Adalet: İslâmî ve Batılı Perspektifler

AHMET SAİD YILDIZ

 Zafer Iqbal , Adalet: İslâmî ve Batılı Perspektifler , Çev. Lütfi Sunar , İstanbul :İktisat Yayınları , 2017 ,1. Baskı , 108 s.

“Muhakkak, Allah size, emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder.” Nisâ Suresi – 58

Nisa suresinde Rabb’imiz biz insanlara adaletle hükmetmemiz gerektiğini,adaleti hak ettiği konuma yükseltip onu korumamız gerektiğini bildirmektedir. Adalet, “adl” kökünden türemiş Arapça bir kelimedir. Bir şeyi hak ettiği yere getirme, olması gerektiği yerde bulundurma anlamlarına gelir. Bizans İmparatoru Justinian (482 – 565) adaletin tanımını şöyle yapmıştır: Adalet, herkese hakkı olanı sunan sürekli ve daimi iradedir. Her hak sahibine hakkının verilmesini öngören ahlaki ilke hukukun teşekkül sebebi ve nihai amacıdır. Adaletin tesis edilmesi ise insanın şerefinin,onurunun ve diğer yandan malların, hakların, özgürlüklerin ve görevlerin toplumda itidalli olarak bölüştürülmesiyle mümkündür.

Adaletle hükmetmek ,toplumda yaşayan bireylerin hakkını gözetmek ve toplumsal sorunlara çözümler üretmek ricâl-i devlet’in başlıca görevlerindendir. Bir toplumda insanlara aynı şekilde hizmet verilmiyorsa, adaletsizlik söz konusuysa ve bir taraf dünyevi olarak cenneti yaşarken diğer taraf yoksullukla mücadele ediyorsa burada itidal’den bahsetmek mümkün değildir. Dünyevi imkanların tamamen adaletsizce kullanılması bir tarafın tefriti yaşaması diğer tarafın ise ifratı yaşaması anlamına gelir.Esas olan dengeli, itidalli olabilmektir.İmam Gazali “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol” (Hud, 112) ayetindeki istikametten kastın denge olduğunu ifade eder. Beyhaki ise” İfrat ve tefritten uzak dur, vasatı tercih et; çünkü işlerin en hayırlısı orta olanıdır” demiştir. Batıda modern dönemde adalet için çok farklı yapılandırmalara gidilmiş olsa da insani yetkinleşmeyi gaye edinen ahlaktan kopulmuştur ve zamanla bireyin özgürlüğünü, özerkliğini, emeğini temel alan bir yapı ortaya çıkmıştır. Sonuç olarak ortaya çıkan ideolojiler bireyin sınırsız sahip olma hakkı üzerinde ortak noktada buluşmuşlardır ve “Batıda adaletin temeli mülktür.” kaidesi ortaya çıkmıştır.

Batıda adalet arayışının kökleri Orta Çağın sonuna kadar uzanmaktadır. Bu dönemde yaşanan toplumsal örgütlenmeler ,kilisenin yargı yetkisi iddiaları ve merkantilizm etkisi altında olan modern ulus devleti yükselişteydi ve bu olumsuz koşullar altında toplumsal kazanç ve gelirlerin dağıtımındaki gelir adaletsizlikleri keyfilik üzerine oluştuğu için sosyal felsefecileri toplumsal çıkar üzere endekslenmiş daha bütüncül bir düzen kurma fikrine yönlendirmiştir. İlk olarak İslami gelenek fikri, akabinde ise Roma geleneği fikri ortaya atılmıştır. İslami gelenek üzerine Wells şu ifadeleri kullanmıştır: “Batı’nın yükselişinden bir yüz yıl kadar önce Müslüman dünyasında Basra’da , Kufe’de ,Bağdat’ta ve Kahire’de ve Kurtuba ‘da camilerin hemen yanı başında bir dizi büyük üniversite doğmuştur. Bu üniversitelerin ışığı Müslüman dünyasının çok ötesinde parlıyordu ve Doğu’dan Batı’ya her yerden öğrencileri kendisine çekti. Özellikle Kurtuba’da çok sayıda Hristiyan öğrenci vardı ve onlar aracılığıyla İspanya , Paris ,Oxford ve Kuzey İtalya üniversitelerine gelen Arap felsefesinin etkisi Batı Avrupa düşüncesi üzerinde gerçekten çok önemli idi.”

