Olivier Blanchard’dan Ekonomistler İçin Finansal Kriz ile İlgili Beş Ders

David Wessel

Çeviri: Sercan Karadoğan

Son 75 yıldaki en kötü finansal kriz ve en derin resesyon bunu yaşayan akademik ekonomistlere ve politika yapıcılarına neler öğretti? Yakın zamanda Bank of England’ın başkanı Mervyn King’i onuruna toplanan London School of Economics’in forumunda, Olivier Blanchard bazı cevaplar önerdi.

64 yaşındaki Blanchard böylesi düşünceleri önerebilmek adına yetkin bir mevkide bulunuyor. Uluslararası çapta önemli bir makroekonomist olan Blanchard, 2008’te Lehman Brothers’ın iflasın önce IMF’nin baş ekonomisti olmadan evvel 25 yılını MIT’de geçirdi.

Wall Street yazarı David Wessel tarafından kaleme alınan, kendi kelimeleriyle beş ders:

1-) Tevazu sırası.

Büyük ılımlılık dönemi (ekonomik olarak 1987’den 2007’ye kadar olan sakin dönem) pek çoğumuzu büyük ekonomik krizlerin- finans krizi, banka krizi- geçmişte kalmış bir şey olduğuna inandırdı. Tekrardan olmayacaktı, belki sadece gelişmekte olan piyasalarda. Tarih uygun adım ilerliyordu.

Benim neslim, 2. Dünya savaşından sonra doğmuş olan nesil, dünyanın çok daha iyi bir yere doğru gitmekte olduğuna dair bir inançla yaşadılar. Her şeyi nasıl daha iyi yapabileceğimizi biliyorduk, sadece ekonomide de değil, diğer bütün alanlarda da bu böyleydi. Ama öğrendiğimiz şey doğru değildi. Tarih kendisini tekrar etti. Bunu görmeliydik.

2-) Finansal sistem önemlidir – hem de çok.

Bu, Rumsfeld’in “bilinmeyen bilinmez” diye ifade ettiği, üzerinde düşünmediğimiz şeylerin olmasıyla ilk yüzleşmemiz değildi. Macro ekonomiden başka bir örnek;

1970’lerin petrol şoku boyunca bizler birer öğrenciydik ve bunun olanlar hakkında bir şey bilmiyorduk. Ekonomistlerin bu olanları anlaması birkaç yıldan çok daha fazla zaman aldı. Bu birkaç yıldan sonra, şu sonuca vardık petrol şokunu da diğer makroekonomik şoklar gibi düşünebilirdik. Borulardan anlamamız gerekmiyordu. Petrol piyasasının detaylarını anlamamız gerekmiyordu. Eğer enerji veya diğer maddelerin fiyatlarında bir artış olursa,  o zaman sadece bunları kendi makro modellerimize ekleriz- enerji fiyatları uygulamalarını da enflasyona ve bu şekilde devam eder.

Bu farklı. Finansal sistemden öğrendiğimiz şey sorunun borularda olduğu ve bizim boruları anlamamız gerektiğiydi. IMF’ye gelmeden önce, finansal sistemin bir arbitraj eşitlikleri kümesi olduğunu düşünürdüm. Temel olarak, Merkez Bankası bir faiz oranı seçer ve sonra beklentiler hipotezi bu oranları değişebilen, ama çok da fazla değil, fiyatlarla birlikte her tarafa iletir. Bu gerçekten çok kolaydı. Wall Street’teki insanların genel olarak bunu benim için yaptıklarını düşünürdüm, o yüzden bunun üzerine çok fazla düşünmemiştim.

Öğrendiğimiz ise durumun böyle olmadığıydı. Finans sisteminin içinde, sayısız bozukluk veya küçük şok birbirinin üzerine inşa edilmiştir. Yeterli sayıda küçük şok, bozukluk olduğunda, işler oldukça kötü gidebilir. Bunun makroekonomi için çok temel etkileri vardır. Biz makro’yu, bir şekilde toplamlara bakabileceğimiz ve bunları bir şekilde basit modellerin içine yerleştirebileceğimiz varsayımı altında yaparız. Ben hala bunun bu şekilde işlediğini düşünmekteyim, fakat bu durum bu tarz bir yaklaşımın sınırları olduğunu göstermiştir. İş finansal sisteme geldiğinde, şurası açıktır ki boruların detayları önemlidir.

3-) Birbirine bağlılık önemlidir.

Kriz Amerika’da başladı ve birkaç gün ve hafta içerisinde okyanus ötesine ulaştı. Her kriz, küçük adalardaki krizler bile, potansiyel olarak dünyanın geri kalanını etkiler. Borçlular ve alacaklılar tarafından sınır ötesinin kompleksliği iddiası, açık bir şekilde bizim pek çoğumuz çok da farkında olmadığı bir şey: sınır ötesi hareketler, risk alma/risksizlik, hangi ülkelerin güvenli olduğu, ne zaman ve neden olduğu. Bunu anlamak kesinlikle çok önemli bir hale geldi. Dünyanın bir tarafından olanlara dünyanın geri kalanı kayıtsız kalamıyor. Son günlerde Kıbrıs hakkında düşünmeye bu kadar çok zaman harcamamız bunun örneklerinden birisi.

