İslam Toplumunun Ekonomik Strüktürü

Değerlendiren: Recep Yiğit

İslam Toplumunun Ekonomik Strüktürü, Sezai Karakoç, Diriliş Yayınları, 10. Baskı, İstanbul, 60 s.

Sezai Karakoç tarafından kaleme alınan ‘İslam Toplumunun Ekonomik Strüktürü’ kitabı, İslam toplumundaki ekonomik kırılmaların günümüze kadar uzanan etkilerinden bahsederek, alternatif olarak önümüze sunulan sistemlerin de insanları metalaştırdığını, bir sömürge aracı haline getirdiğinin altını çizmektedir. Genel olarak kapitalist, komünist, liberal ekonomik sistemler ile İslam ekonomi sisteminin karşılaştırıldığı kitap, alternatif bir teklifimizin olmayışından ötürü bugün insanların ekonomik olarak bir buhran geçirdiğinin üzerinde durmaktadır. Bu sebepten ötürü kaleme alınan kitap, İslam ekonomi çalışmaların batılı perspektiften ele alınamayacağını ifade ederek İslami bir perspektiften meselelere yanaşmakta, unutulan kavramlarımızı hatırlatma amacı gütmektedir.

Bu kitap, günümüz İslam Ekonomi literatürünün batı merkezli olduğuna dair bir eleştiri ile başlamaktadır.  İslam toplumunun iktisadi iç yapısı hakkında İslam düşüncesinin altın döneminde yazılan klasik eserlerin günümüz literatürüne getirilememiş olduğundan yakınan yazar, İslam’ın getirdiği iktisadi perspektifin, Medine’de İslam devletinin kuruluşundan başlayarak bugüne kadar gelmiş İslam toplumuna uyarlandığını ve belli başlı bir iktisadi strüktür doğurduğunu belirtmiştir.

İslam ülkelerinde, iktisadi yapının İslam dışı sistemlere kaydırılmaya çalıştığını ve bir miktar da olsa gerçekleştirildiğini ifade eden yazar, buna rağmen iktisadi hayatın bir bütün olarak İslam’dan sıyrılamadığının altını çizmektedir. İslam iktisat tarihinin de yalnızca İslam iktisadi düşünce tarihi olarak ele alındığını ve bunun da İslam İktisat yapısını kâmil bir manada yansıtamayacağını vurgulayarak, İslam İktisat tarihinin aynı şekilde İslam iktisadi olaylar tarihi olarak da incelenmesi gerektiğini ve ancak bu şekilde İslam’ın gerçek iktisat sisteminin görüleceğini ifade etmektedir. Bu olaylar zincirinin tam bir şekilde incelenmesinin ardından da İslam toplumunda kendine mahsus bir iktisadi iç yapının oluştuğunun görüneceğini belirtmiştir.

İslam’ın iktisat yapısının kimi zaman, batı iktisat yapısı ve kavramlarını temel alan bazı düşünürler eliyle liberal veyahut sosyalist bir kalıpta incelendiğini belirten yazar, İslam iktisadı üzerine yazılar kaleme alan düşünürlerin İslam’ı bağımsız bir hayat ve düzen olarak ele alamadıklarını belirtmiştir. Bunun da neticesinde İslam’ı, ulaşmak istedikleri hedeflere göre yönlendirdiklerine dair bir eleştiride bulunmaktadır.

İslam’ın batı medeniyetinden ayrı bir medeniyet olarak ele alınmadıkça içinde barındırdığı gerçeklere de varılamayacağını altını çizen yazar, sistemler arasında birtakım benzerliklerinin bulunmasının, birbirlerine irca için yeterli bir sebep olmadığını belirtmiştir.

