Toplumsal adaletin yolu zekâttan geçer

Türkiye zekâtın kurumsallaşması konusunda diğer İslam ülkelerine örnek olması gerektiğini belirten Yazar Melih Turan “Zekât vergi gibi toplanabilir ancak vergi gibi bütçe gelirleri hanesine yazılamaz; çünkü bu bir maliye politikası değildir. Devletin burada bir aracı konumu vardır ve en önemli görevi düzenleyici ve denetleyici rolüdür.” ifadelerini kullandı.

Emre Şentürk/Mülâkat

Zekat Politikası: Ekonomi-Politik Bir Yaklaşım kitabının yazarı Melih Turan, zekat kavramının günümüz koşullarında toplanması ve sosyal adalet ekseninde dağıtılması sürecinde devletin alması gereken sorumluluklara ilişkin soruları Diriliş Postası Gazetesi için cevapladı:

İslam’ın ilk yıllarında, zekâtın farz kılındığı dönemde uygulanışı nasıldı; zekâtın oranı, hangi mallardan, ne oranda alınacağı ve zekâtın kimlere verilebileceği nasıl tespit edilmiştir?

Zekât Mekke döneminde de Kur’an ayetlerinde zikredilmesine karşın Resulullah’a (sas) Medine döneminde hicri 2. yılda emredilmiştir. Zekâtın verileceği sınıflar Tevbe suresinde 60. ayette 8 sınıf olarak belirtilmiştir. Ancak hangi mallardan ne kadar zekât alınması gerektiği gibi sorular Sünnet ile cevaplandırılmıştır. Zekât tarifeleri Resulullah’ın (sas) gönderdiği memurlar ile diğer beldelere iletilmiştir. Muhammed Hamidullah bunun hicri 9. yıldan itibaren arttığını söylemektedir. Zekât tarifesini açıkça belirten bir mektup vardır ki bu zekât tarifesini, Resulullah’ın (sas) vefatına kadar kılıcında taşıdığı nakledilmektedir. Bu tarife daha sonra Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer tarafından aynıyla uygulanmıştır.

İSLAMİYET’İN İLK YILLARINDA ZEKAT

O dönemde zekât toplayan memurlar var ise bu memurlar zekâttan faydalanabiliyor muydu?

Bir hadiste şu nakledilmektedir:

Bir adam gelerek: “Bana sadakadan ver!” dedi. Resulullah (sas) adama: “Allah, sadakalar hususunda, ne herhangi bir peygambere ne de bir başkasına hüküm verme yetkisi tanımadı, hükmü bizzat kendisi verdi. Ve sadakaları sekiz hisseye ayırdı. Eğer sen bunlardan birine girersen senin hakkını derhal sana veririm” buyurdu.” (Ebu Davud, Zekât 23)
Bu hadisin belirttiği üzere zekâttan faydalanacak sınıflar Tevbe Suresindeki 60. ayette açıkça belirtilmiştir. Aslında sadece zekât toplayan memurlar değil zekât işinde amel gören herkes zekâttan hissedar olabiliyordu. Ancak bu payı kendileri değil, Resulullah (sas) toplanan tüm zekâtı onlardan aldıktan sonra onlara paylaştırıyordu.

“Sadakalar (zekâtlar) Allah’tan bir farz olarak fakirlere, miskinlere, zekât işinde çalışanlara, kalpleri İslam’a ısındırılacaklara, kölelere, borçlulara, Allah yolunda kalmışlara aittir. Allah bilendir, hakîmdir.” (Tevbe Suresi, 60. ayet)
Ayet-i kerimede geçen “Zekât işinde çalışanlar”, ayetin ilk indiği tarihte hangi özelliklere sahiplerdi ve günümüzde bu nasıl belirlenebilir?

