Modern İktisadi Düzende Seküler İlkelerin Savaşı

Sedat DOĞAN

Azınlığın Zenginliği Hepimizin Çıkarına mıdır? Zygmunt Bauman, İstanbul, 2014, Çev. Hakan Keser, Ayrıntı Yayınları, 80 sayfa.

Modern toplumsal düzenin ortaya çıkış sürecinde otonomi kazanmaya başlayan siyaset, hukuk ve iktisat alanları özgürlük ve eşitlik ilkelerinin belirlenimi altında biçimlenmekteydi. Her ikisi de doğal hukuk teorilerine dayanan erken liberal ve sosyalist yaklaşımlar, aynı paradigmatik çerçevede kurgulanmakla birlikte genellikle ilki özgürlük ikincisi ise eşitlik ilkesini temele alıyordu. 19. yüzyıldan itibaren ise kendinden menkul bir anlam kazanan bu iki ilke, özellikle iktisadi alanda a priori ilkeler olarak iş görmeye başlamıştır. Doğal olarak iktisat alanında kafa yoran düşünürlerin gerek kurucu gerekse eleştirel metinlerinde bu kavramlara sıklıkla rastlanmaktadır. Zygmunt Bauman’ın bu eseri de eşitlik, daha doğrusu eşitsizlik teması üzerinden rekabetçi kapitalizmin özellikle sosyal sonuçlarının bir eleştirisi olarak okunabilir. Bauman’ın çok sayıda yazara atıf yaptığı hatta tartışmaları çoğunlukla bu yazarlar üzerinden yürüttüğü bu eseri, bir giriş bölümü ile sonuncusu sonuç yerine yazılmış olan dört bölümden oluşuyor.

Bauman kitabın daha Giriş bölümünde bir takım sayısal verilere ve ulusların zenginliği açısından tarihsel bir karşılaştırmaya dayanarak “eşitsizlik”, “ekonomik büyüme köktenciliği” ve “rekabet” kavramlarını tartışmaya dâhil edeceğinin ipuçlarını veriyor. Buna göre “gizli el”in düzenlediği piyasada bireysel fayda peşinde koşmanın ortak fayda sağlayacağı şeklindeki ahlaki argüman ile günümüzde radikal bir tutum olarak benimsenen ekonomik büyüme, öngörülenin aksine herkesin zenginleşmesi ile değil, azınlığın zenginliğinin günden güne artması ve çoğunluğun fakirliğinin derinleşmesi ile sonuçlanmaktadır.

Günümüzde Eşitsizlik Ne Düzeyde? başlıklı birinci bölümde Bauman sayısal verilere ve alanda uzman kişilerin makalelerine dayanarak eşitsizliğin gelmiş olduğu düzeyi daha açık bir biçimde ortaya koymaya çalışıyor. “İnsanlar sadece zengin oldukları için zenginleşiyorlar. Fakir olanlar sadece fakir oldukları için fakirleşiyorlar” (s. 16). Teknik olarak bu durum, hem küresel düzeyde hem de ulus devlet bünyesinde ekonomik dağılımın sınıfsal hiyerarşinin basamakları arasında bir merkez-kaç kuvveti oluşturması ve uçurumun derinleşmesi şeklinde açıklanabilir. Bunun belirgin sonuçlarından biri orta sınıfların yok olmaya başlamasıdır. Bauman’a göre ekonomik değişimin serbest piyasa miti aleyhine devasa bir toplumsal eşitsizlik biçiminde tezahür etmesi, toplumsal eşitsizliğin icat edilmesi olgusuna yeni bir boyut eklemiştir. Bu yeni boyut, eşitsizliğin “tarihte ilk defa kendi kendine devridaim yapabilecek” hâle getirilmiş olmasıdır. Böylece gelecek kuşaklar içindeki zenginlerin ve fakirlerin, sırasıyla bugünün zengin ve fakirlerinin çocukları olacağı sonucu ortaya çıkmaktadır. İstatistiksel verilerin sonucu olarak ortaya çıkan toplumsal gerçeklerin nelerden oluştuğunu arayan Bauman’a göre gelir dağılımındaki eşitsizliğin makul veya meşru kabul edilmesinin en temel gerekçesi, zenginlerin “işveren” sıfatıyla toplumsal fayda sağlıyor olmasıdır. Ancak gelinen noktada mal veya hizmet üretmek, dolayısıyla istihdam yaratmak dışındaki kazanç yollarının tercih edilir hâle gelmesiyle, zenginlerin toplumsal alandaki en büyük etkisi, işsizliğin artışı olmuştur. Üstelik zengin sınıfların giderek coğrafi ve toplumsal olarak fakirlerden arındırılmış yaşam alanları ihdas etmesi, her bir ülkeyi kendi içinde iki ayrı dünya hâline getirmektedir. Buna göre 1980 sonrasında yüksek gelir düzeyine karşılık düşük vergilerle girişimciliğin arttırılmasıyla daha etkili ve hızlı büyüyen ekonomiler ortaya çıkar ve bu da genel refahta artışa ve krizlerin önlenmesine katkı sağlar biçimindeki varsayıma dayanarak 30 yıl boyunca uygulanan neo-liberal deney başarısızlığa uğramıştır.

