İktisat Yayınları editörü Emrah Yağmurlu, Faruk Taşçı ile son çıkan kitabı Sabahattin Zaim ile İktisat, Toplum ve Siyaset kitabı üzerine bir söyleşi gerçekleştirdi.

Sabahattin Zaim Hoca ile ilgili hazırladığınız kitap çıktı. Öncelikle hayırlı olsun diyoruz. Kitap ile ilgili sorulara geçmeden önce sizi kısaca tanımak istiyoruz. Örneğin, İslam iktisadına olan ilginiz ne zaman başladı merak ediyoruz:

Faruk Taşçı: Doçentlik kadrosu geldikten sonra, bunun şükrünü eda etmek için bir yerde yemek yerken, Sabahattin Zaim Hocanın da yetiştirdiği talebesi olan Prof. Dr. Sedat Murat Hocam, benim asistanı olduğum Hoca, beni telefonla aradı. Telefonda: “Hayırlı olsun, artık İslam Ekonomisi çalışabilirsiniz.” dedi. Bunu şunun için söylüyorum. Esasında bir arka plan var. Yani yetiştiğim, aldığım tedrisat vs. ortaokulda, lise yıllarından ve üniversiteden belli bir zemin de var. Ama okuma düzeyinde diyelim. Daha sonra bu okuma düzeyinden araştırma düzeyine geçiş Sabahattin Zaim Hocanın, ben üniversite yıllarında son sınıfta Boğaziçi Üniversitesi’nde okurken, gelmiş olup yaptığı konuşma sonrasında oluyor.

Ama söylemeliyim ki bu konudaki çalışmalarım amatör düzeydedir. Yani araştırma yapmam veya bir şeyler yazmam şuan birinci basamak bile değil diyelim.

Sabahattin Hoca ile tanışmanız nasıl oldu?

Faruk Taşçı: Gariptir ki Hocanın ismini ilk defa üniversite yıllarında duydum. Bu bir eksiklik olsa gerek. Üniversite 3 ve 4. sınıfa gelip de Hocanın ismini ancak o zamanlar duymak bence bir eksiktir; eksiklikten öte bence ayıp bir şey. O ayıbı biz görmüş olduk kendi hayatımızda. Ama Hoca ile esas bire bir mülakiliğimiz 2005 Ekimi ile başlıyor. Benim üniversitede yüksek lisansa başladığım dönem. Sabahattin Zaim Hocanın bölümü yani İstanbul Üniversitesi Çalışma Ekonomisi’nde yüksek lisansa başladığım dönem. Sonra asistanlık da peşinden geliyor tabi, daha çok Hocanın “çantacılığı”nı yaptık şeklinde kendimi ifade ediyorum. Bir asistanlık yok, Sabahattin Hocaya bizzat asistanlık, bizzat talebelik yok ama Hocanın bölüme geliş gidişlerinde, Hocanın evine gidiş gelişlerinde bütün ufak tefek işlerinde, “sen atıl denerek” işleri yapan kişilerden biriydim. Hoca hayattayken bölümün son asistanı olarak, bütün işleri yapan bir kişi olarak “çantacı” olarak kendimi konumlandırıyorum. Hoca hayattayken bu tarz sürecim benim iki yıldır. İki yıl ama bereketli bir iki yıldı.

Sabahattin Zaim Hoca, “hocaların hocası” diye anılıyor, adına üniversite açılmış biri, İslam iktisadı alanında memlekete hizmet etmiş biri, Hoca ile ilgili aklınıza gelen ilk şey ne oluyor?

Faruk Taşçı: Hoca ile ilgili en etkilendiğim nokta ki o etki devam ediyor, “haddini bilmesi”. Bu zor bir şey ilim hayatında, onun gibi alanında mümeyyiz olan, mevcut ifade ile otorite olan bir kişi için daha da ağır bir şey. Birkaç örnek yaşadım, bizzat yaşayarak bunu ondan gördüm. Terbiye de böyle bir şey zannedersem, yaşayarak görme.