Bu memurlar öncelikle Resulullah’ın (sas) ashabındandı. Aralarında Hz. Ömer, Hz. Ali gibi ilk Müslümanlar olduğu gibi Mekke’nin fethiyle sonradan Müslüman olan Ebu Süfyan gibi sahabelerde olmuştur. Bu memurların önce iman sahibi sonra ehil ve emin kişiler olduğu görülmektedir. Dolayısıyla bugün de şayet bir zekât müessesi oluşacaksa önce iman sonra ehliyet ve emniyet ilkelerine öncelik verilmelidir. Burada şu notu da düşmemiz lazım ki bu memurlar sadece hesap memurları değil aynı zamanda tebliğ memurlarıydı. Onlar önce İslam’ı tebliğ etmekle görevlendirilmiş sonra kabul ederlerse zekât almaları emredilmiştir. Şu hadis bunu açıkça göstermektedir:

“Resulullah (sas) Hz. Muâz (ra.)’ı Yemen’e gönderdi. (Giderken) ona dedi ki: “Sen Ehl-i Kitap bir kavme gidiyorsun. Onları davet edeceğin ilk şey Allah’a ibadet olsun. Allah’ı tanıdılar mı, kendilerine Allah’ın zekâtı farz kılmış olduğunu, zenginlerinden alınıp fakirlerine dağıtılacağını onlara haber ver. Onlar buna da itaat ederlerse kendilerinden zekâtı al. Zekât alırken halkın (nazarlarında) kıymetli olan mallarından sakın. Mazlumun bedduasını almaktan kork. Zira Allah’la bu beddua arasında perde mevcut değildir.” (Buhari, Zekât 1, 41)
Zekât memurları ile ilgili ayrıntılı malumat için Ulusal Tez Merkezi’nden Ayşe Yavuz’un ilgili tezine bakılabilir.

ZEKÂTINI VERMEYENLERLE MÜCADELE EDİLMİŞ

Tarihte zekât uygulamaları nasıl bir seyir izlemiş peki? Her İslam devleti zekâtı kurumsal olarak uygulamış mı? Emeviler, Abbasiler ve Osmanlılar döneminde durum nasıldı?

Resulullah’tan (sas) sonra ilk 2 halife zekât müessesini tastamam olarak uygulamışlar. Hatta Hz. Ebu Bekir zekât vermeyen kabileler ile mücadele dahi etmiştir.
Ridde olaylarının çıkış sebeplerinden biri de budur. Ancak Hz. Osman döneminde genişleyen fetih toprakları ve artan refah artık zekât toplamanın ve dağıtmanın zor olduğu bir dönem olmuştur. Ortaya çıkan bir takım olumsuz hadiseler de buna eklenerek zekât konusunda farklı bir düzenlemeye gidildiği naklediliyor. Bu şudur: Bireyler görünmeyen yani evlerindeki şahsi/batıni malları niyabeten yani devletin vekili olarak ilgili sınıflara zekâtlarını kendileri verecektir.

Herkesin muttali olabileceği zahiri/görünen malları ise devlet tahsil ve taksim etmeye devam edecektir. Bu uygulama zekât müessesi konusunda İslam âleminin geleceğine yön vermiştir. Zamanla artık devletler zekâtı daha çok bireylere bırakmışlardır.

SELAHADDİN EYYUBİ’NİN ZEKÂT HASSASİYETİ

Ancak bu konuda istisna devlet başkanları olmuştur. Emevi Halifesi Ömer b. Abdulaziz döneminde zekât o derece iyi işlev görmüştür ki neredeyse zekât verecek kimse kalmamıştır. Tarihten bir başka ilginç kesit de Selahaddin Eyyubi’dir. Onu daima Kudüs’ün fatihi olarak anarız ama zekât konusundaki hassasiyeti de kaynaklarda yazmaktadır. Mısır’ı Fatımiler’den aldıktan sonra yaptığı ilk işlerden biri zekâtı kurumsallaştırmak olmuştur.

OSMANLI’DA ZEKÂT

Osmanlı’da ise zekât bir müessese olarak karşımıza çıkmıyor. Bütçe kayıtlarında da böyle bir kalem bulunmamaktadır. Osmanlı zekât konusunu, fakirliği ortadan kaldırarak geri planda tutmuş ve zaman zaman aldığı vergiler yerine saymıştır. Osmanlı tarihçisi Mehmet Genç’in aktardığına göre Osmanlı ticaret erbabında büyük sermayelerin oluşmasına izin vermeyerek “vasatın hâkim olduğu bir ekonomi” ortaya koymuştur. Fakirliğin ortadan kalktığını ve bunun hem devlet hem de halk tarafından sağlandığını söylemektedir. Zira Osmanlı’da, Batı sermayesinin bulaşmasından önce dilencilik dahi görülen bir hadise değildir.