Bauman Eşitsizliğe Neden Katlanıyoruz başlıklı ikinci bölümü insanların eşitsizliğin ürettiği sisteme gönüllü kulluk etmesine neden olan bir takım örtük inançları deşifre etmeye ayırmıştır. Üzerinde durulması ya da düzeltilmesi gereken şey bu inançlar değil, bunların doğru olarak algılanıp benimsenmesine neden olan ve bu inançlara “doğallık” atfedilmesi nedeniyle de bilincimize hep örtük kalan doktrinlerdir. Bauman’a göre cari uygulamaları refere eden inançlar aslında bireysel faydanın maksimize edilmesi toplumsal faydayı maksimize eder şeklindeki bizatihi tartışmalı olan doktrine dayanmaktadır. Eşitsizliği besleyen ve yeniden üreten diğer “eşitsizlik doktrinleri”ni Bauman şöyle sıralamaktadır: (i) çoğunluğa fayda sağlayacak yetenekteki insanların toplumun azınlığını oluşturduğu yönündeki elitizm, (ii) daha iyi bir yaşam standardının yakalanabilmesi için gerekli olan hırsın normal ve gereklilik olarak ortaya çıkardığı dışlama, iii- diğer doktrinlerle birlikte anlam kazanan başarısızlığın doğal olması nedeniyle kaçınılmaz biçimde ortaya çıkan umutsuzluk. Bauman tam bu noktada hayatımız boyunca elimizden gelenin en iyisini yapmak biçiminde özetlenebilecek olan görevimizi terk etmemiz anlamına gelen bu gerçekliği değiştirmek için tuttuğumuz yolu, yolumuzu değiştirmek için ise düşüncemizi değiştirmek yeterli mi? diye soruyor. İleride bu soruya olumsuz yanıt vererek gereken şeyin yaşam tarzında köklü bir dönüşüm olduğunu söyleyecektir.

