Anasayfa Araştırma İnsanın Metalaştırılmasına Metaı Kişileştiren Hz. Peygamber’den Reddiye

İnsanın Metalaştırılmasına Metaı Kişileştiren Hz. Peygamber’den Reddiye

by

Cengiz Kallek 

Gı̇rı̇ş: Meta Ve Tüketı̇m Kavramlarının Anlamları((Bu makale İTO tarafından yayımlanmıştır. Bu sitede yer alan metin makalenin giriş ve ilk iki bölümünü oluşturmaktadır. Makalenin tamamını okumak için tıklayınız.))

Konuya meta kelimesinin anlamını açıklayarak girmek yararlı olacaktır. Arapça sözlükte metâ‘ (çoğulu emti‘a, emâti‘, emâtî‘) isim olarak menfaat, zevk, haz, avuntu, doyum(luk), dünyalık, ihtiyaç gidermeye, azıklanmaya yarayan şey; mastar olarak da geçim / maişet, eğlenme, uzun süreli azıklanma mânalarına gelir. Daha dar anlamda özellikle hububat nevi saklanabilir gıda maddeleri ve giyim kuşam gibi orta ömürlü, kap kacak, alet edevat ve mefruşat türü uzun ömürlü kullanım değerine sahip dayanıklı şeyleri ifade eder. ((Metâ‘ın sözlük anlamları içinde menfaat kelimesi de sayılmakla birlikte bazı dilcilere göre ikisi arasında ince bir fark vardır; birincisi hazzı çabuklaştıran, ikincisiyse geciktiren faydaya (suyu soğutmak gibi) denir; Ebû Hilâl el-Askerî, Hasan b. Abdullah, el-Furûk fi’l-luga, Beyrut 1983, s. 191. Yani ilkinin aslı hazır faydadır; Konevî, Kâsım, Enîsü’l-fukahâ’ fî ta‘rîfâti’l-elfâzi’l-mütedâvile beyne’l-fukahâ’ (nşr. Ahmed b. Abdürrezzâk el-Kübeysî), Cidde 1407/1987, s. 141.)) Örfte bilhassa giyim kuşam, mefruşat ve süs eşyaları gibi insanların ihtiyaçlarını doğrudan gideren dayanıklı mallara metâ‘ adı verilir. Dolayısıyla kullanılarak hemen tüketilen dayanıksız şeyler kelimenin kapsamına girmemektedir. Bireylerin ağırlıklı olarak kendileri için üretim yaptığı doğal geçimlik ekonomilerden piyasa ekonomilerine geçişle birlikte metâ‘ kavramı mübadele değeri taşıyan ticaret mallarını ifade edecek şekilde semantik bir genişlemeye uğramıştır. Arapça’da ‘urûz, ‘ayn ve sil‘a kelimeleriyle eşanlamda da kullanılan metâ‘ hassaten nakit mefhumunu dışlamaktadır.((Ancak mübadelelerde para yerine kullanılması durumunda metâ‘ nakd (günümüzdeki ifadesiyle mal para) olarak adlandırılmaktadır.)) Aynı kökten türeyen istimtâ‘ ve temettü‘ ise ya- rarlanma mânasına gelmektedir. Kelime Türkçe’ye tekil ve çoğul kalıplarıyla meta, emtia ve ayrıca tahrif edilerek matah şeklinde girmiştir. Ayrıca Farsça’ya da değişmeksizin geçen metâ‘ Hindî diline ise matâ olarak aktarılmıştır.((Wilson, H. H., A Glossary of Judicial and Revenue Terms, İslamabad 1985, s. 334. * İSAM, cengizkallek@isam.org.tr)) Metâ‘ Kur’ân-ı Kerîm’de ve hadislerde sözlük ve örfî mânasıyla yer almaktadır. Kelimenin tekil ve çoğul olarak geçtiği otuz beş ayette yüklendiği mefhumları şu başlıklar altında toplamak mümkündür: geçim(lik); doyum(luk), menfaat / rahatlık, müt‘a,((İddet bekleyen kadına kocasının bu süre zarfında verdiği (veya vasiyet ettiği) metâ‘a müt‘a denir. İslâm hukukuna dair eserlerin talâk (boşanma) bahislerinde boşanan kadına müt‘a olarak verilecek şeylerin mahiyeti tartışılırken metâ‘ kavramının içeriği bazı fakihlerce hizmetçi ve bineği de kapsayacak şekilde genişletilmektedir. ))yük / denk, ev eşyası, madenî eşya. Metâ‘ kavramı İslâm hukuku kaynaklarında hac, zekât, nikâh, alım satım, iflas, şirket, mudârebe, yeminler gibi muhtelif bölümlerde genellikle insanların ihtiyaçlarını doğrudan gideren “dayanıklı eşya” anlamında kullanılmaktadır.((Daha geniş bilgi için ayrıca bk. Wensinck, A. J. ve dğr., el-Mu‘cemü’l-müfehres li-elfâzi’l-hadî- si’n-nebevî, Leiden 1936-69, “metâ’” md.; Ebü’l-Hasan Mukâtil b. Süleyman b. Beşîr, el-Eşbâh ve’n-nezâ’ir fi’l-Kur’âni’l-Kerîm (nşr. Abdullah Mahmûd Şehhâte), Kahire 1414/1994, s. 154-155; Ebû Hilâl el-Askerî, s. 191; Wilson, s. 334; Darîr, Ebû Abdurrahman İsmâil b. Ahmed el-Hîrî, Vücûhü’l-Kur’âni’l-Kerîm (nşr. Fâtıma Yûsuf el-Hıyemî), Dımaşk 1996, s. 305; Dâmegânî, Ebû Abdullah Hüseyin b. Muhamed, Kâmûsü’l-Kur’ân (nşr. Abdülazîz Seyyidü’l-Ehl), Beyrut 1983, s. 427-428; Kâsânî, Ebû Bekir b. Mes‘ûd, Bedâ’i‘u’s-sanâ’i‘ fî tertîbi’ş-şerâ’i‘, Kahire 1327-28, II, 304; Ebü’l-Ferec İbnü’l-Cevzî, Cemâleddin Abdurrahman b. Ali, Nüzhetü’l-a‘yüni’n-nevâzir fî ‘ilmi’l-vücûh ve’n-nezâ’ir (nşr. M. Abdülkerîm Kâzım er-Râzî), Beyrut 1405/1985, s. 558-560; İbnü’l-Esîr, Mübârek b. Muhammed, en-Nihâye fî garîbi’l-hadîs ve’l-eser (nşr. Tâhir Ahmed ez- Zâvî – Mahmûd Muhammed et-Tanâhî), Beyrut 1399, IV, 293; Semîn el-Halebî, ‘Umdetü’l-huffâz fî tefsîri eşrefi’l-elfâz (nşr. Muhammed Altuncî), Beyrut 1414/1993, IV, 72-74; Kuhistânî, Muhammed b. Hüsâmeddin, Câmi‘u’r-rumûz, İstanbul 1291, I, 199; Konevî, s. 141; Tehânevî, Muhammed A‘lâ b. Ali, Keşşâfü ıstılâhâti’l-fünûn, İstanbul 1404/1984, II, 1334; Atıyye, Muhyiddin, Keşşâfü’l- iktisâdî li-âyâti’l-Kur’âni’l-Kerîm, Nerndon 1412/1991, s. 490-497; Kal‘acî, Muhammed Revvâs, el-Mevsû‘atü’l-fıkhiyyetü’l-müyessere, Beyrut 2000, II, 1726-1727.))