TÜRKİYE’NİN ZEKÂT POTANSİYELİ

Daha önce yine Diriliş Postası’nda yayımlanan bir araştırmanızda Türkiye’deki zekât potansiyelinden bahsetmiştiniz. 2015 yılı verilerine göre Türkiye’de 80 milyar TL civarında bir zekât potansiyeli vardı. Aslında siz bu potansiyelin açığa çıkmasını istiyorsunuz aynı zamanda. Doğru mu?

Aynen öyle. Bu çalışmayı değerli hocam Ahmet Tabakoğlu’nun desteği ile yapmıştık. Ortaya çıkan sonuç ise devasa bir zekât potansiyeli olduğu üzerineydi. Bu potansiyelin ortaya çıkması için de elbette devletin büyük bir rolü olması gerekmektedir. Dolayısı ile devlet bu rolünü kendine bir zekât politikası rolü belirleyerek üstlenebilir.

BATI “ZEKÂT POLİTİKASI”NDAN BİHABER

Geleneksel ekonominin dünyadaki servet ve gelir eşitsizliklerine bir çözümü var mı? İslam iktisadı burada hangi yönleriyle ön plana çıkıyor?

Dünyada fakirlerin lehine öyle büyük politikalar konuşmuyorlar. Ancak tarihte negatif gelir vergisi, varlık vergisi gibi hususlar ön plana çıkmış. Fakat muvaffak olamamışlardır. Gelir ve servet eşitsizliği konusunda son zamanlardaki en dikkat çekici öneri Fransız ekonomist Thomas Piketty tarafından yapılmıştır. Gözlemlediği eşitsizliklere karşı “küresel sermaye vergisi”ni önermektedir. Ancak alınan verginin nitelikli yatırımcılara aktarılması ve kamu borcunun ödenmesi olarak harcanmasının önerilmesi zenginden zengine ödenecek bir verginin fasit bir daireye dönüşmesinden başka bir şey değildir. Dolayısıyla Batı ekonomileri zekât gibi, bir gelir ve servet adaleti sağlayan politikadan bihaberdir. Ancak buna, dünya servetinin yarısından fazlasının belli bir kesimin elinde bulunduğunu düşündüğümüzde Batının da zekât ilkesine çok ihtiyacı vardır.

VERGİ VE ZEKÂT

Aslında siz verginin zekât ile karıştırılmaması gerektiğine vurgu yapıyorsunuz. Günümüzde vergi ödediği için zekâtına sayan Müslümanlar var. Bu uygulama o zaman yanlış mı?

Evet yanlıştır. Çünkü ödenilen verginin harcama kalemleri ile zekâtın Kur’an’da belirlenen harcama kalemleri bir değildir. Vergi birçok farklı hizmet için kullanılabilirken zekât öyle değildir. Aslında zekâtın kurumsallaşması da bu gibi yanlış tasavvurların giderilmesi için de önemlidir.

DİYANET’İN ZEKÂT ÖNERİSİ

Diyanet İşleri Başkanlığı zekâtın özendirilmesi için zekât verenlerin vergilerinde indirim yapılmasını öneriyor. Zekât verenlere vergi indirimi yapılması durumunda gayrimüslim ya da zekât vermeyen Müslüman vatandaşlara karşı adaletin tesisi nasıl olacak?

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın attığı bu adım gerçekten çok önemlidir. Aslında bu uygulama şu an Gıda Bankacılığı için yapılan bağışlarda geçerlidir. Burada sadece zekât kalemi eklenmek istenmektedir. Burada kimseyi mağdur eden bir durum ya da adaletsizlik yok. Bir gayrimüslim veya zekât ödemeyen kimse vergi indiriminden başka bağışlar yolu ile de yararlanabiliyor. Burada Diyanet’in önerdiği şey aslında zekât olarak ödenen bağışların ortaya çıkmasıdır.


Kitap yazarı: melihturan@hotmail.com.tr

DEVLETTE “ZEKÂT POLİTİKASI” ÖNERİLERİ

Peki siz devlete nasıl bir uygulama öneriyorsunuz? Zekâtın kurumsallaşması nasıl olmalıdır? Kitabınızda “Zekât Politikası” derken tam olarak neyi kastediyorsunuz?