Kitabın Daha Büyük Yalanlara Zemin Hazırlayan Bazı Büyük Yalanlar başlıklı bölümünde Bauman, tartışmasına birçok düşünürü dâhil ederek eşitsizlikle ilgili kabul görmüş önermelerin altında yatan ve doğallık algımız nedeniyle sorgulamadığımız dört inanç türünün ayrıntılı birer tahliline girişiyor. Buna göre doğallık algımız nedeniyle gerçeklik payesi atfettiğimiz sahte gerçeklikler, sosyal hayatın bünyesinde yeterince yürürlükte kalmak ve bu süre içinde hepimizin sayısız deneyimiyle onaylanmak suretiyle daha büyük sahte gerçekliklere zemin hazırlıyor. “İnsanlar bu tür gerçekleri tek başlarına değiştiremezler, kendilerinden uzaklaştıramazlar, görmezden gelemezler ya da bunlarla aşık atamazlar. Böylece, bilerek veya bilemeden, kasıtlı veya kasıtsız, herkesin herkese karşı savaşta olduğu bir dünyayı yineleyip duran bir davranış biçimini benimsemekten başka seçenekleri kalmıyor” (s. 30). Böylece insan, kendi yetenek ve gücüyle değiştiremeyeceği bu gerçekleri “eşyanın doğasıyla” karıştırır, dünyanın soyut ahlak kurallarıyla değil, zorunlulukla yönetildiğine inanmayı sürdürür ve doğanın toplumsala sızdığı bu düzenin değişmeden kalması gerektiğini düşünür. Bu algı bozukluğunun altında yatan egemenlik kurma biçimlerine değinmeyen Bauman, doğrudan “doğal zorunluluklar”ın (yasaların) neler olduğunu analiz etmeye girişmektedir. Bauman’a göre doğallık algımızla eşitsizliği beslediğimiz inançlardan bazıları şunlardır: (i) insanların bir arada yaşamasından kaynaklanan tüm sorunları çözmenin tek yolu olan ekonomik büyüme, (ii) insanın doğal olarak eğilimli olduğu mutluluk arayışını tatmin etmenin tek yolu olan sürekli artan tüketim, (iii) yaşamın yasalarına müdahale etmek hepimize zarar vereceği için insan hayatındaki olasılıkları zorunluluklara göre düzenlemenin tek yolu olan doğal eşitsizlik, (iv) hem sosyal adaletin hem de sosyal düzenin sağlanmasının gerek ve yeter koşulu olarak hak edenlerin yükseltilmesini hak etmeyenlerin ise elenmesi/alçaltılmasını içeren rekabet.

(i) Ekonomik büyüme, küreselleşmeye rağmen eşitsizliklere hâlâ ulus devletin meşruiyet sağladığı ve dünya genelinde politik söylem ve projelerin temel belirleyeni hâline gelmiş bulunan bir inanç ya da aksiyomdur. Ekonomik büyüme yönünde eğilim göstermemizin nedeni doğru dürüst, tatmin edici ve onurlu bir yaşam sürme ihtimalimizin ekonomik büyümeye bağlı olduğu yönündeki önermeyi bir yasa olarak “doğallık”ı içinde benimsemiş olmamızdır. Oysaki bu önermeler “ne Tanrı vergisidir ne de herhangi bir şekilde ‘insan tabiatına’ uygundur; tam
tersine nispeten yakın bir geçmişe sahiptir” (s. 33). Modern ekonominin öncüleri de ekonomik büyümeyi, insan doğasının gerçekçi ihtiyaçlarının tatmin edilebileceği düzeye kadar hoş görmüş; bu düzeyin ötesini ise insanlık adına lütuftan çok musibet olarak değerlendirmiştir. Ancak “ekonomik büyüme” önermesinin daha üst düzeyde meşrulaştırılmasının araçlarından biri yine ekonomistlerden gelmiştir. “Damlama teorisi”ne göre ekonomik büyüme sayesinde toplumun üst sınıflarında biriken servet, damlama yoluyla toplumun geneline yayılacaktır.

(ii) Artan tüketim meselesinde ön kabul, insan için asıl olanın rahatlık ve kolaylık olduğu, bunun için dünyayı heves ve arzularımıza boyun eğdirmek gerektiği, diğer bir deyişle sadece insanın (tüketici, kullanıcı, müşteri, teknoloji alıcısı) heves ve arzularından oluşan bir dünyada yaşamak gerektiğidir. Tüketim ile mutluluk arasında kurulan doğru orantı, bireysel fayda ile toplumsal fayda arasındaki doğru orantıdan devralınmıştır. Buna göre bireyin, ulusun tüketim faaliyetlerinin toplamı içindeki payı büyüdükçe, toplumun mutluluğundan pay alma oranı da büyür. Bu doğal yasaya uygun olarak mağazalar dolayımıyla toplumun tamamına yayılan mesajlar, toplumu “halis ve olgunlaşmış tüketiciler” ve “başarısız tüketiciler” şeklinde ikiye ayırır. Bu yaklaşımın eşitsizliğin sonuçları konusunda olduğu gibi mutsuzluk ve aşağılanma duygusu konusunda da tüm faturayı doğal yasalara uygun işleyen düzenden ziyade kendilerine acınılmasını bile hak etmeyen bireylere çıkaracağı açıktır. Bauman’a göre başarısız tüketicilerin yer yer ürettiği tepkiler yalnızca öfke stokunun kusulması şeklinde gerçekleşen (bizim ifademizle) kolektif sara nöbetleri olarak görülebilir. Bauman’a göre bu nöbetler, ekonomik düzenin sorgulanması şeklinde değil, tüketici cennetine girmek için duyulan umutsuz arzuların bir ifadesi şeklinde yorumlanmalıdır. Çünkü George Ritzer’in gösterdiği gibi tüketim uhrevi bir boyut kazanmıştır ve alışveriş listeleri dua kitaplarına dönüşmüş, mağaza turlarımız ise hac (tavaf) yerine geçmiş durumdadır. Bu anlayışa göre tüketimde bulunmamak sadece zevkten değil, insan haysiyetinden ve insanlıktan yoksunluğun lekesidir. Ancak Ivan Illich’in şenlikli toplum modeline dayanarak şenliğin zevklerine duyduğumuz arzunun tüketim ağına takılmadan giderilebileceğine dair umut taşımakta ve Carlo Petrini’nin küresel çapta yaygınlığa ve yüzbinlerce üyeye ulaşan “Yavaş Yemek” hareketini örnek olarak vermektedir.