Ticaret açısından da bu doğru üstelik. Şöyle düşünmeye alıştık; eğer bir ülkede işler kötü gidiyorsa,  o zaman bu ülkeye ihracatta kötü gider ve bu yüzden de ihracat yapan ülkelerin de durumu kötüleşir. Bizim modelimizde, etki görece daha azdır. Krizin kesinlikle en dikkat çekici durumlarından birisi 2009’da ticaretin çökmesidir. Üretim aşağı düştü. Ticaret çöktü. Ticaretten çok fazla etkilenmeyeceklerini düşünen ülkelerin aşırı derecede etkilendikleri ortaya çıktı.

4-) Makro-tedbir araçlarının çalışıp çalışmayacaklarını bilmiyoruz.

Açık olan bir şey de geleneksel para ve mali araçların finans sistemindeki çok özel sorunlar için yeterli çözüm olamayacakları görüldü. Bu da makro-tedbir araçlarının gelişmesine neden oldu, bunlar da makroekonomik politikaların ya üçüncü ayağı olacaklar ya da olmayacaklar.

(Makro tedbir araçları, bir merkez bankasının, bütün ekonomideki faiz oranlarını yükseltmeden belirli sektörlere borç vermesini kontrolüne izin vermektedir. Böylesi bir artış, bir mortgage elde etmek için gerekli minimum ödemeyi artırır ki bu da kredinin teminata oranını düşürür.) Prensip olarak, bunlar finansal sektör içinde belirli alanlara yönelebilmektedirler. Eğer bir yerlerde bir sorun varsa, hedefi problemin kendisine yönlendirebilirsiniz ve bunun için de, temelde herhangi hassasiyeti olmayan bir çeşit atom bombası gibi olan faiz politikasını da kullanmamış olursunuz.

Asıl soru da burada: Bu araçlar ne kadar güvenilir? Cevap- krizden önce elde edilen tecrübelerden ve kriz süresince kredi teminat oranlarının farklı varyasyonlarından, periyodik banka sermayeleri oranlarından veya sermaye kontrollerinden anladığımız kadarıyla- evet çalışıyorlar ama çok da mükemmel değiller. İnsanlar ve kurumlar onların etrafından başka yollar bulacaklardır. Bir yerdeki sorunu azaltmaya çalışırken, başka yerlerde yeni bozukluklar yaratma eğilimindeyiz.

5-) Merkez Bankası bağımsızlığı, şimdi merkez bankalarından beklediklerini gerçekleştirebilecek şekilde tasarlanmamıştır.

Para politikalarıyla makro tedbir araçları arasında iki-yönlü bir etkileşim bulunmaktadır. Ben Bernanke genişletici para politikaları, parasal gevşeme ve pek çok mevduat üzerine sıfıra yakın faizler uyguladığında, pek çok oyuncu tarafından kazançlarını artırmak adına risk alma yaygındı. Bunlardan bir kısmı, aslında bizim onlardan almalarını beklediğimiz bir riskti, bazıları ise değildi. Bu para politikasının finans sistemi üzerindeki etkileşimidir.

Bunu diğer yoldan elde etmeniz de olasıdır. Mesela, eğer konut sektörünü yavaşlatmak için makro tedbir araçlarını kullanırsınız fakat toplam talebe bir etkiniz olur, bu da üretimi düşürecektir.

Soru şu: Bu araçları kullanmayı nasıl organize edeceksiniz? Onları aynı çatı altında toplamak mantıklı geliyor. Pratikte merkez bankası yani. Fakat bu sadece iki fonksiyon arasındaki koordinasyonun nasıl olacağıyla ilgili bir sorunu değil fakat ayrıca merkez bankası bağımsızlığıyla ilgili de soruyu gündeme getiriyor.

Son yirmi yılın en önemli kazanımlarından birisi, pek çok merkez bankasının seçilmiş yönetimlerden bağımsız bir yapıya kavuşmuş olmalarıdır. Bağımsızlık verilmişti çünkü yetki ve araçlar çok açıktı. Yetki ilk olarak enflasyondu, ve zamanla gözlemlenebiliyordu. Araç ise, kısa dönem faiz oranıydı ki bu merkez bankası tarafından enflasyon hedefine ulaşmak için kullanılabiliyordu. Bu durumda, bu kuruma belli bir bağımsızlık verebiliyordunuz çünkü hedef çok net bir şekilde tanımlanmıştı ve herkes çok basit olarak merkez bankasının ne kadar iyi çalıştığını gözlemleyebiliyordu.

Eğer şimdi, merkez bankalarının daha çok sorumluluğa ve daha çok araca sahip olduğunu düşünüyorsanız, o zaman merkez bankasının bağımsızlığı konusu çok daha zor bir hale gelmiştir. Gerçekten merkez bankasına kredi-teminat oranını politik sürecin herhangi bir denetimi olmadan özgürce seçmesini istiyor musunuz? Bu merkez bankasını çok güçlü yaparak bir anlamda bir demokrasi açığına yol açmayacak mıdır? Eminim ki çıkış yolları var. Muhtemelen para politikasının- geleneksel olanlar- bazı veçhelerine uyumlu ve politik sürecin belli bir denetimine izin veren bağımsızlık söz konusu olabilir.