Başlarken
İçinde bulunduğumuz yüzyıl, insanlık tarihinin daha önce şahit olmadığı devasa bir üretim kapasitesine, teknolojik ivmeye ve sermaye birikimine sahne olmaktadır. Ancak bu muazzam maddi genişleme ve üretici güçlerdeki artış, beraberinde derin bir ontolojik yarılmayı, ekolojik tahribatı ve eşi benzeri görülmemiş bir krizler silsilesini getirmiştir. Günümüz modern iktisat paradigması; kronikleşen gelir eşitsizlikleri, reel ekonomiden ve insani ihtiyaçlardan tamamen kopuk hiper finansallaşma, doğayı acımasızca tüketen kör bir büyüme hırsı ve yapısal yoksulluk gibi devasa sorunlar üretmekle kalmıyor, aynı zamanda insanı amansız bir anlam krizinin, bir hiçlik sarmalının içine hapsediyor. Temelini aydınlanma düşüncesinin araçsal aklından, metodolojisini ise faydacı felsefeden alan neoklasik iktisat, insanı salt maddi haz peşinde koşan, bencil ve rasyonel bir hesap makinesi olan homo-economicus düzeyine indirgemiştir. Bu indirgemeci ve mekanik tasavvur, iktisadi hayatı sadece kıt kaynakların sonsuz ihtiyaçlar için tahsis edildiği soğuk bir mühendislik problemine dönüştürmüştür.
Mevcut kriz durumu, yalnızca enflasyon oranları, tedarik zinciri kırılmaları yahut döviz kurlarındaki dalgalanmalarla açıklanabilecek teknik ve mekanik bir arıza değildir. Karşı karşıya olduğumuz tablo, bizatihi insanın eşyayla, tabiatla, servetle ve nihayetinde yaratıcısıyla kurduğu ilişkinin bozulmasından kaynaklanan varoluşsal bir tıkanmadır. Tam da bu noktada, İslam düşüncesinin kadim entelektüel ve manevi mirasına dönmek, kaybedilmiş bir altın çağ romantizmi veya salt nostaljik bir tarih okuması asla değildir. Aksine bu devasa miras, modern paradigmanın iflas ettiği ve insanlığı uçuruma sürüklediği sınır boylarında, yeni baştan inşa edilecek bir iktisadi mimarinin asli kolonlarını sunar. Büyük mütefekkir ve arif Mevlana Celaleddin Rumi Hz.’nin irfan meclislerindeki derinlikli sohbetlerinden derlenen Fîhi mâ fîh adlı eserde, varlık ve mülk tasavvuru üzerinden şekillenen okuma, günümüzün karmaşık iktisadi krizlerini aşmak ve madde ile manayı bütünleştirmek için bize eşsiz, kurucu bir sıçrama tahtası teklif etmektedir.
Eşyanın Hakikati ve Mülk Tasavvuru
Mevlana, Fîhi mâ fîh adlı eserinde, aslında doğrudan iktisat biliminin ve değer teorisinin ana konusu olan maddi varlıkların, metaların ve servetin doğasına dair muazzam bir ontolojik tespit yapmaktadır. Bağlar, bahçeler, dereler, saraylar, yiyecekler, içecekler, kaftanlar, binekler, şehirler ve binalar diyerek sıraladığı bu unsurlar; en temelde insanın barınma, beslenme, giyinme, üretim, ulaşım ve estetik gibi hayati iktisadi faaliyetlerini temsil eder. Modern iktisat bu nesneleri salt kıtlık prensibi bağlamında birer meta ve ticari işlem nesnesi olarak görürken, Mevlana bu maddi unsurların nihai amaç olmadığını, bu dünyaya ait salt fiziksel yığınlar olmaktan ziyade varlığın asıl sahibinin isim ve sıfatlarının birer tecellisi olduğunu vurgular. Bu yaklaşım, eşyayı araçsallıktan kurtararak ona ontolojik bir derinlik kazandırır.
