Matematiksel Kesinlik ve Toplumsal Gerçeklik Kopuşu
Modern iktisat disiplini on dokuzuncu yüzyılın sonlarından itibaren tarihsel süreç içinde toplumsal ve felsefi bir bilim olmaktan çıkarak saf ve soyut bir matematiksel modelleme alanına dönüşmüştür. Günümüz ana akım iktisat anlayışında en temel başarı ölçütü kurulan karmaşık modellerin içsel tutarlılığı ve denklemlerin matematiksel zarafetidir. Akademik bir araştırmacı için en büyük ve tek hedef başlangıç aşamasında kabul edilen katı varsayımlar ile ulaşılan nihai sonuçlar arasında hiçbir mantıksal veya matematiksel çelişki bulunmamasıdır. Bu durum karmaşık ekonomik olayları incelerken toplumsal gerçeklerin tamamen analiz dışına itilmesine ve sadece denklemlerin hatasız işlemesinin tek geçerli bilimsel kriter olarak kabul edilmesine yol açmaktadır. Sonuç olarak sokağa pazara üretime ve bölüşüme dair tüm yakıcı gerçekler kâğıt üzerindeki pürüzsüz formüllerin gölgesinde görünmez olmaktadır. Klasik politik iktisat geleneğinin aksine günümüz metodolojisi değer dağılım ve toplumsal refah gibi hayati kavramları ahlaki bağlamlarından tamamen kopararak mekanik bir denge problemine indirgemiştir.
Yaşanan bu epistemolojik dönüşüm sadece tesadüfi bir akademik gelişim sayılmaz. Koca bir ekonomiyi birbirinden farklı insan eylemlerinin karmaşık bir bütünü olarak görmek yerine saat gibi tıkır tıkır işleyen kurallar silsilesi olarak algılamak iktisatçılara büyük bir analitik kolaylık sağlamaktadır. Mekanik bir yapı metaforu araştırmacıya tüm dışsal parametreleri kontrol etme ve çıkacak sonuçları kesin olarak tahmin edebilme yanılsaması verir. Oysa yaşayan ekonomik yapılar sürekli olarak değişen kültürel normlar beklenmedik teknolojik yenilikler ve siyasi dalgalanmalar tarafından şekillendirilir. Ancak modern ana akım modeller tüm bu canlı dinamizmi statik ve sabit bir denge noktası arayışına kurban eder. Matematiksel optimizasyon ve fayda maksimizasyonu süreçleri gerçek insanların her zaman sahip olduğu eksik bilgi mantıksız hevesler psikolojik sapmalar ve anlık duygusal tepkiler gibi en temel insani özellikleri tamamen yoksayar. Ortaya çıkan bu kurgusal analitik varlık sadece kendi bireysel faydasını zirveye taşımak peşinde koşan hissiz ve hesaplayıcı bir robottan ibaret kalır.
Pozitif Bilim Olma Arzusu ve Metodolojik İndirgemecilik
İktisadın soyut denklemlere bu derece tehlikeli biçimde bağımlı hale gelmesinin temelinde fizik ve benzeri doğa bilimlerine duyulan derin bir metodolojik öykünme yatmaktadır. Klasik fiziğin sunduğu mutlak kesinlik sosyal bilimler alanında çalışan birçok teorisyen için ulaşılması gereken nihai bir hedef olmuştur. Disiplini tıpkı doğa bilimleri gibi mutlak kesinliğe ve sarsılmaz yasalara bağlı katı bir yapıya kavuşturmak uğruna insan davranışlarının tüm karmaşıklığı hesaplamalardan temizlenmiştir. Herhangi bir fiziksel laboratuvar ortamı bulunmayan iktisat bilimi kendi kapalı laboratuvarını matematiksel ve ekonometrik modeller aracılığıyla sanal düzlemde inşa etmiştir. Belirlenen bu amaç doğrultusunda kültürel farklılıklar toplumsal sınıfların tarihi çatışmaları ve kurumların sürekli değişkenlik gösteren yapıları model dışı birer teferruat sayılmıştır. Kurulan bu steril varsayımlar sayesinde iktisadi olaylar laboratuvar ortamındaymış gibi pürüzsüzce modellenebilir hale gelmiş ancak bu kusursuz zemin gerçek dünyanın düzensiz öngörülemez ve kaotik doğasıyla olan tüm bağları geri dönülemez biçimde koparmıştır.