Aslında bir giriş notu olarak şu da vurgulanmalıdır ki kapitalist dünya görüşünün kavramı olan, onun değer yargılarıyla yüklü “tüketim” (İng. consumption: tamamen gidermek; bitirmek, yok etmek; israfkâr biçimde harcamak) kelimesinin tam karşılığına İslâmî âlem tasavvurunu yansıtan klasik kaynaklarda rastlanmaz. Hümeze sûresinin ilk üç ayetinde “Diliyle çekiştirip alay eden herkesin vay haline ki o, mal toplayıp da onu [hep] sayar! Malının kendini kalıcılaştıracağını sanar” denilirken Tekâsür sûresinin başında da “Çoğal[t]ma sizi oyalarken mezarları boylayıverdiniz” buyrulmakta, Beled sûresinin 4.-6. ayetlerinde ise “[İnsan] kendisine karşı kimsenin güç yetiremeyeceğini mi hesaplıyor? ‘Yığınla mal tüketmişimdir’ diyor” denilmektedir. Bunlar ve benzeri ayetlerde, günümüze kadar iyice katmerleşen gerek yığıcı gerekse yok edici tüketici mantıklar kınanmaktadır. Değinilen en son ayetin metninde geçen ihlâk kavramı helâk kökünden gelmektedir. Bu tutum ayette açıkça yerildiği halde kapitalist ekonominin temel kavramlarından olan tüketim ne ilginçtir ki modern Arapça’da aynı kökten türetilen istihlâk kelimesiyle karşılanmaktadır.