Eserdeki en kritik epistemolojik kopuş, akıl ve delil ile bilen filozof ile gönül ile müşahede eden arif arasında yapılan ayrımdır. Bir evi yahut makro düzeyde devasa bir ekonomik sistemi inceleyen rasyonel akıl, delil yoluyla o evin bir mimarı olduğunu kavrar. Mevlana bu rasyonel aklın, yani hesap yapan, sebep sonuç ilişkisi kuran mantığın hakkını teslim eder. Ancak onun temel ve yapısal bir defosu olduğuna dikkat çeker; aklın ve rasyonel delilin ürettiği bilginin kalıcı olmaması ve getirdiği mutluluğun fasılalı, yani kesintili olmasıdır bu eksiklik. Delil gösterme bitince, rasyonel hesaplama ve matematiksel fayda maksimizasyonu sona erince o maddi heyecan kaybolur, mutluluk söner. Oysa kalbiyle ve ontolojik bir idrakle o eserin ardındaki asıl mimarı müşahede eden kişi için bu hakikat zihinden silinmez. Asıl mimarı bilmek, insana piyasanın vahşi rekabetinin ve dünyevi dalgalanmaların getirdiği yıkıcı korkuların ötesinde, mutlak bir güvenlik ve kalplerin yatışması halini bahşeder. Rızkın, nimetin ve mülkün gerçek sahibinin o olduğu idraki, homo-economicus modelinin o bitmek bilmeyen kıtlık anksiyetesini ortadan kaldırarak kalbe sarsılmaz bir sükunet indirir.
Rasyonalitenin Çıkmazı ve Kesintili Mutsuzluk
Mevlana felsefesindeki delil peşinde koşan filozof metaforu, günümüzün sürekli fayda maliyet analizi yapan, yaşamı matematiksel bir maksimizasyon problemine indirgeyen modern iktisadi aktörünün ruh halini kusursuzca özetler. Modern iktisat teorisi insanı sadece aklın soğuk hesaplamalarına eşitlediği için, onun ontolojik bütünlüğünü parçalamış ve mutluluğunu sürekli tüketime, piyasadan yeni nesneler elde etmeye bağlamıştır. Ancak büyük arifin çağlar öncesinden teşhis ettiği üzere, salt eşyaya ve maddi birikime dayalı bu haz daima fasılalıdır.
Bugün davranışsal iktisadın ve tüketim sosyolojisinin ulaştığı, insanların tükettikçe mutsuzlaştığı yönündeki bulgular, bu fasılalı mutluluk tespitinin modern dildeki karşılığıdır. Yeni bir binek, lüks bir saray veya gösterişli bir kaftan alındığında duyulan anlık bedensel haz, marjinal faydanın hızla düşmesiyle yerini derin bir içsel boşluğa ve hemen sonrasında kapitalist üretim bandı tarafından pompalanan yeni bir suni ihtiyaç döngüsüne bırakır. Asıl mimarı unutan modern insan, kendi elleriyle inşa ettiği devasa plazaların, ürettiği karmaşık teknolojilerin ve banka hesaplarındaki sentetik rakamların içinde ontolojik bir kayboluş yaşamaktadır. Modern birey, sahip olduğunu zannettiği eşyanın aslında kölesi haline gelmiştir.
Aynı şekilde günümüzün en yakıcı sorunlarından biri olan hiper finansallaşma, bu gönülsüz rasyonalitenin vardığı en tehlikeli, en yıkıcı noktadır. Reel üretimden, topraktan, bağlardan ve bahçelerden tamamen kopuk; sadece spekülatif akıl yürütmelere, algoritmik işlemlere ve ekrandaki türev araçlara dayalı bu küresel finans kapitalizm, dünyayı devasa bir kumarhaneye çevirmiştir. Asıl mimarın koyduğu helal ve haram gibi, meşruiyet ve hakkaniyet gibi ontolojik sınırları tanımayan bu sınır tanımaz büyüme hırsı, küresel eşitsizliği derinleştirmekte, sermayeyi dar bir azınlığın elinde toplayarak yığınları yapısal bir yoksulluğa mahkum etmektedir. Korkunun ve güvenliğin kaynağının ilahi mizan değil de piyasa endeksleri, enflasyon oranları veya uluslararası kredi derecelendirme kuruluşları olduğuna inanılan bir sistemde, insanın hırstan ve panikten arınması, istifçilikten ve tahakkümden vazgeçmesi imkansızdır.
