Ekonomi Bir Din Haline Nasıl Geldi? – 2

John Rapley

Çeviri: islamiktisadi.net

Robert Lucas’ın nutuk çektiği Amerikan İktisat Derneği, 1885’te, ekonominin kendisini müstakil bir bilim olarak tanımlamaya başladığı zamanlarda kuruldu. Kurucu üyeler ilk toplantılarında şunu deklare ettiler: “Emek-sermaye çatışması bilimin, kilisenin ve devletin birleşik çabaları olmadan çözümü imkânsız olan çok sayıda problem ortaya çıkarmıştır.” Bu, başlangıçtan son on yılların piyasa evanjelizmine uzanan uzun bir yol olacaktı.

Daha o zaman bile, böyle bir toplumsal etkinlik tartışmalara yol açmıştı. Amerikan İktisat Derneği kurucularından biri olan Henry Carter Adams, Cornell Üniversitesinde radikallerin özgürce konuşabilme haklarını savunduğu bir ders verdi. Sanayicileri, işçilere yapılan kötü muameleye karşı onların dikkatini başka tarafa çekmek için yabancı düşmanlığını körüklemekle suçladı. Daha önce tanımadığı New York Keresteciler Kralı ve Cornell’in bağışçısı olan Henry Sage de derse katılanlar arasındaydı. Ders biter bitmez Henry Sage soluğu Üniversite Başkanı’nın odasında aldı: “Bu adam gitmeli; toplumumuzun temellerini sarsıyor.” Bu olaydan sonra Adams’ın görevi engellendiğinde, Adams görüşlerini biraz daha yumuşatmaya karar verdi. Bu doğrultuda Amerikan İktisat Derneği Platformunun nihai taslağından serbest piyasa ekonomisinin “politikada güvensiz ve ahlaka aykırı” olduğu referansı çıkarıldı.

Böylece bugüne dek devam eden bir model belirlenmiş oldu. Güçlü politik çıkarlar – ki bu çıkarlar tarihsel olarak yalnızca zengin sanayicileri değil aynı zamanda seçmenleri de içermektedir – ekonominin bilimsel topluluğu tarafından dayatılan ekonomi ilkelerini şekillendirmede yardımcı oldular.

Bir ilke ortodoks bir kaide olarak belirlendikten sonra onun yerine getirilmesi, bir dini öğretinin sağlamlığını sürdürmesi için izlemesi gereken yola benzer bir şekildedir: sapkınlıkları bastırmak ya da onlardan sade bir şekilde kaçınmak. Antropolog Mary Douglas, “Saflık ve Tehlike” isimli kitabında düzensiz ve kaotik bir dünyada insanların düzeni dikte etmelerine yardım etmek için tabuların nasıl işlev gördüğünü gözlemlemişti. Otodoks iktisadın temel varsayımları da o kadar farklı bir işlev görmedi. Robert Lucas bu duruma 20. yüzyılın sonlarında dikkat çekmişti. Ortodoks iktisat Keynesçiliği o kadar etkin bir biçimde tasfiye etmişti ki bir seminerde birisi Keynesçi bir fikri dile getirdiğinde dinleyiciler kendi aralarında fısıldamaya ve kıkırdamaya başlıyorlardı. Bu türden tepkiler iktisat tabularının uygulayıcılarına bir şeyi hatırlatmada yardımcı oldu: bir kurulda görev almadan önce genç bir akademisyen için modası geçmiş sloganlara takılı kalmak çok iyi olmayabilir. Düzen ve ahenk ile meşgul olmak bir metodun işlevinden çok o metodun uygulayıcıları ile ilgili olabilir. Çeşitli disiplinlerde ortak kişilik özelliklerine dair çalışmalar, tıpkı mühendislik gibi ekonomi biliminin de olağandışı güçlü bir şekilde düzeni tercih eden ve düzensizlikten nefret eden insanların ilgisini çektiğini keşfetmiştir.