Modern Bı̇reyı̇n İnsanı Metalaştıran Tüketı̇cı̇ Tavrı 

Modern dönemde rayından çıkmış dışsallıklar, ((Dışsal ekonomi, mal ve hizmetlerin toplumsal optimuma göre daha az (= pozitif dışsallık) veya daha fazla (= negatif dışsallık) arzına neden olan özel bir piyasa aksaklığıdır. Kişiye ihtiyaç duymadığı halde bir şeyi ihtiyaç olarak dayatan dış etkilere de dışsallık adı verilir ki kelime burada özellikle bu anlamda kullanılmıştır.))reklâmlar, moda, defileler ve sınır tanımaz yeni buluşlar gibi vahşi tüketim odaklı kışkırtıcı, baştan çıkarıcı araçlar bireyi gerek çevresine, gerekse kendisine yabancılaştırmakla((“Yabancılaşma” kavramıyla, Marx’ın kullandığı anlamda, bizzat kapitalist pazarın ve kapitalist toplumsal sistemin yarattığı yabancılaşma kastedilmektedir. Kapitalist pazarın çarklarından biri haline gelen insan kendine, emeğine, ilişkilerine, dünyaya ve hayata yabancılaşır.)) kalmamakta, genelde eşref-i mahlûkat sayılan insanı, özelde de cins-i latif olarak nitelenmesine rağmen- cinselliğini kötüye kullanıp sömürdüğü kadını birer meta veya robot haline dönüştürmektedir. Kapitalistler eskiden bozulanı, köhneyeni atıp yerine yenisini alırdı. Artık eskimesini bile beklemeksizin modası geçeni, gönlünün geçtiğini atıp en son çıkan modeli yahut sükseli “marka”yı almakta, nitekim kapitalist sistemin refah çarkı da böyle dönmektedir. Metaya kişilik kazandıran isimlerin yerine günümüzde tüketicinin havasına hava katan markalar önemsenmektedir. Tüketilenler âdeta tüketicinin kimliğini belirlemektedir. “At, son modelini / modaya uyanını al” anlayışı, insan-eşya ilişkisinin insancıl ahlâkî zeminini yok etmiştir. Üstelik bu tutum sadece eşyaya değil, emeğe, insana, çevreye ve hatta Allah’a hürmetsizlik boyutuna ulaşmıştır; zira emeğe ve çevreye saygısızlık, İslâm hukukunda bir boyutuyla Allah (yani kamu) hakları kapsamında değerlendirilir. Dahası, vahşi tüketim çılgınlığına doğal kaynakların ne kadar dayanacağının pek de hesabını yapmayıp gününü gün ederek dünyanın kaymağını yiyen şımarık, arsız ve duygusuz mutlu azınlığın hayat standardını sürekli yükseltmeye yönelik “at, başkasını al” yaklaşımı uğruna dünyada sayısız garibanın kanları dökülmekte, pek çok ocak söndürülmekte, beşerî ve fizikî kaynaklar tahrip edilmekte, kısacası âdeta kıyamet hazırlanmaktadır. Hâlbuki iktisadî refahın bengisuyu olan tüketim ilgili israfçı zihniyetin mensupları yerine gelirlerin daha âdil dağıtılması suretiyle bu garibanlar tarafından da yapılabilir. Hemen herkesin mâlûmu olduğu için burada bu gerçek üzerinde daha fazla durulmayacaktır.

Hz. Peygamber’ı̇n Metaı Kı̇şı̇leştı̇ren Tutumu

Söz konusu çılgınca yönelişe, Müslümanlarca model insan sayılan Hz. Peygamber’in hayatından, özellikle zât-ı âlilerinin “isimlendirmek” suretiyle emtiaya kişilik kazandırıp onunla insancıl bir ilişki içine giren yapıcı, korumacı tavrından örnekler üzerinde odaklaşarak eleştiri getirilmeye çalışılacaktır.((Aslında eşyaya isim verme anlayışı o dönemin toplumunun genel özelliği olup Hz. Peygamber’in ashabı da aynı davranışı sergilerdi. Ne var ki kaynaklar Resûl-i Ekrem’in eşyalarının isimlerini daha sık zikrettiklerinden kendisiyle ilgili verilere ulaşmak daha kolay olduğu için burada sadece onun örnekliği üzerinde yoğunlaşılmıştır.)) Aslında kaynaklarda sahabenin meta ve hayvanlarının isimlerine sık sık rastlanmakla birlikte burada yukarıdaki gerekçeyle Resûl-i Ekrem ile ilgili olanlar üzerinde durulacaktır.

