Prof. Dr. Soner Duman hocanın “Usul Yazıları” adlı eserinde ele aldığı, İslâm ile “İslâmî olan” şeyler arasındaki mahiyet farkı, dinî ilimlerin birçok alt disiplinine ışık tutacak niteliktedir. Zihnimin bir köşesinde daima yer tutan ve üzerine düşündüğüm “İslâm İktisâdı” kavramını bu usulî çerçevede bir tahlîle tabi tuttuğumda, taşların yerine oturduğunu fark ettim. Soner hoca, İslâm’ın, Allah’ın va’z ettiği dinin ta kendisi olduğunu vurgularken, bu alanı Kitap, Sünnet ve İcmâ gibi bağlayıcı, kat’î delillerle kayıtlandırır. Bu üç kaynak, dinin değişmez sabitelerini oluşturur. Kıyas ise böyle olmayıp metinlerin lafzını aşan, akıl yürütmeye ve rey’e (içtihada) dayalı beşerî bir işlemdir. Bu sebeple zannîlik ve esneklik barındırır.
Tam burada aklıma şu soru takıldı: Bugün “İslâm iktisadı” derken biz aslında neyi kastediyoruz? Kelime anlamı itibariyle İslam iktisadı dediğimiz kavram, sadece Kitap, Sünnet ve İcmaya dayalı, yani salt vahiy ürünü olan bir iktisat sistemi midir? Vakıaya bakıldığında bu soruya olumlu cevap vermek güçtür. Zira bugün pratik alanda karşılık bulan, kurumları ve kuralları olan bu sistem, sadece nassların (ayet ve hadislerin) doğrudan ifadesinden ibaret değildir. Aksine o kıyas, istihsan, istislah (mesalih-i mürsele) ve örf gibi zamana ve mekâna göre şekillenebilen dinamik yöntemlerin de kullanıldığı, hatta kurumsal ve teorik müktesebatının büyük çoğunluğunu bu içtihadî yöntemlerin oluşturduğu bir sistemdir.
Eğer sistemin gövdesini vahyin rehberliğinde yürütülen beşerî akıl ve içtihat oluşturuyorsa, dilbilgisi ve usul açısından doğru isimlendirmenin “İslâmî İktisat” olması gerekmez mi? Bu niteleme, doğrudan dinin kendisine ait olan (kat’î) ile insanın dinden yola çıkarak ürettiği (zannî) alanı birbirinden ayırma işlemidir.
Konunun uzmanlarını incelediğimde, bu fıkhî ve dilsel ayrımı fark edenin yalnızca kendim olmadığını gördüm. İslâmî iktisat düşüncesinin öncü isimlerinden Prof. Dr. Sabri Orman Hoca da tam olarak bu akademik ayrımı gözetenlerin başında gelir. Nitekim hocanın literatüre yön veren önemli eserlerinden birinin adı da doğrudan bu tercihi yansıtır: “İslâmî İktisat, Değerler ve Modernleşme Üzerine”.
Sabri Orman, terminolojik açıdan konuyu ele alırken, Arapçadaki “el-İktisâdü’l-İslâmî” ve İngilizcedeki “Islamic Economics” terimlerinin mana itibariyle Türkçedeki tam ve sahih karşılığının “İslâmî İktisat” (nispet ya’sı ile) olduğunu belirtir. Hocaya göre “İslâm iktisadı” terkibi, sanki İslâm’ın sadece iktisadî bir yaklaşım açısıyla incelenmesi gerektiğini ihsas ettirir ki bu metodolojik olarak yanlıştır. Halbuki “İslâmî iktisat” kavramı, var olan iktisadî meselelere, piyasa olaylarına ve insan davranışlarına İslâmî bir perspektiften, yani İslâm’ın değerler dünyasından yaklaşmayı ifade etmektedir.
Öte yandan Orman, bu kavramsal tercihi yaparken sosyolojik gerçekleri de göz ardı etmez. “İslam iktisadı” kavramına körü körüne bir düşmanlık da beslemez. Dilin ve sosyolojinin gerçeklerinin farkındadır. Bazen teknik olarak kusurlu veya yanlış olsa bile, zamanla yerleşik hale gelmiş kelimelerin meramı anlatmada ve kitlelerle iletişim kurmada daha işlevsel olabileceğini ifade eder. Ancak bir bilim insanı titizliğiyle, kendi akademik tercihinin her zaman “İslamî iktisat” olduğunu belirtmekten de geri durmaz.
Bu terminolojik tercih, salt bir kelime oyunundan ibaret olmayıp, doğrudan pratik ve yapısal sonuçlar doğurmaktadır.
“İslâm iktisadı” dediğimiz zaman, bu iktisadi yapının ürettiği bütün teorileri, kurulan bankacılık model ve kurumlarını, hatta ihraç edilen faizsiz finansal ürünleri (mudarebe, murabaha vb.) doğrudan doğruya İslâm’ın kendisine nispet etmiş oluyoruz. Bu durum, uygulamada veya teoride ortaya çıkan beşerî hataların, suiistimallerin ve eksikliklerin doğrudan doğruya “dine mal edilmesi” gibi tehlikeli bir sonuca yol açıyor. Kurumların hatası, dinin hatası gibi algılanıyor.
Sonuçta içtihada, insan aklına ve dönemin şartlarına dayalı olarak inşa edilen bir sistemde eksikliklerin, hataların veya tıkanmaların olması son derece doğaldır. “İslamî iktisat” nitelemesi, tam da bu noktada sistemin içtihat ürünü olan taraflarını peşinen kabul etmeyi ve eksik yanları dine değil, “insana” mal etmemize imkan verir. Bu da sistemi kutsallaştırmaktan korur ve revizyona açık hale getirir.
İslâmî iktisadın temel ve ayırt edici özelliklerinden birisi elbette onun vahiy kaynaklı olması, referansını nasslardan almasıdır. Ancak bu sistemin köklerinin vahiyde olması, onun gelişim sürecinden, yürütülen içtihatlardan ve dolayısıyla sistemin bir yönüyle “insan ürünü” olduğu gerçeğinden koparılması anlamına gelmez. Özü ve ana kaynağı ilahî, eseri ve ameli beşerî olan bu yapıda kavramsal netlik, sadece dilsel bir titizlik değil, din, iktisat ve toplum arasındaki ilişkiyi sağlıklı bir zemine oturtmanın ilk şartıdır. Aksi takdirde, beşerî olanın faturasını ilahî olana kesme riskinden kurtulamayız.
Oğuzhan Koç
Akdeniz Üniversitesi İslâm Hukuku Doktora Öğrencisi