Yeni tezimi bitirdiğim zaman, yüksek lisans tezimi, evinde ziyaret etmiştik, asistanı olduğum Sedat Murat Hoca ile başka bir hoca da vardı. Orda üç kişi kendi aralarında bir konuyu konuşuyorlar, ağırlıklı Sabahattin Zaim Hoca konuşuyor, ben de oturmuş kenarda ama o arada içimde bir şeyler, bir soru falan sorayım geçerken… Hazır bulmuşken Adam Smith ile ilgili bir şey soracaktım. Çekindim, fakat Hoca o arada nasıl olduysa fark etti halimi, döndü bana “sorun var mı?” diye sordu. Ben de ne sordum hatırlamıyorum ama sordum Adam Smith üzerinden. Şimdi o sorunun en iyi muhatabı Sabahattin Hocadır. Durdu ve yetiştirmiş olduğu talebesi Sedat Murat Hocaya, “Sedat kardeşim en iyi sen bilirsin” dedi. “Lütfen cevaplar mısın?” dedi. Bu bizim için, benim için en azından, bir şeyleri çok bilmeden de öte, başka alanlar açtı.

İkincisi; haddini bilme anlamında yine bana bir gün, baş başayken, etrafında dolandığım günlerden birinde, hangi konudan girdiğimizi hatırlamıyorum ama bana kullandığı ifade “hocandan çok bilme” idi. Ben bunu anlayamadım o zaman. Hatta hatırladığım kadarıyla içimden biraz serzenişle, yani “bilmek güzel bir şey; hocamızdan çok bilelim ki insanlık daha çok gelişsin, vatanımıza milletimize daha çok faydamız olsun”, böyle yani “daha çok bilirsem daha iyi olacak” şeklinde içimden geçti. O zamanki çocukça ifadeler işte. Sonra ise Hocanın bu ikazının ne demek olduğunu öğrenmiş oldum. Tabi bedel ödeyerek öğrendim onu. Şöyleymiş; “hocandan çok bil, bilsen de söyleme.” Çünkü bunun iki tane problemli, sıkıntılı tarafı var. Birincisi, ilimde çekememezlik diye bir alan var, bundan dolayı canını yakarlar, üzerler, “engellerler”, ki yaşadık bunu. Çok bir şey ortaya koymasak bile bazı yerlerde hocalarımızın bir kısmından daha yeni bir şey diyelim, belki onların çalışmadığı bir şey ortaya koyduk. Bunlar rahatsız edici olabildi bazıları için. Biz de bu rahatsızlıklar karşısından ses çıkarmadık, yuttuk diyelim. Doğru olanı da buydu, çünkü Hoca böyle yapıyordu. İkincisi; “hocandan çok bilsen de söyleme” çünkü bundan rahatsız olan tipler olmasa bile, incinebilir bazı hocalar. Hocalarda o engelleyici kötü huylar olmasa bile incinebilirler. Edep bunu gerektirir. Bu ikisi hakikaten Hoca denince akla gelen ilk şeyler benim için. Aslında bizim gelenekteki ulema vasfında ne var ne yok diye baktığım zaman, belki Gazzâli’nin İhya’sına bakılabilir bu konuda, bu böyledir; edeb öndedir. Sabahattin Zaim Hoca bize sanki sadece bunu öğretti.

Hocam, peki, biraz da kitabın hikâyesinden bahsedebilir misiniz?

Faruk Taşçı: Bir kere şunu söylememiz gerekiyor. Bir ilim geleneği kişiler üzerinden, o kişilerin ortaya koydukları üzerinden devam eder. Veya o kişiler yoksa ortaya koydukları yoksa çöker, yok olur, ölür vs. Şimdi bu anlamda Sabahattin Hoca bir ilim geleneğinin, bizim kadim ilim geleneğimizin İslam iktisadı alanındaki son temsilcilerinden; Türkiye için böyle diyebiliriz. Dolayısı ile hem kendisinin hem de eserlerinin tamamıyla ortaya çıkması gerekir. Bu anlamda önemli Hoca.