İçsel Tutarlılık ve Dışsal Gerçeklik Arasındaki Uçurum
Saf matematiksel modelleme kendi kurgusal sınırları içinde muazzam bir mantıksal bütünlük ve tutarlılık sunar. Ancak sunulan bu kusursuz bütünlük tasarlanan modelin inşa edildiği o temel varsayımların gerçek hayatta somut bir karşılığı olup olmamasından tamamen bağımsız şekilde var olur. Kurulan karmaşık bir denklemin hatasız çalışması veya türevlerinin doğru alınması sadece o matematiksel evrenin kurallarına harfiyen uyulduğunu kanıtlar. Dışarıda işsizlik rakamları hızla artarken mahalledeki küçük işletmeler art arda iflas ederken veya ülke çapında yapısal bir ekonomik çöküş yaşanırken uzmanların sadece kendi kurdukları denklemlerindeki istatistiksel hata paylarına odaklanmaları tam olarak bu derin metodolojik körlükten kaynaklanmaktadır. Modern ana akım metodoloji sokağın köşesindeki esnafın krizini veya fabrikası kapanıp işini kaybeden vasıfsız bireyin dramını analiz etmeyi reddeder ve onun yerine piyasanın genel dengesini matematiksel verilerle kanıtlamayı kendine birincil görev edinir. Gerçek hayatta yaşanan çok sarsıcı krizler bu modellerde çoğu zaman sadece geçici sapmalar sürtünme maliyetleri veya sisteme dışarıdan tesir eden beklenmedik şoklar olarak adlandırılarak analitik bir dille önemsizleştirilir.
Akademik Teşvik Sistemi ve Yayın Kültürü
Söz konusu yapısal gerçeklikten kopuşun bir diğer son derece önemli kurumsal nedeni akademi dünyasının katı ödül ve teşvik mekanizmasıdır. Uluslararası akademik alanda saygın kabul edilen hakemli dergilerde makale yayınlayabilmek ve üniversitelerin akademik hiyerarşisinde güvenle yükselebilmek için araştırmacıların çok karmaşık ekonometrik araçlar ve ileri düzey lineer matematik kullanmaları adeta fiili bir zorunluluk haline gelmiştir. Toplumda acil çözüm bekleyen somut bir yoksulluk veya barınma sorununu doğrudan sahadan toplanan mülakat verileriyle analiz eden kurumsal sosyolojik bir çalışma yerine hiçbir gerçek hayat karşılığı veya pratik faydası olmayan yeni bir matematiksel teoremin ispatlanması mevcut akademik camiada çok daha fazla prim ve itibar görmektedir. Kariyerlerini hızlıca güvence altına almak isteyen veya iş kaybetme korkusu yaşayan bilim insanları toplumun yakıcı maddi sorunlarına pratik kalıcı çözümler üretmekten ziyade sadece meslektaşlarının akademik takdirini kazanacak kapalı devre teorik bulmacalar çözmeye yönlendirilmektedir. Kurulan mevcut sistemin bizzat kendisi somut gerçek dünya problemleri ile ilgilenmeyi adeta kariyer açısından cezalandıran ve ucu bucağı olmayan teorik soyutlamayı ödüllendiren çarpık bir yapıya bürünmüştür.
