Sanayi Devrimi’nin Ana Sebebi Finansal Devrimdir

Katılım Finans’ın Dr. Mustafa Özel ile para, faiz, kapitalizm ve İslam üzerine gerçekleştirdiği söyleşiyi sizlerle paylaşıyoruz.

Para nedir diye sorsak, çok mu çocukça bir soru sormuş oluruz?

Çocukça sorular en çetin, dolayısıyla da en hayatî sorulardır. “O mahîler ki deryâ içredir, deryâyı bilmezler!” demiş ya şair, biz de parayla yatıp kalktığımız halde, onun gerçekte ne olduğunu tam bilemiyoruz. Para iktisadî olmaktan çok, dinî bir fenomendir. Yani, para bir iman meselesidir.

“Paranın para doğurduğu bir sistem, her türlü emek ve mal/mülk istismarına açıktır.”

“Parayla imanın kimde olduğu belli olmaz!” sözü buradan mı geliyor?

Olabilir. Ben uzun zaman bu sözdeki para ve imanı, zıt kavramlar niyetine kullanılıyor olarak algıladım. Şimdi ikisi birbirine epey yaklaştı zihnimde; hatta özdeşleşti. Son üç yüzyılda kâğıt para sayesinde para, krediye dönüştü. Kredi ise itimat demek, yani iman. Değersiz bir araç yahut aracı üzerinden birbirimize iman etmezsek, o araç işlevini yerine getiremiyor. Kısacası imansız para, parasız da ekonomi olmuyor. İbn Rüşd, “Allah namus-u ekberdir, para ise namus-u asgar.” derken, çağını aşan modern bir gerçekliği öngörüyordu.

Modernlikle kâğıt para arasında yakın bir ilişki kuruyor gibisiniz.

Evet, benim gözümde modernlik üç kâğıttır: Birincisi kâğıt para, ikincisi gazete, üçüncüsü ise romandır. Kâğıt para olmasaydı “kapitalizm”, gazete olmasaydı “ulus”, roman olmasaydı “birey” ortaya çıkmazdı. Modernlik de kapitalizm, ulus ve bireyin bileşkesi değil mi?

Şu kağıt para meselesini açalım biraz. Özellikle kâğıt ve para kelimelerini ayrı ayrı değil de birleşik kullanmaya özen gösteriyorsunuz!

Çünkü kâğıt para, para değil simyadır, büyüdür. Simyacılar bin yıllar boyunca adi metallerden altın üretmeye çabaladılar. Kâğıt para bu çabaya son verdi; yahut simya, kâğıt para ile nihaî gayesine nail oldu.

Diyorsunuz ki tarih boyunca paranın çizgisel bir serüveni yok; belirli sıçramalar oluyor ve para mahiyet değiştiriyor, öyle mi?

Paranın ortaya çıkışına dair tarihî ve antropolojik çalışmalar, temel bir ön yargıyı yerle bir etti: Önceki görüşlerin aksine, paranın esasen bir mübadele aracı olmak için geliştirilmediği anlaşıldı. Asıl işlevi, bir borç ödeme aracı, hatta sadece ödeme birimi olmaktı. Para, ortada maddesi olmadan bile bir hesap birimi olarak kullanılıyordu. Bu karmaşık tarihe fazla bulaşmadan, en az dört para devrinden söz edebiliriz. Bunlar, benim adlandırmamla “meta para” ve “metalpara” sıralamasıyla teşekkül eden Klasik Dönem ile “kâğıt para” ve “öykü para” olarak devam eden Modern Dönem’dir. Bitcoin ve diğer şifre varlıklar (crypto assets) tamamen öykü paradır. Müstakbel bir servet hikâyesine yatırım yapılmaktadır. İslamiyet dâhil dünya dinleri, ana ilkelerini Klasik Dönem’de vaz ettiler. Dolayısıyla, çağdaş ilahiyatçılar paranın kâğıt ve öykü evresine vakıf olmadan, hiçbir iktisadî meselede itimada şayan içtihat yapamazlar.

Simyacılık saydığınız kâğıt paraya dönelim; kapitalizmi bu yeni simyacılığın eseri olarak mı görüyorsunuz?

Kâğıt para, altın veya gümüş esaslı madenî paranın “kredi suretinde yeniden icadı” demektir. Bu icattan kaynaklanan Sanayi Devrimi, modern toplumun dinamosu olmuştur. Sanayi Devrimi, kâğıt paraya dayalı finansal devrimin sonucudur.