Şimdi eserleri dediğimiz zaman Hocanın kitapları ortada, yani basılmış kendi müellifi olduğu kitaplar. Hocanın makaleleri derlenmiş toplanmış; yine üç ciltlik olarak piyasada var. Yine Hocanın hatıratı, Sedat Murat Hocam ve İsmet Uçma Bey’in birlikte gayretleri ile çıkan hatıratı ortada. Hoca ile ilgili kalan tek şey sağda solda duran söyleşileri idi… Açıkçası Hoca ile ilgili zaten çalışma yapıyor idim; başkalarının Hoca ile ilgili görüşlerini de takip ediyorum. Elde kalan bu çalışmayı yani bu gelenekte bir parça olarak Sabahattin Zaim diyorsak, Hocayı tanıma, fikirlerini bilme anlamında çalışacak onlar için elde kalan bir boşluk olarak bunu gördüm. Hocanın söyleşileri var ama bu derli toplu toplanmamış, ulaşmak isteyen pat diye ulaşamayacak. İki-üç tane söyleşiye ulaşma şansımız var, bilinen öne çıkan birkaç söyleşi diyelim. Normalde ben ilk adımı attığım zaman beş tane, böyle bir el yordamıyla, söyleşisi çıktı. Sonra bir baktım ki 19 tane söyleşisi var, değişik mecralarda ve dergilerden. Belki daha da vardır. Bunu derledik, toparladık; derken şuan 237 sayfalık bir hacim çıktı. Yani şu anlama geliyor; bu kitapla birlikte Sabahattin Zaim’in kendisine ait ne var ne yok artık ortadadır. Aslında son bir şey kaldı; onu da düşünmüyor değilim. Hocanın İngilizce yayınları var, onla ilgili de bir toparlayabilirsem veya biri toparlarsa iyi olacak. Gördüğüm şey şu İngilizce yayınlarının büyük bir kısmı Türkçe çalışmalarının biraz benzerleri. Onu da ortaya çıkarsak hani % 99 diyelim şuan, onla beraber % 100 olacak. Bunlardan sonra yani Hocanın kendi eserleri ortaya çıktıktan sonra, Hoca hakkında ilmi çalışmalar gerekecek. Belki böyle bir şeye de vesile olacaktır diye düşünüyorum.

Hocam kitabı ben okurken çok beğendim, dili çok hoşuma gitti. Bu kitabın okuyucu kitlesi kimdir size göre?

Faruk Taşçı: Şimdi şöyle söyleyelim. Kitabın başlığına bakılırsa iktisat, toplum ve siyaset var. Hocanın genel tarzına sadık kalınarak bu başlık konuldu, ama bu üç başlığın hepsinde “insan” boyutu var. Dolayısı ile bu kitap çok net olarak herkesi muhatap alıyor. Bunu söyleyebiliriz çünkü dili sohbet dili, azıcık okuma merakı varsa, azıcık insan ve insana dair bir şeyler nedir, ne değildir; bunun iktisat, toplum ve siyaset tarafında azcık merakı varsa, hiç problem değil, rahatlıkla bir oturuşta, bir çırpıda okunabilecek bir akıcılığa sahip.

Ama özelde elbette meraklılar var. Bir kere Sabahattin Hocanın yetişme tarzına baktığımız zaman tasavvufi yönü var. Buradaki söyleşilerin bir kısmında ki öyle bir ayrım yaptık zaten, yani tasavvuf üzerinden insan, iktisat, toplum yani dolayısı ile biraz ilahiyat camiasının tasavvuf alanında yoğunlaşan veya günümüzde bu işlerle iştigal eden sufiler vs. bunlara da dönük bir şeyler söylüyor. İktisat alanında, toplum alanında, siyaset alanında, özellikle 90’lı yıllarda ağırlıklı gözüküyor. 2000’ler ile ilgili de azıcık var. O dönemlerin yani 80’lerin ortası, 90’ların tamamı, 2000’lerin de 2007’ye kadar ne yaşanmışsa; iktisat, toplum, siyasi anlamda var ve bunu herkesin anlayacağı bir dille ortaya dökmüş. Dolayısı ile dönemini de dikkate alan bir özelliği var. İlim ehlinin bir kısmının ıskaladığı, teoride kalıp pratik alanda bir şey söyleyememe veya söylememe durumu söz konusu değil. Özelde de Türk-İslam dünyası üzerine çok yoğun vurgusu, Türk-Arap dünyası üzerinden Müslümanların birlikteliği vurgusu var. O dönemde çünkü Körfez Savaşı var, Türk Cumhuriyetleri bağımsız devlet kuruyorlar vs.

