Salgın Sonrası Küreselleşme ve Serbest Ticaretin Geleceği

Nezih Kavaklı

Küresel sağlık krizi karşısında devletler, salgının yayılmasını durdurmak ya da en azından yavaşlatmak amacıyla birtakım sağlık tedbirlerine başvurdular. Bu sağlık tedbirleri, sınır kapılarının kapatıldığı, ulusal sınırların belirginleştiği, devletlerin karar alma kapasitelerinin radikal bir şekilde yükseldiği bir dünya ihtimalini güçlendirdi. Tedbirlerin geçici olarak görülmesi sebebiyle iki aylık bu deneyimi henüz bir ihtimal ya da antrenman olarak görmekte yarar var. Yine de bu süreç normatif ve kurumsal seyri hâlihazırda popülist hareketlerce sekteye uğratılmış olan küreselleşmenin geleceğine ilişkin tartışmaları yeniden alevlendirdi. Son olarak haftalık The Economist’in 16 Mayıs sayısının “Goodbye globalisation: The Dangerous lure of self-sufficiency” (Hoşça kal küreselleşme: Kendine kendine yeterliliğin tehlikeli cazibesi) başlığıyla çıkması küreselleşme adına karamsar yaklaşımların ne denli öne çıktığını gösterdi. Covid-19 salgını, neoliberal küreselleşmeci dünya sisteminin sürdürülebilirliğine ilişkin pek de yeni olmayan tartışmalara yeni bir boyut kazandırdı. Biz de pandemi sonrası dünyada küreselleşmenin durumunu, belirli göstergeler etrafında incelemeye çalışacağız.

Hangi Küreselleşme?

Küreselleşme, sosyal bilimlerde on yıllardır yürütülen tartışmalara karşın açık ve ihtilafsız bir tanıma kavuşabilmiş değil. Bununla birlikte, bugün anladığımız şekliyle küreselleşmenin, ticari ve finansal faaliyetlerin sınır-aşırı boyutlar kazanması bakımından ekonomik, mekân ve kent algısının dönüşümü bakımından mekânsal, sosyal hayata ilişkin evrensel normların oluşması bakımından kültürel, teknolojinin toplumlar arasında yarattığı sanal ağlar bakımından iletişimsel pek çok yüzü olduğu kabul edilmektedir[1]. Bu yüzlerin bir uyum ve bağlaşıklık sergilediği örnekler mevcutsa da aksini savunmak mümkündür. Yani iletişim teknolojilerinin yarattığı etkileşim doğrudan ticaretin küreselleşmesini gerektirmeyebilir. Dolayısıyla küreselleşme çelişkili bir süreçtir, farklı yüzleri arasında ve her bir yüzünde çelişkiler barındırır. Küreselleşmeyi kümülatif, tarih içerisinde doğrusal, bütünleşik bir süreç olarak okumak bilimsellikten uzak olduğu gibi siyaseten de tehlikeli olabilir; çünkü bu tür bir okuma bugün sağ popülizmin de beslendiği köktenci anlatıların düşman figürünü oluşturmaya adaydır.

Karşıtlık kurduğumuzun; tarihi 15. yüzyıla uzanan, paraya ve kâra tapınan iktisatperest[2] neoliberal küreselleşme olduğunu açıkça ilan etmek gerekiyor. Bu küreselleşme anlayışı Dr. Magali Boumaza’nın ifadesiyle 1970’lerde Latin Amerika diktatörlüklerinin laboratuvarlarında canlı bir şekilde test edilmiş, 1990’da Doğu Avrupa popüler demokrasilerinin piyasa ekonomisine geçmesiyle tamamlanmıştır.[3] Neoliberal küreselleşmecilik kültür, çevre ve mekânda farklı formlarda yeniden üretildiğinden kapsayıcıdır. Beşeri olan her konuda kâr arayışıyla örgütlenir ve bu yüzden de hegemoniktir.

