Varlıkla Kurduğumuz İlişki

Mehmet Kahraman

Yaşadığımız modern zaman varlıkla ilişkimizi neredeyse sıfırladı. Bugün zihnimiz daha çok şeyle meşgul olduğu hâlde varlıkla temasımız en az seviyeye indi. Bunun pek çok nedeni olabilir ama en bariz görüneni şehirleşme ve internettir desek yanlış olmaz. Günümüz insanı giderek yalnızlaşıyor ve kendi kabuğuna çekiliyor. Bu çekilmenin bilinçli bir tercih olduğunu düşünüyorum çünkü başkalarına tahammülümüz kalmadı. Artık ilişkiler yorucu ve yıpratıcı hâle geldi. Birbirimizi anlamak ve tamamlamaktan ziyade kendi benliklerimizi doyurmanın peşine düştük. Açıkçası koşullar, teknolojik gelişmeler, bireyselliğin öne çıkarılması, sürekli haklardan bahsedilmesi, bencilce davranışların özgüven addedilmesi geri çekilmenin nedenleri arasında sayılabilir. Oysa hep söyleriz insan sosyal bir varlık… Yalnızlık Allah’a mahsustur diye… Evet, insanın insana ihtiyacı var, daha önemlisi insanın ötekine, yani varlığa ihtiyacı var.

Köy ile şehir hayatını ayırmak gerekiyor burada. Belki köylerimiz de eski köyler değil ama hayat şartlarının zorluğu, tarım ve hayvancılık onların varlıkla ilişkilerini nispeten diri tutuyor. Bu nedenle köylü insanın şehirli insan gibi genel olarak bunalım, depresyon, varoluşsal sorunları olmaz. Kavramsal olarak bilmeyeceği için değil kastımız, çünkü bunalacak, depresyona girecek zamanı yoktur köylünün. Çalışmak ve üretmek zorundadır. Köyde üretmezsen tüketemezsin, sana her ay düzenli maaş verilmez. Çalışırsan var olursun ancak. Köyde iş hiç bitmez. Kışın bile hayvanlarla ilgilenmen gerekir; odun kırar, temizlik yaparsın; olmadı akrabaya misafirliğe gidersin. Kısacası teknoloji çoğu işi kolaylaştırsa bile varlıkla temasın kesilmez orada.

Şehir hayatı öyle mi? En ağır işte dahi çalışsan standart bir hayatın vardır, onun dışına çıkamazsın. Aynı yoldan gider gelir, aynı insanlarla karşılaşırsın. Sürekli bir koşturmacanın içinde olduğun hâlde hiçbiri seni tatmin etmez, rahat bir nefes alamazsın. Zihnin daima bir şeylerle meşguldür. Akşam olduğunda müthiş bir yorgunluk çöker üstüne, eşinle, çocuğunla iki çift laf etmek için enerjin kalmaz. Telefon/bilgisayar/televizyon ve çatal kaşık haricinde bir nesne/varlık ile temasın yok denecek kadar azdır. Mutsuzluk, huzursuzluk hayatının kaçınılmaz bir yansıması olarak karşına çıkar.

Biz sosyal bir varlığız, sosyal olmak zorundayız. Kendimizi ancak başkasında bulabiliriz. Ötekiyle kurduğumuz ilişki bizi besler, büyütür, olgunlaştırır. İnsanın kendisi olabilmesi için ötekine ihtiyacı vardır. “Her şey zıddıyla kaimdir” sözü boşuna değil. Yerini bilmek için bile başka varlığa gereksinim duyar insan. Sosyal olmak, ötekiyle ilişki kurmak elbette kolay değil; yorulursun, aldatılırsın, örselenirsin, yaralanırsın, inancını kaybedersin belki ama hepsi insan olmanın getirdiği zorluklardır.

Hayat bir yolculuksa insan bu yolculukta kendine doğru gider. Yolda gördükleriyle, yaşadıklarıyla olgunlaşır, kendisi olmayı öğrenir. Varlık sayesinde kendini tanır, imkânını, gücünü, zayıf yönlerini keşfeder. İnsanın her anı ayrı bir keşif sürecidir. Rainer Maria Rilke’nin Floransa Günlüğü’nde yazdığı gibi: “Herkes, pek çok kişiden kalkarak kendisine doğru büyür.” Başkalarıyla ilişkilerimiz ölçüsünde kemale doğru yol alırız. Bu sadece deneyim, tecrübe için değil ruhsal doyum için de bir gerekliliktir. Acılar paylaşıldıkça azalır, sevinçler paylaşıldıkça çoğalır atasözü insanın insana gereksinimini anlatmaz mı?