Robinson bunu doğrulamaktadır : “Son zamanlardaki araştırmalar Orta Çağ bilim dünyasının köklerini ve üniversitelerin Müslüman nüfuzundaki gelişimini keşfetmektedir. Bu araştırmalar Rönesans hümanizminin köklerini klasik İslam’ın kökeninde bulacak kadar ileri bile gitti. Pico della Mirandolo,on beşinci yüzyılın sonlarında “Okudum muhterem kilise babaları” sözleriyle başladığı İnsanlığın Haysiyeti isimli oratoryosunda Serazen Abdala’ya dünya sahnesindeki en ihtişamlı şeyin ne olduğunu sorduğunda o, buna cevaben yeryüzünde insandan başka görülecek daha muhteşem hiçbir şey yoktur der.

İkinci görüş ise Roma geleneği fikri olan Romanın çıkarlarına faydasına olan her şeydir. Bu fikir geleneğine göre Romalı olmayanla köle arasında pek bir fark yoktur.Roma etkisi medeni kanun üzerinden gelmiştir. İslam’da ise adalet mülkün temeledir. El adlü esasül-mülk! Bir yerde adalet varsa , öteki haklar da vardır. Yoksa bile,var olan adalet sayesinde öteki haklar da gelebilir.Fakat bir yerde adalet yoksa öteki haklar da yok demektir. İslam’da adalet denilince akla gelen başlıca isimlerden birisi Hz. Ömer’dir. Örnek vermek gerekirse Ashab’tan Abdurrahman bin Avf, Hazreti Ömer (r.a.) halife iken onu makamında ziyarete gelmişti, selam verip müsait bir yere oturdu. Hz. Ömer kendisiyle hiç meşgul olmuyor hatta selamını bile almıyordu. Hayretle neticeyi beklerken, Hazreti Ömer, işini bitirdikten sonra yanan mumu söndürdü; aynı onun gibi başka bir mum yaktıktan sonra: “Ve aleyküm selâm” deyip selamını aldı. Ve konuşmaya başladılar.

Abdurrahman bin Avf Hazretleri, Ömer (r.a.) Hazretlerine niçin o mumu söndürüp başkasını yaktıktan sonra kendisiyle meşgul olmaya başladığını sormuştu. Hazreti Ömer (r.a.):

— Ya Abdurrahman, evvelki mum devletin hazinesinden alınmış mumdu. O yanarken şahsî işlerimle meşgul olsaydım Allah indinde mes’ul olurdum. Sizinle devlet işi konuşmayacağımız için kendi cebimden almış olduğum mumu yaktım ondan sonra sizinle meşgul olmaya başladım, deyince Abdurrahman bin Avf Hazretlerinin gözleri yaşarmıştı. Ellerini kaldırarak şöyle dua etti:

— Ya Rabbi! Hattab oğlu Ömer’i bizim başımızdan eksik etme!

Devlet hazinesini har vurup – harman savuranlara ne güzel bir numune-i imtisal değil mi? Buradan da çıkarabileceğimiz üzere İslam’ın düsturunu hayatına sıkı sıkıya takbik eden Hz. Ömer İslam’ın değer verdiği adalet anlayışını en güzel bir biçimde hayatına geçirmiş, insanlığa öğüt/ders niteliğinde kararlar almış ve adalet temelli güzel davranışlarda bulunmuştur.

Ayrıca Osmanlının temel düsturlarından biridir adalet. Devlet ideolojisinin temel unsuru olan adaletin nasıl sağlanacağını ve devletin varlığıyla olan ilgisini anlatır. Buradaki mülk mal anlamına değil egemenlik anlamına gelir.

Bugün günümüz dünyasında ülkelerin milli gelirleri üzerinden bir değerlendirme de yapılacak olursa bazı ülkelerin çok gelişmiş olduğunu üretimin ,imkanların, hizmetlerin ve ekonomik refahın çok iyi konumlarda olduğu görülürken diğer yandan bazı ülkelerin ise geliş(e)memiş, üretimin neredeyse hiç olmadığı sosyal imkanlardan ,sağlık , gıda,hizmet ,eğitim , refah,teknoloji gibi günümüz dünyasının insani ihtiyaçlarından yoksun olunduğunu; bir taraf lüks bir hayat sürerek yaşamını devam ettirirken diğer tarafın kuru ekmeğe muhtaç olduğunu görmekteyiz.Bunun altında yatan sebeplerin başında sömürü düzeni, emek, alın teri yerine haksız kazanç, faiz, kumara yakın belirsiz (gharar) kazanç gibi faktörler gelmektedir. Milli gelir bazında kişi başına düşen gelir Monako’da 174.529 dolar, Lihtenştayn’da 171.629 dolar iken Güney Afrika’da ise yalnızca 11.700 dolardır. Bu refah seviyesindeki farklılıklar ekonomik eşitsizliğe, sosyal adaletsizliğe sebep olmaktadır.