Türkiye’nin Faizle İmtihanı

Levent Yılmaz

Bir önceki yazımda Türkiye’de yüksek faizin yol açtığı bazı önemli durumları analiz etmiştim. Sonra da geçen hafta ülkemize gelen IMF heyetinin zaten yüksek olan faizleri neden daha da artırmamız yönünde önerilerde bulunduğunun perde arkasındaki sebepleri aktarmaya çalışmıştım.

Ancak Türkiye’nin bazı durumlarda temel sorununun sadece faiz seviyesi değil faizin kendisi olduğunu bu yazımda anlatmaya çalışacağım.

Toplam tasarruflar faiz oranı yüzünden mi düşük?

Anglo-Sakson kültürle ekonomi eğitimi almış hemen hemen herkesin Türkiye ekonomisi ile ilgili ilk yapacakları eleştirilerinden birisi; toplam tasarrufların düşüklüğüdür. Tasarruf, iktisadi literatürde harcanabilir gelirin tüketilmeyen kısmı olarak açıklanır. Bu tüketilmeyen kısmı da milli gelirin yüzdesi olarak takip ederiz. Yani tasarrufların milli gelire oranına bakarız. Türkiye için bu oran yüzde 14-15 arasında değişiyor. Kabul etmek gerekir ki bu rakam düşük. Ancak bu eleştiriyi yapanlar ile ayrıştığım nokta söz konusu düşüklüğün nedenindedir. Zira ezberci anlayış, toplam tasarrufların artması için faiz seviyesinin artırılmasını savunur. Onlara göre faiz ne kadar yüksek olursa insanlar da harcama yapmak yerine paralarını yüksek faiz veren bankacılık sistemine dahil etmek isterler. Ancak Anglo-Sakson anlayış için çalıştığını kabul ettiğimiz bu mekanizmanın Türkiye’de farklı olduğunu görüyoruz.

Türkiye’de ve özellikle Anadolu’da faiz hassasiyeti yüksek olan çiftçi, sanayici, esnaf ve hatta işçi ile memurların da içinde olduğu önemli bir insan topluluğunun tasarruflarını bankacılık sistemine dahil etmemesinin nedeni faiz seviyesi değil faizin ta kendisidir. Çünkü bu insanlar faizli sistemin tam olarak kendisinden uzak durmak istiyorlar. Parası olan bankaya yatırmıyor, olmayan da yeni bir yatırım veya kapasite artırımı için faiz yüzünden kredi kullanmıyor. Hal böyle olunca bu şekilde faiz hassasiyeti olan bireylerin tasarruflarını istatistiklere yansıtmayacak davranışlar gösterdiğini görüyoruz. Örneğin altın, gayrimenkul sahipliği ve/veya kasada tutulan döviz gibi.

Türkiye’de yastık altında 2200 ton altın olduğu tahmin ediliyor. Bu rakamı Nisan 2017’de Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek açıklamıştı. 2015 yılı başında Dünya Altın Konseyi ise Türkiye’de yastık altında 3500 ton altın olduğunu tahmin ettiklerini raporlamıştı. En düşük tahmini kabul ettiğimizde bile karşımıza 100 milyar Dolar civarında bir rakam çıkıyor. Bu şu anlama geliyor; Türkiye’nin toplam tasarrufu istatistiklerdeki gerçek rakamdan 100 milyar Dolar daha az görünüyor. Tabi ki altın almayıp ev ve arazi gibi gayrimenkul yatırımı yapanlar bu hesaba dahil değil. Bu konu çok iyi analiz edilmeli ve faiz hassasiyeti olanların istatistiklere yansımayan tasarruflarını sisteme dahil edecek adımlar atılmalı. Bu konuda son dönemde bir çaba olduğunu görüyoruz ancak yeterli olup olmadığını zaman gösterecek.

Nasıl bir katılım bankacılığı?

Söz konusu faiz hassasiyeti olunca akla hemen katılım bankacılığı geliyor. Konvansiyonel bankaların faiz ile çalışması nedeni ile bu bankalardan uzak durmak isteyen ancak bir şekilde bankacılığa ihtiyacı olan birey veya işletmelerin katılım bankalarına yönelmesini bekleriz.

Ancak bu noktada bireylerin bazı sorulara cevap aradığını görüyoruz. Mesela; bu bankaların çalışma şekli bireylerin hassasiyet gösterdiği noktalarda ikna edici mi? Bu bankaların çalışma prensibi ve oranları piyasa gerçeklerine uygun mu? Bu sorulara olumlu cevaplar bulundukça katılım bankalarının bankacılık sektöründeki payının yüzde 5 gibi çok düşük seviyelerden yukarı doğru çıkacağını göreceğiz. Bu bakımdan bu alanda yapılacak mevzuat düzenlemelerinin katılım bankalarına hareket alanı sağlayarak önünü açacak şekilde planlanması şart.

Dahası ve önemlisi, bu hassasiyeti güden bireylerin sadece mevduat için değil diğer tüm finansman alanlarında İslami kurallara uygun bir model arayışı içinde olduğunu da unutmayalım. Burada söz konusu finans sisteminin faizsiz olmasının yanı sıra maliyetlerinin görece olarak daha uygun ve getirisinin de en az konvansiyonel sitemler kadar olması gerektiğini hatırlamakta fayda var. Bu noktada elbette bütün bir sistemin faizsiz tasarlanmasından bahsetmiyoruz.

Türkiye’nin bu alanda da atması gereken çok önemli adımlar olduğu aşikar. Atılacak ikna edici adımlar ile sadece Türkiye içinde değil aynı zamanda dünyada faiz hassasiyeti olan sermayenin de ilgisini çekmek mümkün olacaktır. Örneğin Malezya’nın sıfırdan nasıl 1,6 Trilyon Dolar büyüklükteki bir İslami bankacılık sistemi oluşturduğunu iyi incelemek gerekiyor. İslami finansın merkezi konumuna gelen Londra’da ise bu büyüklüğün çok daha fazla olduğunu görüyoruz. Peki neden İslami finansın merkezi Londra yerine İstanbul olmasın?

Kaynak: https://www.yenisafak.com/yazarlar/leventyilmaz/turkiyenin-faizle-imtihani-2044687