(iii) Sosyal eşitsizliğin doğallığı konusunda Bauman yine bazı inançları ya da ön kabulleri sıralayarak işe başlıyor. (a) Çoğunluğun iyiliği için az sayıda insanın yeteneklerini parlatılması gerekir. (b) Yetenekler doğası gereği düzensiz dağılmıştır. (c) Gerçek yetenek sahipleri her zaman aramızdaki azınlığı oluşturur. (d) Sosyal konum ve ayrıcalıklar hiyerarşisi piramide benzer ve yukarı çıktıkça daralan alana ancak az sayıda insan sığabilir. Bauman’a göre bu inanışlar, hiyerarşinin tepesindekiler için memnuniyet verici olduğu kadar aşağıdakiler için de vicdanı azabını, suçluluk duygusunu, ihtilaf veya direnme olasılığını azaltan etkilere sahiptir. Bu noktada Barrington Moore’a başvuran Bauman, “nispi kayıp” şeklinde bir kavramsallaştırmanın eşitsizliğe neden rıza gösterildiğini açıklayabileceğini belirtmektedir. Mesela ortaçağda köylüler bariz eşitsiz ve adaletsiz bir düzen içinde yaşamalarına rağmen bunu doğal veya normal olarak kabul ettikleri için ancak çalışma koşulları kötüleştiğinde adalet peşine düşmüşler ve köylü ayaklanmaları ortaya çıkmıştır.

(iv) Adaletin anahtarı olarak rekabet konusunda Bauman, evrim teorisini veya Hobbes’un “insan insanın kurdudur” deyişini hatırlatan bir şekilde hak edenleri yükselten ve hak etmeyenleri eleyen bir sistem olarak rekabetin, adaletin gerek ve yeter koşulu olduğu önermesini sorguluyor. Batı düşüncesinin temel dikotomilerinden özne-nesne ayrımını özetleyerek tüketim toplumunda bu ayrımın bir tür açıklama modelinin nakledilmesi operasyonuyla insanlar arası ilişkilerde de kullanıldığına dikkat çekiyor. Tüketim toplumunda bireyler aldıkları ürünlerle herhangi bir duygusal bağ geliştirmeksizin, ona zevk verme açısından mutlak anlamda bir nesne gözüyle bakmakta ve ürünün bu işlevi tükendiğinde onu yaşamından çıkarma eğilimindedirler. Tüketici-tüketilen arasındaki bu ilişki, aynı şekliyle insan-insan ilişkilerine de nakledilmiş ve böylece özne konumunda bulunan hiyerarşinin üst basamağındakilerle nesne konumunda bulunan alt basamaklardakilerin beraberce ortaya çıkarmış olduğu sosyal düzende rekabet, adaletin yegâne garantörü durumuna gelmiştir.

