Âlet işler el övünür

Mustafa Kutlu

Yazının başlığındaki atasözünü ninemden duydum, tamamı şöyle: “Âlet işler el övünür, talih işler kul övünür”.

Bu sözün zahirinde âlete övgü var gibi. Ama değil. Dipteki mâna: El de, âlet de, kul da “talih”in yani “kader”in eseridir. Kibirlenmenin lüzumu yok. Cenab-ı Hak Hz. Âdem’e isimleri öğrettiği gibi keşfi de bağışladı. (İcat yok, keşif var).

İnsanlar çok eski zamanlardan beri hayata tutunmak için âletler yaptı. Arkeoloji bunu belgeliyor. Hadi bilinen dönemleri sayalım: Taş Devri, Cilalı Taş Devri, falan. Taştan balta, madenden kılıç-kalkan yapıldı.

Ben bu âletleri masum sayıyor, “Hududullah” içinde görüyorum. Bir arkadaş diyor ki “Mustafa abi! Bıçak nasıl masum olur; karpuz da keser, insan da öldürür”. Ben de diyorum ki bu iş için iri bir taş parçası yeter. Habil-Kabil kıssasını iyi anlamak lazım (Ameller niyetlere göredir).

Âlet yapmanın ve kullanmanın bir tekniği (usulü) var elbet. Çok eski zamanlarda kalan bu tekniğin günümüzde hâlâ kullanıldığını biliyoruz. Buğday harman edilir, dövenle sürülür (Ben döven sürdüm). Karışım toparlanıp “tığ” yapılır. Müsait rüzgâr beklenir, tahta kürekle savrulur, buğday bir yana, saman bir yana ayrılır. Yel değirmeninin, yelkenli geminin, rüzgârdan yararlanmanın tekniği (usulü) böyledir. Bu tekniğin tarım toplumunda geldiği son nokta “harman makinası”dır. Kol gücü ile çevrilir (Ben çevirdim).

Tarım toplumunda her ne kadar âletler kullanılsa da asıl güç insanda, insan ölçeğindedir. İslâm’da aslî ve tabii kazanç emek ile olur. Hz. Peygamber “Hiç kimse elinin emeğinden daha hayırlı bir şey yemiş değildir” (Buhari) buyurmaktadır. Dilimizde “Hududullah” içinde yapılan üretimin eşsiz bir ifadesi bulunmaktadır: El emeği-göz nuru-alın teri.

Kılıç yapmanın, orak ve tırpanın, yün eğiren kirmanın (hâlâ kullanılır), halı-kilim dokuyan tezgâhların (hâlâ kullanılıyor), kök boyanın, suyu kullanmanın ve toprağı işlemenin bir tarihi var.

Dünyanın her yerinde coğrafya, iklim, su, toprak, hava, tohum vb.ne bağlı olarak yapılan tarımda değişik âletler kullanılmış olsa da bunlar insan ölçeklidir.

Zanaatlar dahi böyledir, o dönemlerde zanaat ile sanat ayrımı yoktur (Ben hâlâ o görüşteyim). Hududullah içinde kalmak şartı ile bu tutum meşrudur. Ancak bugün olduğu gibi o gün de Hak yoldan sapan, isyan eden, kibrin zirvesine tırmanarak kendini ilâh ilân eden firavunlar olmuştur (Piramitlerin sırrı hâlâ merak konusu). Bu uygulamaların elbette bir hikmeti vardır. Hz. Musa’nın asasının, Hz. Süleyman’ın bilgisinin, mucizelerin akıl ile izahı gerekmez.

“İnsan ölçeği” makul bir sınıra işaret eder. İnsan bedeninin çapı bellidir. Şu kadar hız yapar, şu kadar ağırlık kaldırır, şu kadar yer-içer vb. Sınırı aştığında bu beden o yükü çekemez.

Ancak nefsin istekleri bitmez. Ona bir vadi dolusu altın versen doymaz, öteki vadiyi ister. Bu sebeple en büyük cihat nefse hakim olma, onu haddi aşmaktan menetme yolunda yapılır.

Üretim-tüketim dengesini doğal yapı belirler (hilkat ile fıtrat), ihtiyacın ne olduğu yani sınırı bilinmez değildir. Hududullah’ın tayin ettiği sınırlar içinde insan-insan, insan-tabiat ilişkileri bir nizam oluşturabilir ki bunu Hz. Peygamber’in hayatında ve sünnetinde görebiliriz (Devlet tecrübesi için bk. Mehmet Genç, Osmanlı İmparatorluğunda Devlet ve Ekonomi, Ötüken Yay. 2000).

Âlet yapan toplumların kurdukları medeniyetler dine dayanır. Bunların sembolik ifadesi mabetlerde görülür. Budistlerin pagodaları, paganların panteonları, Hıristiyanların kiliseleri ve çan kuleleri, Müslümanların cami ve minareleri vardır.

Sadece “Çağdaş Küresel Medeniyet” dinsizdir (Bu konuda bk. Teoman Duralı, Çağdaş Küresel Medeniyet, Dergâh Yay. 9. bs. 2018).

Bu medeniyetin sembolleri gökdelenler ile fabrika bacalarıdır. Onun inşası yolunda beliren-olgunlaşan zihniyet, Hududullah’ı nasıl çiğnedi, bambaşka bir üretim tekniği geliştirerek onu nasıl teknoloji haline getirdi ve insan ölçeğini aşan endüstriyi (üretim-tüketim çarkı) kurdu? (Burada teknik-teknoloji ayrımı yaptığım görülüyor).

Artık hepimiz teknolojinin pençesindeyiz (Şimdilik son nokta dijital).

Üstad “Dönülmez akşamın ufkundayız. Vakit çok geç!” diyor. Hayır! Ümit ve korku arasındayız ama ümitvar olmalıyız. (Devam edecek).

Kaynak: Yeni Şafak