Medeniyet ve Ahlaki İktisat Tasavvuru
Bu derinlikli felsefi teşhislerden hareketle ifade etmek gerekir ki, İslam iktisadı çağdaş kapitalizmin hafifçe törpülenmiş, ahlaki soslarla süslenmiş bir versiyonu veya küresel finansal sisteme entegre edilmiş faizsiz enstrümanlar seti düzeyine asla indirgenemez. Mevlana düşüncesinin bize sunduğu bu derin varlık okuması, meseleyi araçsal düzeyden çıkarıp yepyeni bir medeniyet ve iktisat tasavvuru olarak önümüze koyar.
Bu kurucu tasavvurun merkezinde, ekonomik ilişkilerin hiçbir zaman salt matematiksel bir mübadele veya cansız bir sözleşme olmadığı; aksine her bir işlemin ilahi nizamla ve ahlaki bir zeminle irtibatlı olduğu gerçeği yatar. İnsan ve tabiat arasındaki ilişki, modernitedeki gibi bir sömürü, boyun eğdirme ve maksimum kar çıkarma ilişkisi değil, ağır mesuliyetleri olan ontolojik bir emanet ilişkisidir. Piyasada hakkaniyetin tesisi, monopollerin yıkılması, emeğin sömürülmesinin engellenmesi, doğrudan doğruya asıl mimarın koyduğu nizama duyulan hürmetin ve kulluk bilincinin bir sonucudur. Zira eşyayı yerinden etmek, piyasayı manipüle ederek hakkı gasp etmek, işçinin emeğini ucuzlatmak veya faiz ile sermayeyi emeksizce büyüterek kitleleri borçlandırmak, o eşyanın ve nizamın mutlak sahibine karşı işlenmiş ontolojik bir suçtur, bir zulümdür. Mülkün mutlak sahibinin Allah olduğu ve insana sadece bir emanet olarak verildiği bilinci, sermayeyi sadece zenginler arasında dolaşan, kitleleri ezen bir tahakküm aygıtı olmaktan çıkarıp, tüm toplumu besleyen, sosyal dengeleri gözeten bir can suyuna dönüştürür.
Öte yandan bu sistem, dünyadan tamamen el etek çekmeyi, üretimi durdurmayı veya yoksulluğu mistik bir şekilde kutsamayı kesinlikle öğütlemez. Tam aksine varlık sahnesindeki nimetlerin hepsi, yeryüzünde insanın insan onuruna yaraşır bir şekilde yaşamasını temin etmek için verilmiştir. Üretilen servetin tekelden kurtarılıp geniş kitlelere yayılması, ihtiyaç sahiplerinin gözetilmesi, toplumun her bir ferdinin asgari insani standartlara ulaştırılması, o nimetleri verene sunulacak en büyük pratik şükürdür. İnfak, zekat, karzı hasen ve vakıf gibi kurumlar; salt birer mali yardım veya gelir dağılımı mekanizması değil, ilahi nimetlerin mahlukat arasında hakkaniyetle dolaşıma sokulmasının asli kurallarıdır. Ariflerin misafirliğin ekmek ve tuzuyla halleşmeleri metaforu, tam da bu yüksek paylaşım ahlakının iktisadi hayattaki yansımasıdır. Dünya bir misafirhanedir, asıl mimar rızkı herkese yetecek kadar sunmuştur ve hiçbir misafir, hırsıyla diğerinin rızkına, ekmeğine el koyma, onu sömürme hakkına sahip değildir.