“İsim”, varlığı özüne ilişkin ve dolayısıyla onunla uyumlu olarak tanımla- maktadır. Dolayısıyla isimlendirme için önce müsemmânın özünün ve iş- levlerinin gözlenmesi yani ona yakınlık gösterilmesi gerekir. Taşıdığı ayırıcı özelliklerine göre isimlendirilen eşya, adının esasını oluşturan özgün doğası değişse de artık en azından hatıralarda yaşayan o olumlu taraflarıyla anılmayı sürdürecektir. Ayrıca belli olan, belirli kılınan, bilinen şey kargaşayı, karışık- lığı, yanılgıyı ve yanlışı önleyerek insanı rahatlatır.

Hz. Peygamber’in insanın eşya ile dostluk kurmasının yöntemlerinden birini yansıtan bu tavrı yakınımızdaki insanların dahi isimlerini öğrenmeyen, onlarla ilişkiyi önemsemeyen, kendilerine işlevleri kadar bile değer vermeyen, hatta meta muamelesi yapan bizler için çok öğretici olacaktır. Çünkü kendisi ile yakınlaşılan eşya artık sıradanlıktan çıkıp, görüldüğünde ortak hatıraları canlandıran bir yoldaşa dönüşmektedir. Onu kullanırken, bize insanlığın hilâfet davasına((“İnsanlığın hilâfet davası” ile ne kastedildiği hakkında geniş bilgi için bk. Kallek, Cengiz, Asr-ı Saâdet’te Yönetim-Piyasa İlişkisi, İstanbul 1997, s. 19 vd.)) yaptığı hizmetkârlığı hatırlatıp, kendisine “saygılı”

davranmamız gerektiğini telkin eder sanki. Bu sayede de, -belki hiç veya yeterince değer vermediğimiz- bazı şeylerin âlemler için, mevcut insanlık için, gelecek nesiller için, en azından başkaları için kıymetli olabileceği ahlâkî duyarlılığını kazandırır. Bu hassasiyet bize “eşya kullanma ahlâkını” öğreterek onların Kur’ân’da tekrar tekrar vurgulanan tesbihatını duymamızı ve anlamamızı sağlar.

Eşyayı isimlendirip onlarla dostluk kurmanın özellikle çocuklar üzerinde daha büyük bir etkisi olsa gerektir. İnsan gelişiminde bitkiler ve -özellikle evcilleri olmak üzere- hayvanlar sanıldığından daha fazla katkıda bulunmaktadır. Çocuğun bedensel, zihinsel, ruhsal ve toplumsal gelişimini etkileyen karşılıklı ilişkilerde önceleri annesi ve diğer aile bireyleri, daha sonraları da yakın ve uzak çevresinde- ki insanlar önemlidir. Ayrıca hayvanlar, bitkiler ve -özellikle oyuncak biçiminde olmak üzere- cansızlar da çocuğun dünyasına bebeklikten itibaren girer ve annesinden sonra onun mutluluğunu veya mutsuzluğunu paylaşabileceği en yakın arkadaşı, sırdaşı olabilir, kızgınlığına, huysuzluğuna, öfkesine katlanabilir, huzursuzluğunu giderebilir. Çocuk evcil hayvan sayesinde insanlarla nasıl sosyalleşi- leceğini öğrenebilir. Onun bakımını yaparak insan ilişkisinin temelini oluşturan sevmenin, vermenin, paylaşmanın, yardım etmenin, korumanın zevkini tadabilir, onu sahiplenerek bağlılık duygusunun farkına varabilir. Yine ona bir şeyler öğreterek bildiklerini kökleştirebileceği gibi kendi de yeni bilgiler ve tecrübeler edinebilir, onun sayesinde bazı korkularını yenebilir. Özellikle sevdiği birinin kaybı, toplumsal çevre değişikliği, ana-babanın ayrılığı vb. yoksunluk durum- larında veya zamanlarında bu sürecin çocuğun hayatına katkısı daha da artacak, çocuk için evcil hayvan, süs bitkisi yahut oyuncak bile “kaybedilenin yerine geçme” gibi bir işlev görebilecektir. Kısacası çocuk yaşadığı dünyayı doğasıyla, bitkileriyle, hayvanlarıyla bir bütün olarak algılayacak ve kabullenecektir.