Tüm bu hususlar dikkate alındığında Türkiye’de izlenecek olan zekât politikası ilk başta, Sabri Orman Hoca’nın belirttiği gibi, “Çok iddialı, mükemmeliyetçi ve ideal” yerine “daha mütevazı ve daha az iddialı ama uygulanma kabiliyeti daha yüksek” olmalıdır. Zira uygulama zemini bulabilmesi için atılacak ilk adımın bu minvalde olması zekât kurumunun sürdürülebilirliği ve istikrarı açısından mühimdir. Gönüllülük esasıyla hareket edilerek toplumsal bir zekât bilinci oluşturulması insanları cebren sevk etmekten evladır. Kur’an’da “Rabbinin yoluna, hikmetle, güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et.” (Nahl Suresi, 125.) denildiği gibi zekât politikasının da Allah’ın emrettiği işlerden biri olması hasebiyle toplumu ona davet ederken hikmet ilkesini elde bırakmamak elzemdir.

CEBRİ YERİNE ÖZENDİRİCİ UYGULAMALAR

O zaman zekât da vergi gibi toplanarak devlet gelirlerinden mi sayılacak? Zekât gelirleri vergi gelirleri ile aynı havuzda mı olacak? Kişi kendi isteği ile mi zekât verecek, yoksa zorla mı olacak?

Dediğimiz gibi zekât gelirleri, vergi gelirleri ile karıştırılmamalıdır. Zekât Allah’ın bir emridir ve harcanacağı sınıflar bellidir. Vergi ise devletin kendi yaptığı hizmet karşılığında o hizmetin sürdürülebilirliği için vatandaşlarından aldığı bir gelirdir ve harcanan kalemler tam anlamıyla zekât verilecek sınıflar ile aynı değildir.
Türkiye’de cebri bir uygulama yerine daha özendirici ve teşvik edici bir uygulama ile başlanmalıdır.

“Türkiye dünyaya emsal teşkil etmeli”

Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mıdır?

Son olarak şunu söylemek istiyorum. Türkiye İslam âleminin fiili bir önderi konumundadır. Dünyada da Gayri Safi Yurtiçi Hasılasına göre en çok bağış yapan ülkedir. Mevcuttaki zekât potansiyeli ise hayli yüksektir. Diğer konularda olduğu gibi Türkiye zekâtın kurumsallaşması konusunda diğer İslam ülkelerine emsal teşkil etmesi gerekir. Gücünü ve potansiyelini bu açıdan da keşfetmesi gerekir. Türkiye, küresel eşitsizliklere son vermek, adil gelir ve servet bölüşümünü sağlamak, uyumlu bir toplum oluşturmak, insanlığı ekonomik bunalımlardan kurtarmak, tabandaki halkı yeterli bir hayat düzeyine ulaştırmak, dünyada ve ahirette toplumsal adalet ve güvenlik sağlamak, mevcut potansiyeli değerlendirmek istiyorsa eğer “Zekât Politikası”ndan başlamalıdır.

“Zekât toplamada devlet aracı olabilir”

Zekât, vergi gibi devlet tarafından toplanabilir mi, siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? Günümüzde zekâtı devlet eliyle uygulayan İslam ülkeleri var mı? Varsa nasıl yapıyorlar?

Zekât vergi gibi toplanabilir ancak vergi gibi bütçe gelirleri hanesine yazılamaz. Çünkü bu bir maliye politikası değildir. Devlet burada bir aracı konumundadır. Yukarıdaki hadiste belirtildiği üzere zenginden fakire aktarılan bir gelirdir bu. O yüzden vergi geliri gibi zekâtın da devlet gelirlerinden sayılacağı düşünülmemelidir. Devletin buradaki en önemli görevi düzenleyici ve denetleyici rolüdür.

Günümüzde 10-15 İslam ülkesi zekâtı kurumsallaştırmıştır. Bunlar arasında ön plana çıkan Malezya, Endonezya, Pakistan ve Körfez ülkeleridir. Çoğunda zekât kanunlar ile düzenlenmiştir. Ancak toplama ve dağıtma hususunda bazı farklılıklar vardır ki bu gayet doğaldır. Bir kısmı isteğe bağlı olarak toplarken bir kısmı kanunen zorunlu hale getirmiştir.

Bu ülkenin sosyo-politik konumuna göre değişebilir ve büyük ölçüde doğrudur da. Bu konuda ayrıntılı bilgi için İSAV’ın yayımlamış olduğu “Tarihte ve Günümüzde Zekât Uygulamaları” adlı çalışmaya bakılabilir.

“Zekât konusunda Türkiye’de cebri yerine özendirici uygulamalar olmalıdır. Türkiye’nin zekât potansiyeli hayli yüksek”

Kaynak: Diriliş Postası