Ancak tüm bu iktisadi gayretin varmak istediği asıl menzil, modern kalkınma iktisadının tek hedefi olan gayrisafi milli hasılanın sonsuz ve kör büyümesi değildir. Asıl menzil, insanın dünyevi üretim ve tüketim çabasını kendi varoluş gayesiyle hizalaması, kalbinin mutmain olması ve maddi doyumun ötesine geçerek nihai kurtuluşa, o büyük amaca ermesidir. Mevlana’nın kendisini asıl mimarda yok eden kimsenin tamamen onun hükmüne girmesi ve suçtan arınması tespiti, iktisadi düzlemde sarsıcı bir anlam taşır. Bencil ihtiraslarından, bitmek bilmeyen maksimizasyon hırsından arınmış, kendi iradesini hakikatin ahlaki sınırlarında eritmiş bir iktisadi aktör; başkasına zarar verecek istifçiliğe, asimetrik bilgiyle yapılan hileye, spekülasyona veya sömürüye asla tenezzül etmez. Onun iktisadi faaliyeti, vahşi bir piyasa rekabeti olmaktan çıkar; bir ibadet neşvesine, yeryüzünü adaletle imar etme pratiğine dönüşür.
Bitirirken
İçinden geçtiğimiz çağ, yalnızca merkez bankalarının para politikalarını revize etmesiyle, faiz oranlarının mikro ölçekte ayarlanmasıyla veya uluslararası finans kurumlarının yeni yapısal uyum paketleriyle iyileştirilemeyecek kadar derin, varoluşsal bir hastalığın pençesindedir. Bize gereken şey; sistemin kenarlarını tamir etmek değil, eşyayla, tabiatla, servetle ve birbirimizle kurduğumuz iktisadi ilişkinin temelini kökten yeniden tanımlayacak radikal, ahlaki ve ontolojik bir silkiniştir. Yüzyıllar ötesinden yankılanan bu kadim bilgelik, bizi içine düştüğümüz o büyük epistemolojik yanılgıdan uyanmaya davet etmektedir. Ekonomik sistemi rasyonel bir ev olarak görüp içindeki nimetleri vahşice yağmalarken o muhteşem mimarı inkar eden faydacı aklın ürettiği sahte yeryüzü cennetleri, bugün milyarlarca insan için gelir adaletsizliğinin, borç krizlerinin ve ekolojik yıkımın yaşandığı küresel bir cehenneme dönüşmüş durumdadır.
İslam iktisadı; piyasada her hak sahibine hakkının eksiksiz teslim edildiği, elde edilen maddi imkanların şükür ve onurla paylaşıldığı, insanın sadece karnını doyurmayı değil ruhunu da mutmain kılmayı hedeflediği o yüce ufkuyla insanlığa hakiki, kurucu bir alternatif sunmaktadır. Bu güçlü alternatifi ete kemiğe büründürmek, iktisadı salt kıtlıkların ve finansal buhranların yönetimi olarak değil, ilahi mizan doğrultusunda bolluğun hakkaniyetli paylaşımı, yeryüzünün ahlakla imarı olarak yeniden tanımlamakla mümkündür. Bizler, salt rasyonel delillerin soğuk ve hesapçı karanlığında yollarını kaybedenleri, gönlün aydınlık, sarsılmaz ve kalıcı idrakine çağırmak zorundayız. Asıl mimarı unutmayan, mülkün bir emanet olduğu şuurunu taşıyan yeni bir medeniyet inşasının cesur mimarları olmak, bugün akademik ve ahlaki bir zorunluluktur. Çünkü küresel piyasalarda kalplerin yatışması, iktisadi adaletin tesisi ve insanlığın yeryüzündeki o ağır serüveninin başarıya ulaşması, ancak madde ve manayı bütünleştiren bu şuurun yeniden diriltilmesine bağlıdır.