Biz Sanayi Devrimi’ni daha ziyade buhar motoru ve benzeri birtakım teknik icatlarla açıklamaya alışmıştık. Oysa siz bu büyük dönüşümü kâğıt para merkezli yeni finans modeliyle izah etmeye çalışıyorsunuz.

Buhar motoru 2 bin yıl önce Mısır’da, bin yıl önceyse Artuklularda mevcuttu. Cezerî’nin bugün sergilenen makinelerine gidip bakın, parmaklarınızı ısırırsınız. Ne var ki Mısır’daki robotlar, tapınak kapılarının açılıp kapatılmasında kullanılıyordu; Cezerî’nin robotları ise Artuklu hükümdarına abdest aldırtıyordu. Sanayi Devrimi’nin ana sebebi icatlar değildir; onlar sadece araç veya hızlandırıcılardır.

Asıl neden kâğıt paraydı diyorsunuz yani?

Evet! 18. yüzyıl, finansal devrim çağı; 19. yüzyıl ise endüstriyel devrim çağıdır. Birincisi olmasaydı, ikincisi olmazdı. Bu tarihlere kadar, dünyanın her yerinde “geçim ekonomileri” esastı. İktisadi hayat, tamamen yenilenebilir kaynaklara dayalı olarak yürütülme ihtiyacıyla sınırlıydı. Büyük ölçekli üretim, yüksek faiz hadlerine dayalı finansman sayesinde gerçekleştirilebildi. Borçlanmanın maliyeti, böylece iktisadi faaliyetin merkezi ögesi hâline geldi.

Ve bunu ilk olarak Avrupa başardı.

Spesifik olursak, bunu “başaran” ilk ülke İngiltere’dir. Londra’da 1690’lardan itibaren yeni bir finansal elit ortaya çıktı: “Moneyed interest” (para babaları). Para babaları, kurdukları Bank of England (1694) üzerinden krala borç veriyor, fakat kurdukları teminat sistemi sayesinde kralı değil, halkı borçlandırmış oluyorlardı. Eskiden halk, hükümdarın borcundan sorumlu değildi. Yeni sistemde ise hükümdar borcu geri ödeyemese bile, sonraki nesillerin ödeyeceği vergilerle bu borçlar son kuruşuna kadar ödenecekti. Riba (faiz) böylece bireyler arası ve küçük çaplı bir finansal ilişki olmaktan çıkıyor, “ulusal” ekonominin sürükleyici faktörü ve ana kurumsal yapısı hâline geliyordu.

Sanırım modern çağın başlarında riba konseptindeki kritik dönüşümden söz ediyorsunuz. Konuyu biraz açabilir misiniz?

Paradan para kazanma anlamında faiz yahut riba, tarihin bütün dönemlerinde ve dünyanın her yanında yasak bir faaliyetti. Yasak ve günah… Mesela Yahudi-Hristiyan dünyasında ribaya dair bütün tartışmalar, Kitab-ı Mukaddes’teki şu iki ayetin tefsirleri etrafında dönüyordu: “Kardeşine riba ile ödünç vermeyeceksin. Yabancı birine riba ile ödünç verebilirsin; lâkin kendi kardeşine riba ile ödünç vermeyeceksin.” (Deuteronomy, XXIII, 19-20)

Fakat böyle bir yaklaşım ikiyüzlülük değil mi?

Haklısınız, bu gelenekte ikili bir ahlâk kodu görüyoruz: Kardeş başka, yabancı başkadır. Kişinin, yabancı ile ilişkisi bir tür kesintisiz savaş ilişkisidir. Yabancı, düşmandır. Orta Çağ Hristiyanlığı, Kitab-ı Mukaddes’in yabancıya karşı bu ayrımcılığını reddetti ve yabancıyı “kardeş” sayarak kabile ahlâkını aşmaya yöneldi. Reform sonrası dönemde, köktenci din adamları ribanın ve bazı durumlarda özel mülkiyetin bile Hz. Musa’nın şeriatına aykırı ve gayr-ı Hrıstiyanî olduğunu ilan ettiler. Aralarında Luther’in de bulunduğu tutucu reformcular ise yeni anlayışı devrim ve anarşiye davetiye saydılar. Toplumun ve siyasî yönetimin altüst olmasıyla yüz yüze gelmektense, Hz. Musa’nın şeriatını ölü ilan ettiler. Elbette bu önermeler ribaya hemen cevaz oluşturmuyor, fakat “evrensel yabancılık” düşüncesinin ortaya çıkmasını hızlandırıyordu. Herkes yabancıysa, riba uygulaması şeriata uygundu!