“Yalnızlık Allah’a mahsustur.” sözü yüceliğe vurgu yaparken ayrıca ondan başkasının yalnız olamayacağını da dile getirir. İnsan yalnız olmak için yaratılmamıştır. O her hâliyle başkasına muhtaçtır. Bebekliğinden ölümüne kadar içtimai olmak zorundadır. Bedensel ihtiyaçlarını karşılamasından öte ruhen bile ötekine ihtiyacı vardır. Sohbet etmek, sarılmak, öpmek manen bizi rahatlatan etkileşimlerdir. Cemaatle kılınan namaz, zekât, kurban gibi pek çok ibadetin sosyalleşmeyi gerektirdiği düşünüldüğünde kendi mutluluğumuzu değil toplumsal mutluluğu hedeflemek doğru olacaktır. Hepimiz hayatımızda şunu gözlemlemişizdir: Birlikte yenen yemek bir başına yenen yemekten daha lezzetlidir. Bu yüzden cemaatle kılınan namaz yirmi yedi kat sevaptır. Bir arkadaşınızı mutlu ettiğinizde siz ondan daha çok mutlu olursunuz. Buna eskiler diğerkâmlık derler. Başkasını kendine tercih etmek. Günümüzün benmerkezci anlayışında saflık gibi görünen bu söz aslında hayatımızın anahtarıdır. Çünkü bereket varlıkla kurulan ilişkide ortaya çıkar.

Yalnızlığın yıpratıcı bir etkisi vardır. İnsan sevmek, sevilmek, sayılmak, kabul edilmek ister; bunun için de başkaları gerekir. Uzun süre yalnız yaşayanlarda ciddi psikolojik sıkıntılar gözlemlenir. Bu yüzdendir ki hücre cezaları en ağır cezalardan biridir. Alman yazar Wolfgang Borchert’in “Karahindiba” adlı bir öyküsü var. Kahraman, İkinci Dünya Savaşı sırasında “Bir hiç uğruna arkadaşlarım öldü, bir hiç uğruna.” cümlesi nedeniyle tutuklanır ve hücreye konulur. Öyküde savaşa ve insanlığa dair derin okumalar yapmak mümkündür. En hafif tabirle insan olmanın koşullarından uzaktır. Yalnızlık hiçlikle eş değerdir. Karakter günlük temiz hava almak için dışarı çıktıkları sırada sarı bir çiçek görür. O sarı çiçek karakterin hayatını değiştirir. Koşullar değişmese bile artık bir varlıkla iletişim kurmuştur. Ona sahip olmak için her şeyi feda etmeye hazırdır. Fakat çiçeği koparıp hücresine götürmesi kolay değildir. Hiçbir şeye izin verilmez. Gözler mahkûmların üzerindedir. Onun için plan yapar ve uzun uğraşlardan sonra çiçeği kopararak hücresine götürür. Sarı renkli karahindiba bir sevgili gibi umut olmuştur. Esaretini, yalnızlığını çiçek sayesinde hafifletmiştir karakter. “Aylar süren yalnızlık ve sevgisizliğin ardından hücrede bir sevgilinin olması inanılır bir şey değildir.” Kendini onu yaşatmaya verir fakat esas yaşattığı kendisidir. Çiçekle hayata tutunur. Karakter, kendinden ayrı bir varlık olan çiçek sayesinde kendi varlığını bulur. Borchert “Ona sahip olabilmek için ‘Günlük ekmek istihkakını ver deseler.’ verirdim. Bu da az fedakârlık değildi doğrusu. Hücremde canlı yaşayan bir şey bulunsun istiyordum. İçimdeki özlem zamanla öylesine büyüyüp güçlendi ki avludaki çiçek, o mahcup küçük hindiba çok geçmeden gözümde bir insan, gizli bir sevgili mertebesine yükseldi. Bundan böyle yukarda, dört duvar arasındaki hücremde onsuz yaşayamaz duruma gelmiştim.” der.

