derinleşen bir anlam krizine dönüşmektedir. Oysa gerçek özgürlük ve tatmin, her sunulan nesneyi ya da deneyimi tüketmekte değil; ihtiyaç ile arzu arasındaki çizgiyi koruyabilmekte, tüketim çılgınlığına karşı durabilecek bir zihniyet ve ahlak inşasını başarabilmektedir. Z kuşağının taşıdığı yüksek potansiyel, dinamizm ve hayatı kucaklama arzusu; gardıroplara, son model teknolojik cihazlara ya da anlık sosyal medya görsel şovlarına hapsedilemeyecek kadar değerlidir. Yaşamı “maksimum” seviyede tecrübe etmek, sunulan her nesneyi tüketmek ya da her hazzın peşinden koşmak değildir. Aksine, haz odaklı tüketim çarkının dışına çıkabilmek; neyi, neden ve ne kadar tükettiğinin şuuruna varmaktır.

Çocuklarda Sadece Başarıyı Arayan Ebeveyn

Bir de yakın zamanda sıklıkla yaşamaya başladığımız, sosyal yaşamda veya medyada kendinden söz ettirme uğruna yapılan okul eylemleri ve can almalar! Hayatına son verilen de hayata son veren de bunu neden yaptığını bilmez halde! Çünkü modern dünyada, artık çocuklarımız sadece akademik başarı üzerinden kodlanmaktadır. LGS puanı ile fen lisesi kazanma başarısı gösteren 96 ders ortalamasına sahip bir kız çocuğunun eylemini daha yeni yaşadık! İstanbul Başakşehir’de gerçekleşen eylemde 15 yaşındaki bir kız öğrencinin okul basarak öğrencileri bıçaklaması ve bir çocuğun ölümüne yol açması, modern seküler eğitim sisteminin ve Z kuşağı ebeveynliğinin en büyük açmazlarından birini gözler önüne sermektedir.

Çocuk okulda başarılıysa, “her şey yolunda” zannedilmektedir. Elinde telefon, cebinde para, üzerinde lüks kıyafetler varsa, “daha ne ister ki!” zihni düşüncelerine sahip anne ve babalar! Ancak manevi değerleri ihtiva eden ruhsal gelişim, ahlak ve vicdan eğitimi ihmal edildiğinde, çocuk zihnen çok zeki ama ruhen tamamen savunmasız hale gelmektedir. Akran zorbalığı veya dijital dünyanın karanlık dehlizleriyle karşılaştığında, içindeki öfkeyi dizginleyecek manevi bir fren mekanizması bulamamaktadır.

Sonuç olarak;

Z kuşağının ve sonraki nesillerin en büyük tehlikesi, tüketmeye ve bilgiye doymuş ama hikmetten, ahlaktan ve maneviyattan mahrum bırakılmış olmalarıdır. Fen lisesini kazanacak kadar zeki bir zihnin, bir canı hayattan koparacak kadar karanlığa teslim olması, sadece bir güvenlik zafiyeti değil; kalbin, ruhun ve vicdanın eğitilemediği sistemik bir manevi boşluk problemidir…

Dr. Ömer DÖNMEZ

Yorum Yaz

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir