Azınlığın Zenginliği Hepimizin Çıkarına Mıdır?

Melik Abdullah Balcıoğlu

Zygmunt Bauman, Azınlığın Zenginliği Hepimizin Çıkarına Mıdır? Çev. Hakan Keser, İstanbul: Ayrıntı Yayınları,2019, 80s.

Kapitalizmin tarihi boyunca sermaye ve sermaye birikimi en çok önem arz eden husus olmuştur. Öyle ki kapitalist öğretilerin bütününü kapsayan ve şekillendiren ana fikrin özeti şu şekildedir: Sermaye birikimi önündeki engellerin kaldırılması ve büyüme dinamiğinin yükseltilmesi. Bu büyüme dinamiğini korumak ve arttırmakta sermaye sahibinin çıkarlarını maksimize etmekten geçer. Çıkardan kastımız kar marjıdır. Çünkü sermaye sahibi açısından her zaman için önemli olan ne kadar ürettiğinden çok ne kadar kâr ettiğidir. Elbette ki bu kârı elde etmek için kusursuz işleyen piyasa sistemine ihtiyaç vardır. Ürün ne kadar çok tatmin ederse bir başka ifade ile ilgilisini doyurursa piyasa da o oranda kusursuz işlemeye devam eder. Farkında olmadığımız şey sistemin toplumsal eşitsizliği derinleştirmesi, bunu da meşru bir durum gibi göstererek hepimizin çıkarına olduğuna inandırmasıdır. İncelemeye aldığımız bu eser somut kanıtlar ile popüler inanışlar arasındaki uyumsuzlukları açığa çıkarmakta ve sistemin ahlakiliğinin toplum yaşantısına etkilerini gözler önüne sermektedir.

Zygmunt Bauman(19 Ekim 1925- 9 Ocak 2017) Polonya-Poznan’da dünyaya gelmiştir. Yahudi olan Bau­man, II. Dünya Savaşı nedeniyle 1939’da ailesiyle birlikte Sovyetler Birliği’ne taşınmak zorunda kalmıştır. Eğitimine Rusya’da devam eden Bauman, Kızıl Ordu’nun bir parçası olan Halkın Ordusu ile Polonya’ya geri dönmüştür. Polonya ordusunda binbaşılığa kadar yükselmesine rağmen Yahudi düşmanlığı nedeniyle görevinden alınmıştır. Orduyla bağlarının kesilmesi Bauman’ın sosyal bilim­lere dönüşünü sağlamıştır. Doktorasını Varşova Üniversitesi’nde yapan ve aynı Üniversitede 1954 yılından itibaren sosyoloji dersleri veren Bauman, bir süre bu üniversitede sosyoloji bölüm başkanlığı da yapmıştır. Bu süreçte, sansür kurulu tarafından iki kitabının yayımlan­ması engellendiği gibi yurt dışından gelen davetlerde pasaport iste­ği geri çevrilen Bauman, Yahudilere yönelik baskının olduğu 1968 yılında Polonya Komünist Partisi’nden ayrılmıştır. Aynı zamanda politik nedenlerden dolayı kendisi gibi Yahudi olan beş arkadaşıyla birlikte sosyolojik unvanları da alınarak Varşova Üniversitesi’nden atılmıştır. Devamında ailesiyle birlikte Polonya vatandaşlığından çıkarılan Bauman, sınır dışı edilmiştir. Bu süreçte İsrail’e taşınan Bauman, burada Tel Aviv ve Hayfa Üniversitelerinde ders vermiştir. 1971 yılından itibaren gelen davet üzerine Leeds Üniversitesi’nde çalışan Bauman, 1990’da emekli olmuştur.

İncelediğimiz eser genel hatlarıyla kapitalist öğretinin topluma dayattığı normları çürütme üzerine ele alınmış olup 4 bölümden meydana gelmektedir. Yazar kapitalizmi eleştirirken tümdengelim yöntemini kullanarak okuyucuya verilmek istenen mesajı akılda kalıcı bir şekilde vermiştir. Yazarın ele aldığı ilk bölüm günümüzde eşitsizliğin ne düzeyde olduğu ile alakalıdır. Yazar bu eşitsizliği “büyük ayrım” olarak tanımlamakta ve bu tanımlamayı yaparken güncel verilerden bolca yararlanmaktadır. Bu bölümde göze en çok çarpan husus yazarın bütün açıklamalarını kişi başına düşen ortalama gelire dayandırmasıdır. Yazar kişi başına düşen ortalama gelirin artmasıyla uluslararası ölçekte eşitsizliğin azaldığını ancak dünyanın en zenginleri ile en yoksulları arasındaki farkın ve ülkelerin kendi içindeki gelir farklılıklarının büyüyerek artmaya devam ettiğini söylemektedir. Büyüme trendi adı verilen bu durumu yazar kendi söylemi ile uluslararasında artıp ulusların kendi içinde sabit kalan veya azalan eşitsizlikten, uluslararasında azalıp ulusların kendi içinde artan eşitsizliğe geçiş trendi diyerek iğneleme yapmıştır. Bu dayandırdığı varsayımını gündelik hayatımızdan somut kanıtlar ile pekiştirmektedir. Buna ek olarak, büyüme trendinin değişiminden en zengin %1’lik kısmın faydalandığı belirtilirken orta sınıfın “korunmasız orta sınıfa” dönüştüğünü belirtiyor. Korunmasız kavramı birçok faktörden oluşabilmektedir. Bunlar; nominal ücret katılığı (bireylerin aldığı ücretin ekonomideki değişikliklere tepki göstermemesi), sendika veya firmaların sadece kendi sektörünü koruma güdüsü ve işten çıkarmalarda işveren taraflı tutumlar üzerine olan uygulamalar ile orta ve alt sınıfın güvencesine ve refahına ciddi zararlar vermektedir. Ancak tepedekilerin bu gibi uygulamalar ile işveren rolünü yerine getirerek ekonomiye daha fazla katkıda bulunduğu gerekçesiyle oluşan eşitsizlik daima haklı gösterilmiştir.