Varlıklar hayatımızdaki küçük boşlukları doldururlar. Mesela evcil hayvan beslemek veya çiçek bakmak kendi boşluklarımızı doldurmak içindir. Kimi zaman yalnızlıktan kurtulmak için kimi zaman da stresi azaltmak için varlıklar bizim kurtarıcımız olur. İnsan ilgisini yöneltmek ister. Bazen kafasını dağıtmak, ruhunu dinlendirmek için açıkçası kendinden uzaklaşmak için başka şeylere yönelmek ister. Bahsettiğimiz öyküde olduğu gibi bir değer atfederiz ona. Sadece canlı varlıklar değil cansız varlıklar da buna dâhildir. Sahiplendiğimiz her şey varlığın bir yansıması olur. Hediye edilmiş bir kalem, büyüklerden kalmış bir hatıra, duvara astığımız tablolar veya koleksiyonlarımız bizim hayata karşı dayanaklarımızdır. Onlarla bir süreliğine de olsa varoluşumuzu tatmin ederiz. Nurettin Topçu “Var Olmak” adlı kitabında bu hususu, insan ve eşya ilişkisini, çok güzel ortaya koyar. “Eşyaya yönelişlerimiz, bizi dar benliğimizden çıkarıp başkalarına teslim edicidir; bizi genişletici ve hayırkâr yapıcıdır. Bu sebepten bu tarzda düşünme, insan denen ve fert olduğu hâlde bütünle birleşen bu tezatlı varlığı ahlaklı yapmaktadır.” (Nurettin Topçu, Var Olmak, s. 21.)

Burada önemli bir noktaya temas etmek gerekiyor. Varlıkla nasıl bir ilişki kuracağız? Varlığa sahip olmakla onunla ilişki kurmak aynı şey midir? Elbette ki hayır! Hepimiz eşya ile temas hâlindeyiz, bu kaçınılmaz. Belki çağın getirdiği bir şey olarak daha az temas ediyoruz ama yine işte, evde mecburen eşyaları kullanıyoruz. Oysa bir şeyin zorunlu bir nesne olması ayrıdır, varlık olması ayrı; eşyayı varlık mertebesine çıkaran ise merhamettir. Merhamet Rahman’a yöneliştir; onda acıma, lütuf ve adalet bulunmaktadır. Sevgi bu anlayıştan neşet eder. Merhamet etmeyen sevemez. Hadis-i şerifte buyurulduğu gibi: “Sevmeyen de gerçek anlamda iman etmiş olmaz.” Eşyayı varlık yapan şey işte bu merhamettir; yani ontolojik ilişki. İlişkide zorunluluk değil yöneliş vardır. Bu yöneliş kaşık tutmaktan kürek tutmaya kadar genişletici, rahatlatıcı, huzur verici bir etki yapar. Çünkü bütünle birleştiğimizi, kendimizden çıktığımızı, yüreğimizin ferahladığını hissederiz. Ağaca, doğaya, hayvana, koleksiyonlarınıza değin her şey hayatın hafifletici unsuru olur. Bu temas sayesinde âlemle bütünleşerek kâinatın ahengine ortak oluruz. Ve böylece benlik yükünden azat olarak varlığın doyumunu yaşarız.

Merhametin olmadığı yerde hiçbir şeyden bahsedemeyiz. Bütün ilişkilerde ölçü merhamet iledir. Topçu merhameti “Allah’la ansızın vaki olan buluşma hâli” olarak tanımlar. Gerek insanla gerek eşya ile olan münasebetimiz merhamet temelli olursa Rahmet nazarı kazanır. Burada merhameti acıma anlamından çıkararak ölçülülük, yerindelik, yumuşaklık, adalet gibi asli kavramları da içine alarak kullanıyorum. Böyle davrandığımızda nesneler hayatımıza şahit olan varlıklar hâline gelecektir. Bu anlayışı kuşanan insan çevreyi kirletmez, ağaçlara zarar vermez, insanlara kötü davranmaz, eşyayı hor kullanmaz, israfa kaçmaz… Çünkü merhamet Rahman’la buluşma hâlidir.

Bugünün modern hayatında varlıkla temasımız yok denecek kadar azdır. Oysa düşünüldüğünde kendimiz olabilmek için onlara ihtiyacımız var. Çünkü onlar sayesinde duygularımızı iletir, kendimizi tanırız. Artık teknolojik aletler hayatımızı doldurmuş durumda, bundan kaçış yok. Ama hangi eşyayı, aleti kullanırsak kullanalım ölçü şu olmalı: Merhamet rikkati. Kâinatı incitmeyelim. Unutmayalım ki “Merhamet etmeyene merhamet olunmaz.” Canlı veya cansız fark etmez, varlığa merhamet ile dokunan ruh genişler, huzuru yakalar ve hakikati bularak, tadarak var olabilir.

*Bu yazı Diyanet Dergi’de yayınlanmıştır. Yazıya ulaşmak için tıklayınız.