Kurumsal Bağıntıların ve Tarihselliğin Kaybı
Ekonometrik denklemlerin kusursuz işleyişi uğruna feda edilen bir diğer çok kritik unsur toplumların sahip olduğu tarihsellik ve kurumların belirleyici yapısal işlevidir. İşleyen piyasalar kurallardan ve yasalardan arındırılmış bir boşlukta var olmazlar. Ticaret hukuku kuralları fikri mülkiyet hakları siyasi rejimlerin nitelikleri ve işçilerin sahip olduğu sendikal haklar gibi devasa kurumsal tarihsel yapılar içinde nefes alırlar. Belirli bir coğrafyanın veya koca bir ülkenin makroekonomik boyuttaki sistemik çöküşü sadece arz ve talep eğrilerinin sanal düzlemdeki kesişim noktalarının yer değiştirmesiyle basitçe açıklanamaz. Giderek derinleşen siyasi istikrarsızlık bozulan güç dengeleri kronikleşen hukuki güvencesizlik ve bölgesel gelir dağılımındaki uçurumlar krizleri tetikleyen en gerçek dinamiklerdir. Fakat her koşulda matematiksel bir kesinlik peşinde koşan ortodoks yaklaşım sayısal olarak ölçülmesi formüle edilmesi ve evrensel bir modele standartlaştırılması son derece zor olan bu karmaşık yerel değişkenleri analiz masasının dışına itmeyi tercih eder. Günün sonunda ortaya çıkan tablo krizlerle ve yapısal açıklarla boğuşan yaşayan bir ülkenin gerçekçi bir röntgenini çekmek yerine hayali ve sürtünmesiz bir masal evreninin sanal dengelerini resmetmektedir.
Somut Sorunlara Geri Dönüş İhtiyacı
Sürdürülen tüm bu teorik çabaların nihai toplumsal maliyeti ise uygulanan ekonomi politikalarının doğrudan sokaktaki insandan ve onun ihtiyaçlarından kopmasıdır. Karar alıcı mevkilerdeki politika yapıcılar bu sözde kusursuz modellere dayanarak makro adımlar attıklarında ortaya konan reçeteler genellikle kağıt üzerinde çok başarılı görünürken pratikte geniş halk kitleleri üzerinde yıkıcı sosyal sonuçlar doğurmaktadır. Örneğin enflasyonu hızlıca düşürmek amacıyla laboratuvar ortamında tasarlanan sert bir faiz artırımı modeli bilgisayar simülasyonlarında ve beyaz tahta üzerindeki formüllerde mükemmel bir denge sağlarken gerçek sokaklarda binlerce orta ölçekli esnafın dükkan kapatmasına ve devasa bir kalıcı işsizlik dalgasına yol açabilmektedir. Gelişmiş modeli tasarlayan teknik ekipler için bu üzücü durum sadece istatistiksel ve geçici bir yan etkiden ibaret kalır. Oysa iktisat biliminin doğuşundaki o asli amacı kıt kaynakların tüm toplumun genel refahını ve mutluluğunu en üst düzeye çıkaracak şekilde adilce dağıtılmasıdır. Analitik ve teorik zarafet toplumun ödediği ağır insani maliyetleri örtbas etmek için bir kalkan veya meşrulaştırma aracı olarak kullanılamaz.
Sonuç itibarıyla günümüz iktisatçısının dış dünyanın zorlu problemlerinden yalıtılmış soyut denklemlerin pürüzsüzlüğüne sığınmayı seçmesi hem disiplinin bilim felsefesi içindeki tarihi evrimiyle hem de mevcut kurumsal ve akademik teşvik yapısıyla son derece yakından ilişkilidir. Esasen toplumsal ve beşeri bir bilim olan iktisadın süreç içinde salt bir mühendislik veya mekanik bir uygulamalı matematik dalına dönüşmesi onun toplumsal krizleri önceden öngörme ve genel refah seviyesini artırma gibi temel işlevlerini neredeyse tamamen felce uğratmıştır. Sokakta yürüyen sıradan insanın kalıcı işsizliği veya mahalle arasındaki esnafın yaşadığı ağır finansal dar boğaz teorik makale kağıtları üzerinde çözülüp geçiştirilecek matematiksel bir pürüz değil doğrudan doğruya insan onuruna haysiyetine ve aile hayatına dokunan çok temel yapısal bir gerçektir. İktisat disiplininin yıllar içinde yitirdiği o derin toplumsal anlamı ve saygınlığı yeniden kazanabilmesi için denklemlerin biçimsel estetiğinden ziyade sokağın çok daha karmaşık acımasız ve zorlu gerçeklerine kalıcı olarak odaklanması şarttır. Analitik alet çantası tamamen terk edilmeden ancak matematiğin ve formüllerin her zaman insanın hizmetinde olan birer araç olduğu gerçeği hatırlanarak teori ile sokak arasında yepyeni ve sağlam bir metodolojik köprü acilen kurulmalıdır.