İronik olan kendini sert ve hızlı sonuçlara ulaşabilen bir bilim haline getirme kararlılığında olan ekonominin zaman zaman bilimsel yöntemden vazgeçmesidir. Bir kere ekonomi, dünya ile ilgili bir takım ön kabullere dayandırılır. Bu ön kabuller gerçeklikle ilgileri olmalarından çok ekonomistlerin bu ön kabulleri istedikleri gibi görmeleriyle ilgilidir. Her dini hizmetin bir inanç yemini gerektirmesi gibi ekonomi rahipliği de insan doğası hakkında bazı temel inançları gerektirir. Çoğu ekonomist, insanın bencil, rasyonel, özünde bireyci ve daha az para yerine daha çok para tercih eden bir yapıda olduğuna inanır. Bu inanç maddeleri tartışmasız bir şekilde kabul edilir. 1930’larda büyük ekonomist Lionel Robbins uzmanlık alanını o zamandan beri milyonlarca iktisatçının tarif ettiği şekilde tarif etmişti. Buna göre; alanın ön kabulleri, umumi tecrübelerin çok temel gerçeklerini yansıtan basit varsayımlara dayanmaktadır ve matematiğin ya da mekaniğin kuralları gibi evrenseldir.

Ölümsüz ve sorgulanabilmenin ötesinde görülen bu ön kabullerden yasalar çıkarmak nesiller boyu süregelen bir yöntemdir. Ortaçağ manastırlarındaki rahipler, binlerce yıl boyunca, Thomas Aquinas tarafından mükemmelleştirilen ve skolastisizm olarak bilinen devasa bir külliyat inşa etti. Ancak bu yöntem, ön kabullerden bir teori ortaya çıkarmadan önce onları ampirik olarak test etmeye ihtiyaç duyma eğiliminde olan bilim adamları tarafından kullanılmaz.

Fakat ekonomistler kendilerini şöyle savunacaklardır: onları keşişlerden ayıran nokta, yeni kanıtlara karşı hipotezlerini sürekli test etmeleri gerektiğidir. Evet, ama bu açıklama aslında birçok ekonomistin fark edebileceğinden daha sorunludur. Fizikçiler tartışmalarını, üzerinde büyük ölçüde hemfikir oldukları verilere bakarak çözerler. Ancak ekonomistler tarafından kullanılan veriler çok daha tartışmalıdır. Örneğin, Robert Lucas bir eleştiri seline rağmen Eugene Fama’nın etkin piyasalar hipotezinin doğru olduğu konusunda ısrar etmişti ve bu konudaki görüşünü kanıtlamak için meslektaşı Robert Schiller’in bu hipotezin yanlışlığını kanıtlamak için toplamış olduğu kanıt ve görüş miktarı kadar destekleyici delil toplayabilmişti.  İsveç Merkez Bankası 2013 Nobel Ödülü’nü kimin kazanması gerektiğine karar vermek zorunda kaldığında ödül, Shiller’in piyasaların sık sık fiyatı yanlış bulduğu iddiası ile Fama’nın piyasaların her zaman doğru fiyatlara sahip olduğu yönündeki ısrarı arasında yırtıldı. Böylece İsveç Merkez Bankası ödülü iki farklı görüş arasında paylaştırmayı seçti. İktisat teorisinde çoğu kez neye inanmak istiyorsanız ona inanırsınız. Yazı ya da tura seçiminiz duygusal eğilimlerinizi bilimsel değerlendirme olarak yansıtacaktır.

Ekonomistlerin ve diğer sosyal bilimcilerin kullandıkları verilerin neden bu kadar tartışmasız cevaplar oluşturduğuna dair bir gizem yoktur. Çünkü bunlar, insan verileridir. Örneğin, atom altı parçacıklar, insanlardan farklı olarak, fikir araştırmalarına dayanmaz ya da şeylerle ilgili fikirlerini değiştirmez. Bu durumun farkında olarak, yaklaşık yarım asır önce, Amerikan İktisat Birliğindeki kendi başkanlık görevinde, başka bir Nobel ödüllü Wassily Leontief, mütevazı bir ses çıkardı. Kendisini takip edenlere, ekonomistler tarafından kullanılan verilerin fizikçiler veya biyologlar tarafından kullanılan verilerden büyük oranda farklı olduğunu hatırlattı. Sonra “çoğu parametrenin büyüklüğü pratikte sabittir” diye uyardı. Oysa ekonomideki gözlemler sürekli değişmekteydi. Veri setleri, kullanışlı olarak kalmaları için düzenli olarak güncellenmeliydi. Bazı veriler ise yalnızca çok kötüydü. Verilerin toplanması ve analiz edilmesi, yüksek derecede beceriye sahip devlet memurlarına ve daha az ekonomik olarak gelişmiş ülkelerin bolca sahip olamayacağı iyi bir zamana ihtiyaç duyar. Örneğin, yalnızca 2010’da, muhtemelen Afrika’daki daha iyi veri toplama kapasitelerinden birine sahip olan Gana hükümeti, ekonomik çıktısını% 60 oranında yeniden hesapladı.[1] Bu tür bir revizyon öncesinde ve sonrasında hipotezinizi test etmek, tamamen farklı sonuçlara yol açacaktır.