İslam’ın iktisadi görüşünün temellendirilmesinde üç ana prensip olduğunu belirten yazar, bunları şöyle sıralamaktadır:

  1. İslam iktisadının, İslam dışı sistemlerden farklılığının kabul edilmesi,
  2. İslam İktisadının, İslam’ın diğer emirlerinden, yani, inanç, ibadet, ahlak, hukuk, sosyal hayat ve genel dünya görüşlerinden ayrı ve bağımsız ele alınamayacağı,
  3. İslam ülkelerinin bugünkü durum ve sistemlerine bakılıp, İslam’ın iktisat sisteminin bulanamayacağının söylenemeyeceği.

Başlangıç prensiplerini yukarıda zikredildiği gibi tespit eden yazar, ardından İslam’ın Marksist veyahut kapitalist sistemlerin gördüğü gibi sadece bir ekonomi doktrini değil, bir ekonomi anlayışı olan ve yeni bir teklif ile kendisini ifade eden yaşayış ve medeniyet tarz olduğunu ifade etmektedir.

İlerleyen sayfalarda beşerî sistemlere genel bir eleştiri getiren yazar, kapitalist, liberal komünist iktisat biçimlerinin de tıpkı natüralizm, sürrealizm gibi edebiyat okulları gibi işlevini yitireceğini ve yerini yeni okulların alacağını belirtmektedir. Sistem eleştirilerine devam eden yazar, liberalizm ve sosyalizmin birer uygulama doktrini olmadığını belirterek, daha çok farklı doğrultular belirten ‘prensip yığınları’ olarak görmektedir.

Albert Camus’un ‘’Başkaldıran İnsan’’ kitabından ‘nasıl ki nihilist temelli çağdaş diktatörlükler eninde sonunda teröre gidiyorsa, materyalist temelli batı ekonomik yapıları da er ya da geç bir sömürme sistemi özelliği kazanıyorlar’ kısmını alıntılayan yazar, kapitalizm ve komünizm sistemlerinin yolları ve metotları her ne kadar farklı da olsa, vardıkları tek yerin ‘zulüm’ olduğunu ve insanları sömürdüğünün altını çizmektedir.

İslam ekonomisinin çöküşü ve yoksulluğun gelişinin hiçbir zaman İslam ekonomi sisteminin içeriğinden gerçekleşmediğinin üzerinde duran yazar, bu yıkımların ve gelişen yoksulluğun dıştan gelen saldırılardan kaynaklandığını ifade etmektedir. Buna ilaveten de İslam’ın her çağda ve her türlü gelişmelerden sonra da uygulanabilecek bir ekonomik teklifinin olduğunun altını çizerek, İslam iktisadının batı sistemleri gibi donuk bir yapıya sahip olmadığını ve sürekli diri olduğunu belirtmektedir.

İlerleyen bölümlerde ‘istihlak (tüketim)’ ve ‘istihsal (üretim)’ kavramları üzerinde duran yazar, bu iki kavramı komünizm, kapitalizm ve İslam ekonomisi bağlamında ele alarak bir nevi karşılaştırmaya gitmiştir.

Kapitalist ve komünist ekonomi sistemlerinin, üretim ve tüketim arasındaki dengeyi sağlayamadığını, ilk çıkış noktalarındaki hedeflerinin ve perspektiflerinin aksine, kapitalizmin istihlak, komünizmin ise istihsal ukdeleri yüzünden mutlu bir toplum doğuramadığını görmekteyiz.

Tam da bu sırada İslam’ın İstihlak ve İstihsal arasında gözettiği dengenin bir kurtuluş vaat ettiğini görmekteyiz. İkisi arasındaki ölçünün meta, ekonomik, ahlak ve inanç bağları tarafından sürekli korunduğunu belirten yazar, özel mülkiyetin ve ölçülü rekabetin tanındığını ve devletin kişi hayatına yıkıcı bir baskıyla karışmadığını, bunun neticesinde de ekonomik refahın sağlandığını belirtmektedir.  Buna ek olarak da İslam toplumunda var olan faiz yasağının ilk bakışta bir mali yasak olarak görünebileceğini, ancak bunun emeksiz kazanca sınır çektiğini ve bu yasağın, borçlunun evinin gölgesinden bile faydalanmamaya kadar varan bir takva anlayışının var olduğunu vurgulayarak, İslam’ın insanı ekonomiye değil, ekonomiyi insana bağlayan bir yapı inşa ettiğini belirtmektedir.