Kutsal kitabı yeni (kapitalist) gelişmelere uydurmaya çalışıyorlardı, demek mi istiyorsunuz?

Eski yasa, iki bakımdan modern kapitalizmin işine gelmiyordu: Birincisi; gruba dâhil edilenler dairesi içinde Kitap’ın, “sermaye birikimini ve kapitalist ruhun terakkisini” engelleyen geleneksel sınırlamaların egemenliğini kutsallaştırmasıydı. İkincisi; yabancıya düşmanlık varsayımının, mülkiyet haklarına saygının grup sınırlarının ötesine geçmediği, sürekli savaş hâlindeki bir dünya anlamına gelmesiydi. Kapitalizm, bu gibi şartlar altında olgunlaşamazdı. Kapitalist oyun nerede oynanırsa oynansın, tek biçim kurallara riayet edilen bir toplumu gerektiriyordu.

Böylelikle kutsal metinleri, kapitalist çıkarlara göre tefsir etmeye başladılar…

Şöyle diyelim: Kapitalizme dost olan modern Hristiyan müfessirler, Orta Çağ’daki seleflerinin “bir iki ayetlik istisnayı” evrensel riba yasağı hâline getirmekle hadlerini aştıklarını düşünüyordu. Calvin’le başlayarak, Hristiyan kardeşliği ilkesine müracaatla yabancıya karşı ayırımcılığı bertaraf ettiler. Deuteronomik istisnayı öne çıkararak da riba yasağını deldiler. Riba yasağı sürseydi, kâğıt para kurumsallaşamazdı.

Peki bu mesele İslamiyette nasıl ele alındı?

Veda Hutbesi’nin konumuzla bağlantılı iki net buyruğunu hatırlayalım: “Canlarınız mukaddestir; hiçbir canı haksız yere öldürmeyin!” ve “Ribanın her çeşidi kaldırılmıştır.” Kur’an-ı Kerîm’den iki net buyruk: “Şeytan; içki ve kumar yoluyla aranıza düşmanlık ve kin sokmak ister.” (Maide, 90-91.) Cinayet, riba, içki ve kumar; birbiri ardınca zikredilen dört fiildir. İlk bakışta hiç de birbirleriyle alakalı gibi gözükmüyorlar. Adam öldürmekle faiz arasında ne gibi bir münasebet bulunabilir? İçki ile kumar da birbirlerine benzemiyorlar pek. Allah ve Resulü bizi bunlara karşı niçin bu denli şiddetle uyarmış ve özellikle bu fiilleri peş peşe sıralamış olabilir?

Veda Hutbesi’ndeki birinci madde “can güvenliği”ne dairse, ikinci maddenin gayesi “mal güvenliği” olmalıdır. Paranın para doğurduğu bir sistem, her türlü emek ve mal/mülk istismarına açıktır. Kapitalizm çağı, farazî (sanal) servetin gerçek servete hükmettiği bir çağdır. Bugün ülkeler arasında her gün yaklaşık 50 milyar dolarlık gerçek mal/hizmet ticareti yapılırken, içinde hiçbir reel mal ve hizmet olmayan ülkeler arası alışverişin günlük hacmi, 5 trilyon dolara kadar çıkabiliyor. Yani her 1 dolarlık mal ve hizmet alışverişine karşılık, 100 dolarlık para ticareti yapılıyor. Hem de spekülatif para ticareti. Kâğıt para ile sayısız kâğıt-değer üzerine bir nevi kumar oynuyoruz.

Bu da bizi Maide suresindeki kumar/şarap ikiliğine götürüyor.

Evet, kumar da ilk bakışta içkiye hiç benzemiyor; fakat ortak etkileri sarhoşluktur. Kumar; bir talih oyunu değil, bir “vertigo” oyunudur. Baş döndürür! Allahu Teala bu iki fiili yan yana anarken, “Şeytan, şarap ve kumar vasıtasıyla aranıza düşmanlık ve kin sokmak ve sizi Allah’ı anmaktan alıkoymak ister.” buyuruyor. Başı dönüp de kendini kaybeden, Rabbini bulamaz. Kendini kaybeden bu insanlara, iktisat teorisi bile en uygun sıfatı yakıştırmıştır: “Animal Spirits” (Hayvan Ruhlar)…

Kaynak: Katılım Finans