İnsan mükerrem (el-İsrâ, 17/70) bir varlıktır. Bu bakımdan dinimiz insana verilen isimlerin iyi anlam taşımasını önemsemiştir. Hz. Peygamber’in hay- vanlarına ve eşyalarına da güzel adlar takması onların cins isimleri dışında özel isimlerle çağrılmasının meşruluğunu göstermektedir. ((Münâvî, Muhammed Abdürraûf, Feyzu’l-kadîr şerhu’l-Câmi‘i’s-sagîr, Kahire 1356, V, 173.)) Müslümanlara çocuklarına hoş isimler koymalarını öğütleyen ve anlamı bakımından uygun olmayan çirkin adları değiştiren veya değiştirilmesini tavsiye eden Hz. Peygamber’in bu tavrını hayvanlarını isimlendirirken dahi sergilediği görül- mektedir. Meselâ Resûl-i Ekrem Medine’de Benî Fezâreli bir bedevîden on ukıyyeye bir at satın almış, sahibinin “azılı / ısırgan” anlamına gelen Dırs / Daris / Darîs (الضرس / الضريس) ismini verdiği bu hayvanın adını – çok koştuğu için “Barkın / Oynak” mânasındaki Sekb (السكب) ile de- ğiştirmiştir. Denilebilir ki Resûlullah o dönemde insanlara konan ve dinî anlamda âdeta müsemmâsına nispetle mukaddes sayılabilecek olan isimleri bile hayvanlara ve cansızlara takmıştır. Ancak onun bunlara verdiği isimlerin çoğunluğu o zaman insan ismi olarak yaygınlaşmış görünmemektedir. Bu arada örnek olması bakımından şu da vurgulanmalıdır ki Hz. Peygamber hayvanlara iyi davranılmasını emretmiş, hayvanlarını sevmiş ve hatta onlarla konuşmuştur.

İsimlerin yön, konum, adres, nitelik belirterek hangi nesnenin kastedildiğini kolayca anlamaya / anlatmaya yönelik pratik / pragmatik bir tercihten öte bir yönü bulunmadığı söylenecek olursa buna verilecek cevap şudur: Hz. Peygamber -İslâm ordusunun yenilgisiyle sonuçlanan bir savaşa sahne olması ve dolayısıyla olumsuz hatırası bulunmasına rağmen- Uhud hakkında “… Bu dağ bizi sever, biz de onu severiz…” buyurmuştur. Bu ifade Uhud’un sadece genelde bir coğrafi (İng. geonym) veya topografik (İng. toponym) isim veya özelde dağ ismi (İng. oronym) olmakla kalmadığını, mülkiyet altındaki şeyler ve/veya çevre ile ilişkinin tek taraflılığı aşıp karşılıklı sevgi bağıyla bağlı bulunduğunu, en azından öyle hissedildiğini, gösterir.

İsim, sosyo-psikolojik boyutlarıyla, onu koyanın kişiliğini, zihinsel ve ruhsal durumunu da yansıtır. Sosyal bağlamda isim, isimlendirenin inançlarını, değerlerini, estetik duygularını, bilinç düzeyini, bilinçaltını veya iradesiz tercihlerini açığa çıkarır, dışa vurur. Hz. Peygamber’in hayvan ve eşyalarının aşağıda vereceğimiz listesi onun şefkat, merhamet, iyimserlik, sevecenlik, olumluluk, sempati, sadakat, estetik zevk gibi birçok erdemli ve olumlu vasfını yansıtmaktadır. Ayrıca giysilerini giyerken, hayvanlarına binerken ve eşyalarını kullanmaya başlarken dua etmesi de -önemi bu sempozyumda konuya ayrılmış özel bir bildiride de vurgulandığı üzere gerek bu nimetlere şükür gerekse bereket niyazı şuurunu hiç kaybetmediğini, bunun önemini Müslümanlar’a da öğrettiğini göstermektedir. Bu yaklaşımı, özellikle iktisadî verimliliğin kapitalizmin olmazsa olmaz yegâne ölçütü şeklinde algılandığı kapitalist iş dünyasına bereketin ehemmiyetini hatırlatması açısından önemlidir.

 

 

 

Benzer Yazılar

Görüşlerinizi Paylaşabilirsiniz