İrrasyonel umutlara kapılmaksızın bu hegemonyanın Covid-19 salgını ile temelinden sarsıldığını saptayabiliriz. Sağlık krizi, serbest ticaretin dokunulmazlığını elinden alarak küresel neoliberal modelin kendisi için de yaşamsal bir krize yol açtı. Krizler mevcut gerçekliği ortadan kaldırıp yepyeni bir gerçeklik yaratmazlar; ancak risklerin ve ihtimallerin çeşitlendiği bir belirsizlik durumuna işaret ederler. Kapitalizmin tarihini krizler tarihi olarak gören ve kapitalist sistemi, “sürekli istikrarsızlık sistemi” olarak okuyan Marksist perspektiften bakıldığında ortada yeni bir şeyin olmadığı görülecektir.

Serbest Ticaretin Düşüşü

Serbest ticaretin karşı karşıya olduğu meydan okuma; neoliberal küreselleşme modelinin aktörleri Bretton Woods kurumları ve çok uluslu şirketler açısından da önemli bir tehdit oluşturuyor; çünkü bu kez sistemin merkez ülkelerinde ulusal sanayi politikaları ve yeni gümrük duvarları hiç olmadığı kadar ciddi bir biçimde tartışılıyor.

Öncelikle salgın, küresel üretim ve dağıtım zincirinin birkaç ülkeye bağlı olmasının kriz zamanlarında nasıl bir sorun oluşturabileceğini gösterdi. Emek-yoğun, çevre kirliliği yaratan, düşük katma değerli endüstrileri çevre ve yarı çevre ülkelere taşıyan ABD ve Avrupa ülkeleri tedarik zincirlerinin, eğer durmadıysa yavaşlaması nedeniyle maske gibi ederi 1 TL’den düşük sağlık ekipmanları için sıraya girdiler. Suni solunum cihazlarının en gelişmiş ülkelerde dahi yetersiz olduğu ortaya çıktı. Ticaret ağının virüs tehdidiyle kilitlenmesi sonucunda, kimi ülkelerin hükümetleri, sınır komşularını suçlamaktan da imtina etmedi.

Öte yandan İtalya’nın bir küresel ticaret durağı olması, Avrupa ülkeleri arasında salgını en ağır tabloyla geçiren ülke olmasının ana sebeplerinden biri olarak görüldü. Çin’in Avrupa’ya yönelik ihracatı çok büyük oranda deniz yoluyla gerçekleştiğinden İtalya stratejik bir konumda bulunuyor. 2019’da Başbakan Conte ve Başkan Xi arasında imzalanan antlaşmalarla İtalya’nın Kuşak ve Yol İnisiyatifine dahil olması bunun açık bir delili.[4] İtalya’nın kuzeyindeki finans merkezi Milano’nun Çin ile olan yakın ticari ilişkileri de ayrı bir önem taşıyor.

Küresel üretim ve dağıtım zincirlerinin bir sorunsal haline gelmesi, elbette salgın ile başlamadı; ancak salgın bu ticaret modelinin sağ eleştirisini kuvvetlendirdi. Küreselleşme ve serbest ticaret, Batı ülkelerini bir tıbbi maske bile üretemez hale getirmişti. Popülizmler, küresel ticaret sisteminin ulusal güvenlik için nasıl bir tehdit oluşturduğunu, mevcut kitlesel korku üzerinden anlatma imkânı buldular. Bir başka deyişle, ekonomik paradigmaları tehdit algıları üzerinden açıklayan güvenlikleştirme siyasetinin eli güçlenmiş oldu.

Serbest ticaretin dokunulmazlığı bu iklimde sarsıldı ve üç başlıkta gruplandırılabilecek gelişmeler, serbest ticaretin geleceğine ilişkin belirsizliği ortaya çıkardı: çok uluslu şirketlerin geri çekilişi, gümrük vergilerinin artırılması ve yerel üretim modellerinin tartışılmaya başlanması.