Ardından kapitalizme göre mülkiyetin mutlak manada tek kişide olduğunu, yani ana felsefesinin ‘cennet benim ve  başkaları cehennemdedir’ olduğunu, komünizmde ise mülkiyetin insanda olamayacağı, yani ana felsefesinin ‘cehennem bizzat insandır’ olduğunu belirten yazar, biri insanın, diğerinin de eşyanın tanrılaştırılmasına sebebiyet verdiğinden dolayı bu iki sistemin insan mutluluğunu sağlamasına imkan olmadığını, İslam’ın ise insan ve eşya telakkisinin bu iki sistemden tamamen farklı olduğunun altını çizmektedir.

İslam’a göre eşyanın mutlak manada Allah’a ait olduğunu vurgulayan yazar, Allah’ın da insana mülkiyet hakkını tanıdığını söylemektedir. Ancak bu mülkiyet hakkının üzerinde de Allah’ın hakkının birinci sırada geldiğini de belirterek, haram-helal, kazancın temelde emeğe dayanması, faiz ve israf yasağı, zekât, var olan varlığın yatırım mecburiyetinin de İslam’ın koyduğu sınırlar olduğunu ifade etmektedir.

İlerleyen sayfalarda İslam’ın, kişinin özel çalışma, mülkiyet ve miras haklarını tanıdığını, ancak bu hakların liberal, kapitalist sistemlerdeki gibi sınırsız olmadığının altını çizen yazar, İslam’ın emrettiği sınırların dışarısına çıkanların da İslam devleti tarafından durdurulacağını ve cezalandırılacağını belirtmektedir.

Zengin- fakir arasında bir uçurumun da oluşmasını engellemek için İslam’ın mülk sahiplerine zekâtı zorunlu kıldığını belirten yazar, bu zekâtın da devlet eliyle toplanıp ihtiyaç sahipleri arasında dağıtıldığını belirterek sosyal adaletin de oluşmasını sağladığını ifade etmektedir.

İslam ekonomisinde, kapitalizm ve komünizmin aksine, piyasalara İslam prensipleri, devlet ve kişiler tam bir uyum halinde katılmaktadır. Bundan sebeple de kişilerin egoist duyguları ve çıkarlarından ziyade din, devlet ve kişi isteklerinin ön plana çıkarıldığını görmekteyiz.

Kitabın son kısmında İslam ekonomisini tarihsel bir süreçte ele alan yazar, Peygamber döneminde İslam ekonomisinin kuruluş durumunda olduğunu ifade etmektedir. Bu dönemde ekonomik kastların kırıldığını, faizin ortadan kalktığını, zekât kurumlarının harekete geçmesiyle sosyal adalet alanının oluşmaya başladığını belirte yazar, tüm bu yaşanılanları ‘evrensel bir kansız devrim’ olarak nitelendirerek, İslam ekonomisinin temellerinin ne denli sağlam ve ne denli köklü olduğunun altını çizmektedir.

Rönesans devrimine kadar var olan süreçte tüm İslam ekonomisinin temeli fetihlere, yani savaşlara dayansa da İslam ekonomisinin sağlamlığından ötürü her savaş yoksulluk yerine yeni bir zenginlik getirdiğini belirten yazar, Rönesans ile birlikte teknik üstünlüğü ele geçiren batı karşısında İslam dünyası gücünün de git gide azaldığını ifade etmektedir. Ekonomik çöküntünün de bundan sonra başladığını belirten yazar, bugün dahi var olan sınıflar arası farklılıklar, faizler, yoksullukların boy gösterdiğini, İslam ekonomisinin yokluğunun en ince detayına kadar hissedildiğinin altını çizmekte, İslam ekonomisinin bir doğumun eşiğinde olduğunu vurgulayarak kitabına son vermiştir.