İkinci ve üçüncü bölümde eserde bu eşitsizlikten meydana gelen potansiyel enerjinin devrimi doğurması gerektiği vurgulansa bile var olan potansiyel enerjinin kapitalist sistemde kinetik enerjiye dönüşmesinin kaynağı olarak moda vurgulanıyor. Moda dünyanın ayrıcalıklı bir bölümüne ait kültürdür ve dünyanın bu bölümünün tipik bir özelliği olan, üst derecede tüketim ve zenginliğe bağlıdır. Yazar kapitalizmin sorunsuz işleme nedenini modaya dayandırmaktadır. Modayı takip etme yoluyla kazanılan statü ve ahlak sayesinde bireyler ihtiyacı olan morali kazanmaktadırlar. Bu yüzden kapitalist sistemde ahlaklı olabilmek için öncelikle mal satın almamız gereklidir, daha çok ahlaklı olmak için daha çok mal satın almamız gereklidir. Bu durum ise kendimizi iyi bir fiyata satıp para kazanmamızı gerektirir. Yazar bu minvalde markanın, etiketin, alışveriş merkezlerinin insana mutluluğu arama ve bulma konusunda doğru yolda olduğunu hissettirdiğini vurgular. Günümüz toplumunda marka ve etiket bir nevi mutluluk sertifikasıdır çünkü toplumun genelinde geçerlidir. Yazarın düşüncesini sağlamlaştırdığı nokta ise mutluluk sertifikasının geçerlilik süresinin çok kısa olması ve bunu narsizmle ilişkilendirmesidir. Piyasadaki ürünler insanların bu yöndeki duygusunu tatmin etme yoluyla her zaman alıcısını bulmaktadır. Bu da günümüz toplumunu tüketim toplumu olarak nitelemekte ve bu döngüye uyan bireyleri normal olarak vasıflandırmaktadır.

Dördüncü bölüm, oluşan bu eşitsizliğe karşı önermeler şeklinde ilerliyor. Bölümdeki ana tema birey olarak bize dayatılan sosyal eşitsizliğin doğallığını ve bu hiyerarşinin savunulmasını eleştirmemiz gerektiği ve bu inancı reddedersek topluma faydalı bir birey olacağımız hakkında sosyal mesaj içermektedir. Buna ek olarak toplumda çoğunluğa karşılık gelen tüketim ve rekabet takıntılı insanları anlamalı ve olduğu gibi kabul etmeliyiz ancak gerçeklikle olan bağlantımızı kaybetmemeli ve hep dinamik tutmalıyız. Bu gerçekliği sadece fikir sahasında tutmamalı uygulamaya da koymalıyız. Çünkü ideallerin ve gerçekliklerin, kelimeler ile fiiliyat arasındaki farkın ne kadar büyük olduğu üzerine kurulu olduğunu kanıtlamaya çalışan yazar tüm gayretini bu noktaya vermiştir.

Eser, rekabetçi kapitalizmin sosyal ve manevi sonuçlarının eleştirisi olarak okunmalıdır. Yazar eser boyunca yaptığı atıflarla, kullandığı sayısal verilerle ve alanında uzman kişilerden alıntılarla eşitsizliğin daha açık şekilde kavranmasını sağlamıştır. Yazarın fikirlerini aktarırken gösterdiği tutumu eseri belirli bir ideolojik kalıba sığma çabasından ziyade okuyucuyu gerçeklikle yüzleştirme üzerinedir. Ayrıca eserde aktarılan bilgilerin kaynaklarının güvenilir ve tarafsız oluşu bu gerçekliği derinleştirmektedir. Son olarak metnin akıcı oluşu, çevirinin de başarısını göstermektedir.