Çok uluslu şirketlerin geri çekilişi, Asya’nın, özellikle de Çin’in “dünyanın atölyesi” olmaktan çıkarak bir inovasyon ve teknoloji merkezi olma hedefleriyle[5] doğrudan bağlantılı bir gelişme olarak okunmalı. Dolayısıyla Covid-19 salgınından bağımsız olarak hâlihazırda Çin’e alternatif ucuz maliyetli üretim merkezleri arayışında olan çok uluslu şirketlerin salgınla birlikte daha yüksek maliyetli ama daha güvenli yerlere çekilme eğiliminin hızlandığı görülmektedir. Bunun somut bir örneği olarak Japonya Hükümeti, Japonya merkezli çok uluslu şirketlere yatırımlarını Çin’den çekmeleri için bir ekonomik destek paketi hazırladı. Japonya’nın bu acil durum tedbirlerinin, uzun vadede tedarik zincirlerinin yeniden kurgulanmasına yönelik bir adım olarak görülüyor.[6]

Gümrük vergileri, ABD ve Çin Halk Cumhuriyeti arasındaki ticaret savaşlarının temel aracı olmuştu. Pandemi sonrası dünyada belirginleşen sınır kapılarının ve yükselen gümrük duvarlarının dikkat çeken bir örneğini de Türkiye oluşturuyor. Nisan ve Mayıs aylarında, demir-çelik ürünlerinden oyun konsollarına, 4 bine yakın ithalat kalemine %50’ye varan ek gümrük vergileri getirildi.[7] Düşen ihracat karşısında cari açığı dengeleme amacı güden bu hamlenin kalıcı olup olmayacağı oldukça tartışmalı. Ak Parti iktidarının sınıfsal konumunun yanı sıra Türkiye’de ihracatın ithalata bağımlılık oranının %60 seviyesinde olması da Bakan Berat Albayrak’ın açıklamalarını düşündürüyor. Albayrak son konuşmasında “Türkiye’yi ithalat cenneti yapmaya çalıştılar” diyerek partisinin eski ekonomi kurmaylarını hedef göstermiş ve “stratejik ürünler hariç ithalat artık kolay olmayacak” demişti.[8] Tüm bunlara ek olarak ilk adımları Rusya-Çin ekseninde atılan ticareti “dolarsızlaştırma” arayışlarının da Ticaret Bakanlığı koordinasyonunda sürdüğünü belirtelim. Her ne kadar somut ilerlemeler kaydedilmemiş olsa da yerel para ile ticaret arayışları, her zaman ABD merkezli serbest ticaret sistemine karşı bir direniş noktası oluşturuyor.

Son olarak yeniden itibar kazanan yerel üretim modellerinin öncelikli hedefinin gıda sektörü olduğu görülüyor. 1990’ların ortalarına kadar serbest ticaret kurallarının dışında tutulan gıda ürünlerinin ulusal düzeyde tedariğinin hayatî önemi, sağlık krizi ile tescillendi. Bölgesel (intra-regional) ticaretin gelişmiş olduğu ülkelerin, krizler karşısında dayanıklılığının daha yüksek olduğu değerlendirmeleri öne çıkıyor. Le Monde diplomatique’in son sayısında yayımlanan ve Cumhuriyet’in 4 Mayıs tarihli ekinde çevirisine yer verilen bir makalede Lori M. Wallach da ulusal ve bölgesel ekonomilerin koşullarını tartışıyor. Wallach’ın ümitvar sonuç paragrafında yerel üretim modelleri için dikkat çektiği düzenlemeler ise yeni politik çatışmaların potansiyelini de içinde barındırıyor: yeşil endüstrileri ödüllendiren vergi önlemleri, üretime dönük yatırımları teşvik eden finansal düzenlemeler, ucuz ilaç ve teknolojilere erişim sağlayan fikri mülkiyet düzenlemeleri, araştırma ve mesleki eğitimin desteklenmesi…[9]

Kaynak: Gergedan Dergi