Fiiliyata Karşı Kelimeler: Son Sözler başlıklı sonuç bölümünde kitap boyunca anlatılan kötü durumların müsebbibi olarak işbirliği, dayanışma, paylaşma, güven, tanışıklık ve saygının yerini işgal eden rekabet gösterilmektedir. Bauman’a göre işgal edilmiş bu değerleri anlayan, kabul eden ve sorulduğunda en yüksek değerleri olarak bunları sayan insanlar çoğunluktadır. Fakat bunların uygulamalarına baktığımızda idealler ile gerçeklikler, kelimeler ile fiiliyat arasındaki farkın ne kadar büyük olduğunu anlayabiliriz. Bauman, insanların çoğunun ikiyüzlü olmadığı, en azından hayatını yalan içinde sürdürmeyi tercih etmeyeceği şeklindeki iyi niyete dayanarak şunları soruyor: “O halde kelimeler ile fiiliyat arasındaki fark nereden kaynaklanıyor? Gerçeklikle yüzleştiklerinde kelimelerin şansının çok az olduğu sonucuna varabilir miyiz? Daha doğrusu kelimeler ile fiiliyat arasındaki uçurumu kapatacak bir köprü kurabilir miyiz?

Bunun cevabı evetse, böyle bir köprüyü nasıl inşa edebiliriz?” (s. 72). Bauman’a göre dünyayı değiştirebilecek fikirler üreten yazarların varlığı hâlâ bir umut taşımamız için son derece önemlidir ancak kimse kendisine tüm dünyanın sorumluluğunu yüklemek gibi mantıksız bir harekette de bulunmamalıdır. Diğer taraftan kader hâline gelmiş olan felaketleri ancak yaşadıktan sonra fark edebildiğimiz geçmişe bakarak bir yandan da madalyonun umutsuz yüzünü gösteren Bauman, son söz olarak bu kaderi değiştirip değiştiremeyeceğimizi tekrar tekrar denemeden bilemeyeceğimizi söyleyerek okuyucuyu tahrik etmektedir.

Bauman çalışmasında eşitsizliği tamamen teknik açılardan ele almanın ötesinde, eşitsizliğin sürmesinin, yeniden üretilmesinin ve bu mekanizmaya her birimizin katkı sağlamasının altında yatan ön kabulleri ele alarak soruna sosyal teori açısından önemli bir katkı sağlamıştır diyebiliriz. Ayrıca eşitsizlik meselesinin karşısına “herkesin tüketme hakkı” gibi sırf yüzeysel ve polemikçi bir eşitlikçilik boyutundan yaklaşmayıp, doğal kaynakları eriten ve dünyada yaşama imkânını krize uğratan tüketim olgusunu da eleştirmesi olumlu bir boyut olarak sayılabilir. Ancak unutulmaması gereken nokta Bauman’ın eleştirilerini mukaddime kısmında bahsettiğimiz iki seküler ilkeden biri olan eşitlik üzerinden yürüttüğüdür. Diğer taraftan eşitsizliğe karşı çözüm olarak sunduğu iki öneriden biri olan fikir üretimi meselesinde, fikirlerin de birer tüketim nesnesi olarak piyasada kullanıma sunulduğunu dikkate almamış olması kitabın zayıf noktalarından biri olarak sayılabilir. İkinci önerisi ise düşünce değişikliğini aşan ve totaliter olmayan bir tarzda yaşam tarzlarında bir dönüşüme gitmek, yani sonuçları acı verici ve şiddetli de olsa bir sosyal değişiklik yapmak şeklindedir. Ancak Bauman’ın bu meseleyi yeterli düzeyde temellendirdiği söylenemez. Bu olumlu ve olumsuz yanlarına ek olarak kitabın en önemli katkısı -tüketim kültürünün küresel ölçekte yaygınlaştığı, tüketici (veya üretici) kavramlarının kimlik olarak gönüllü bir şekilde benimsendiği, özgürlük adına eşitsizliklerin pekiştiği- günümüz dünyasında, “eşitsizlik” meselesini ufuk açıcı bir tartışmayla gündemimize taşımış olmasıdır. Buradan hareketle bir “adalet” söylemi geliştirmek için birçok ipucu bulunabilir.

Kaynak: İş Ahlakı Dergisi