Leontief, ekonomistlerin verileri tanımak için daha fazla zaman ayırmalarını, matematiksel modelleme için ise daha az zaman harcamalarını istemişti. Ancak, onun da itiraf ettiği gibi, eğilim ters istikamette ilerliyordu. Bugün, verilerin ortaya koyduğu şeyleri daha derinden anlamak için bir köyde dolaşan iktisatçıya nadiren denk gelebilirsiniz. Bir ekonomik model test edilmeye hazır olduğunda, yoğun hesaplama, büyük ölçüde büyük veri tabanlarına entegre bilgisayarlarda yapılmış olur. Ancak bu yöntem meseleye şüphe ile yaklaşan birisi için tam anlamıyla tatmin edici bir yöntem değildir. Çünkü, İncil’de hemen hemen her türlü davranışı haklı çıkaracak bir alıntı bulabileceğiniz gibi, dünyanın işleyişi ile ilgili getirmek istediğiniz hemen hemen tüm açıklamaları desteklemek için de insan verilerini bulabilirsiniz.

İşte bu yüzden ekonomi alanındaki fikirler moda tabiriyle “in” ya da “out” olabiliyor. Bilimin ilerleyişi genellikle doğrusaldır. Yeni araştırmalar var olan teorileri onayladığı veya değiştirdiği için bir nesil bir sonraki aşamanın üzerinde inşa edilir. Ancak ekonomi, döngü içinde hareket eder. Verilen bir doktrin yükselebilir, düşebilir ve sonra tekrar yükselebilir. Çünkü iktisatçılar teorilerini, fizikçilerin yaptığı gibi kanıtlara bakarak doğrulamazlar. Bunun yerine, bir iktisat okulu daha çok cemaat toplayan vaizler gibi,  hem politikacılar hem de daha geniş halk kitleleri arasında kendisine daha fazla takipçi edinerek yükselir.

Örneğin, Milton Friedman, 20. yüzyılın sonlarındaki en etkili iktisatçılardan biriydi. Ama ismi herkesçe duyulmadan önce onlarca yıl orada buradaydı. Margaret Thatcher ve Ronald Reagan gibi politikacılar onun fikirlerinin bir serbest piyasa fazileti olarak satmamış olsalardı, muhtemelen marjinal bir figür olarak kalacaktı. Bu fikri halka sattılar, seçildiler, ardından bu tasarımlara göre toplumu yeniden yapılandırdılar. Takipçi kitlesine sahip bir ekonomist kürsüyü kapar. Bilim adamları ise tam tersine araştırmaları için fon bulabilmek veya kariyer basamaklarını tırmanabilmek için kamuoyuna başvurabilirler.  Ancak teorileri için bu şekilde kamuoyu desteğine ihtiyaç duymazlar.

Bununla birlikte ekonomi bilimini bir din olarak tarif etmenin onun foyasını ortaya çıkardığını düşünüyorsanız, yanılıyorsunuz demektir. Ekonomi bilimine ihtiyacımız var. Muazzam bir iyilik için bir güç olabilir (olabilirdi). Ama sadece ekonominin amacını aklımızda tutarsak ve neyi yapıp neyi yapamadığını her zaman hatırlarsak.

[1] https://www.theguardian.com/business/2012/nov/20/economics-ghana

Yazının birinci kısmı için tıklayınız.

Yazının orijinali için tıklayınız.