Ama en nihayetinde akademide olan ve Sabahattin Zaim ekolünü kabul edenler için olmazsa olmaz bir çerçeve çiziyor. Bir de Hocanın ilk dönem akademik metinlerde, yaklaşık 1980’lere kadarki metinlerinde, daha akademik dil öndedir ve bazı “geçiş kavramları” yani direkt kullanmadığı aslında pek istemediği mecbur kaldığı kavramlar var; hazmetmediği böyle idare olarak kullandığı kavramlar var metinlerinde. Bu söyleşide onlar artık önemsenmiyor. Geçiş kavramlarını kullanmıyor. Açıkça şu şu kavramımız var diyor; öbürleri gereksizdir diyor. Yani daha açık bir duruş var; tedrici olarak akademik anlamda geçiş süreçlerini tamamlamış, artık kendi net tavırlarını özellikle 2000’lerdeki söyleşilerinde görebiliriz. Bu anlamda da akademide bir kavram açısından nerden nereye nasıl kullanılır; bunu da göstermesi açısından ilginç şeyler sunabilir bu söyleşiler.

Hoca ile ilgili sormak istediğimiz son birkaç soru var, Hocanın ilme bakış açısı nasıldı, ne tür izler bıraktı?

Faruk Taşçı: Bir kere Hocayı âlim vasfı ile vasıflandırabiliriz. Dolayısı ile âlimler ne bırakırsa onları bıraktı. Matbu eserler ve yetiştirdiği talebeler. Talebelerinin de vasıfları değişik olabilir. Bir kısmı yine âlim olur, bir kısmı idareci, bir kısmı iş adamı olur. Hoca bunların hepsini yapmış. Hocanın ilimle ilgili tanımını şöyle yapalım. Aslında Hocanın her özel sohbetinde zikrettiği bir Hadis-i Şerif’le tamamlamış olalım. “İnsanlar helak oldu” diye başlayan bir Hadis, “ancak âlimler istisna”, devam ediyor Hadis-i Şerif, “âlimler de helak oldu ancak” diyor “amiller (ilmi ile amel edenler) istisna, onlarda helak oldu, ihlas ile amel edenler istisna” diyerek tamamlıyor. Ve Hoca bu en sondaki ihlas ile amel kısmı için topluma her şeyini verme, topluma borcu olma, başka bir amacı olmama anlamında bizzat ispatlıyor. Böyle yapılırsa ancak ilim ehlinin Allah rızasına nail olacağı şeklinde hem pratikte uyguluyor hem de söylüyordu. Hocanın ilimle ilgili perspektifi bu. İspatladı.

Son olarak bildiğimiz kadarıyla Hoca ile ilgili başka bir çalışmanız var, kısaca bahsedebilir misiniz?

Faruk Taşçı: Şimdiye kadar konuştuklarımız Hocanın kendi çalışmaları, bundan sonra yapılması gereken Hoca hakkında çalışma yapmak. Hoca hakkında Hocanın dünyadan göçtükten sonraki yapılan çalışmaların tamamı hatıralardır. Ama belli bir süre geçti artık. Belli bir pişme oldu, demlenme oldu. Artık Hocanın fikirleri üzerine konuşmak gerek diye düşündük. Aslında bu kitap ile birlikte öyle bir kitap çıkacaktı fakat bir iki tane konuda, yazacak kişileri bulmakta zorlandık. Altı başlıklı çalışmanın dört tanesi bitti, hazır. İki tanesi de yolda, tahminimiz inşallah haziran ayında bitirmek. Aslında bu bir başlangıç olacak inşallah. Bu altı başlığın her bir alt başlığı giriş mahiyetinde.

Hocam bize vakit ayırdığınız için, hem İktisat Yayınları olarak hem de okuyucularımız adına teşekkür ediyorum.