Normalleşme İçin Gerekli 5 Adım

DÜNYA yazarları Fatih Özatay ve Güven Sak, COVID-19 salgınının yavaşlaması sonrasında “normalleşmeye geçiş sürecinin nasıl yönetilebileceği” sorusuna yanıt oluşturabilecek çözümleri tartıştı.

NORMALLEŞMEYE KADEMELİ GEÇİŞ SÜRECİ NASIL YÖNETİLEBİLİR?

Tüketicilerin COVID-19 öncesi tüketim kalıplarına bir an önce geri dönebilmesi için normalleşmeye kademeli geçiş sürecinin tasarımında ve yönetiminde nelere dikkat edilmelidir? Hem ekonomi yönetiminin hem de pandemi yönetiminin ortak kredibilitesi hızlı toparlanma için önem taşıyorsa, bu kredibiliteyi güçlendirmeye önem veren bir çerçevenin tasarlanması gerekir. Bu bölümde, bu çerçevenin ana unsurları özetlenmektedir.

1. Yaygın gelir desteği

Sosyal mesafe koyma kuralları nedeniyle çok sayıda kişi işsiz kaldı, birçok küçük işletme kapandı. Yukarıda belirtilen nedenlerle normalleşme sürecinde istihdamın salgın öncesi düzeyine dönmesini ve kapanan işyerlerin tümünün açılarak eski kapasite kullanım oranlarıyla çalışmasını beklememek gerekiyor.

Dolayısıyla, tekrar işyerlerine dönemeyenlere gelir desteği verilmesi kaçınılmaz bir görev olarak devletin karşısına çıkmaktadır. Salgın öncesinde kayıtlı ya da kayıtsız çalışan ve salgın öncesinde işsiz olup da mevcut koşullarda iş bulma umudunu kaybeden herkesi kapsamalıdır bu destek. Bu çerçevede, mevcut ‘yararlanma’ koşullarının değiştirilerek desteğin süresinin uzatılması, yaygınlaştırılması ve güçlendirilmesi atılması gereken ilk adım olarak belirmektedir. Normalleşmeye kademeli geçiş süreci bu çerçevede ülkede bir sosyal korunma ağının oluşturulması için bir fırsat olarak değerlendirilmelidir.

Bu tür bir uygulamanın bir yararı da ekonomide çarkların yeniden dönmesini ve yavaş da olsa işgücü talebinin artmasını sağlayacak olmasının yanı sıra insanlarımızın geleceğe olan güvenlerindeki aşınmayı bir ölçüde azaltacak olmasıdır. Tüketicinin eski tüketim kalıplarına dönüşünü sağlamak için, hanehalkının gelir akımlarında istikrarı temin etmek önemlidir.

2. Fiyat mekanizmasının düzgün çalışmasının sağlanması

Döviz kurları ve döviz likiditesinin sağlanması

Döviz kurunun ekonomimiz açısından çok önemli bir değişken olduğu herkesin malumudur. Özellikle stres dönemlerinde kamuoyunun ilgisi kurdaki hareketlere yoğunlaşmaktadır.

Döviz kurundaki hareketleri belirleyen altı temel unsur olduğu söylenebilir: 1) Büyük ekonomilerin merkez bankalarının – özellikle Fed’in- faiz oranı. 2) Uluslararası finansal yatırımcıların risk alma iştahı: Güvenli limanlara yöneliş var mı yok mu? 3) Türkiye’ye ilişkin risk algılaması. 4) Yurtiçi faizin riskten arındırılmış düzeyi. 5) Cari işlemler dengesindeki gelişmeler. 6) İleriye yönelik döviz kurunun alması beklenen değer.

Bu unsurlardan ilki döviz kurunun düşmesi yönünde çalışmaktadır. Beşinci unsurun, ise ekonomideki ani duruş sebebiyle benzersiz bir biçimde azalan ihracat ve turizm gelirlerini önemli ölçüde telafi eden enerji ithalat maliyetlerindeki düşüş ve azalan ithalat dikkate alındığında, döviz kurları üzerinde önemli bir etkisinin olmaması beklenir. Geriye kalan tüm unsurlar döviz kurunu artırıcı yönde çalışmaktadırlar: Büyük küresel belirsizlik ortamı Türkiye ve benzeri ülkelerden sermaye çıkışına ve yeni dış kaynağın gelmemesine yol açarak bir yandan döviz talebini artırırken diğer yandan döviz arzını düşürmektedir (ikinci unsur). Yurtiçi faizlerin riskten arınmış düzeyi (mesela Merkez Bankası’nın repo faizi) ise COVID-19 öncesi ekonominin temellerinden kopuk bir biçimde hızla indirilmiştir. Dolayısıyla, birden bastıran COVID-19 salgınına döviz kurunu aşağıya baskılayacak bir imkandan yoksun biçimde girilmiştir.

Özellikle böyle ‘güvenli limanlara kaçış’ dönemlerinde bizim gibi ülkelerin risklerinin arttığı hem geçmiş kriz tecrübelerinden hem de şu anda gözlediğimiz gelişmelerden açıktır. Yapılan açıklamalar ve yayınlanan raporlar, böyle dönemlerde yükselen piyasa ekonomileri için ‘bir yıllık bir dönemde ödenmesi gereken dış borcun döviz rezervine’ oranının önemli bir risk göstergesi olarak algılandığını göstermektedir. İçine girdiğimiz bu yeni dönemde, portföy yöneticilerinin eski dönemden kalma bu düşünce kalıbının değişmediği görülmektedir.

Açıktır ki bu oran ne kadar yüksekse, o ülke o kadar riskli olarak algılanmaktadır. Kurdaki hızlı yükselişi yavaşlatmak ve daha kademeli kılmak gibi gerekçelerle merkez bankalarının döviz satarak rezervlerini düşürmeleri bu oranı daha da yükseltmekte, risk algısını daha da yaygınlaştırarak dövize olan talebi artırmakta ve sonuç olarak kuru biraz daha da yükseltmektedir. Farklı bir ifadeyle, döviz kurundaki hızlı gidişi yavaşlatarak daha kademeli kılmak için yapılanlar döviz kurunu daha da yukarıya çekmektedir. Tüm bu gelişmeler ileriye yönelik döviz kuru beklentilerinin de artmasına yol açmaktadır.

Kurdaki gidişatı hızla tersine çevirmek mümkündür: Yapılması gereken sözü edilen oranın ima ettiğinin doğru olmadığını, ülkenin dış borcunu rahatlıkla yerine getirecek kapasitesi olduğunu, içinde bulunduğumuz şartların bu geçiş dönemine özgü ve geçici olduğunu göstermektir. Önümüzde iki seçenek olduğu ortaya çıkmaktadır. Birincisi uluslararası kuruluşlardan bu dönemin niteliğine uygun geçici döviz likiditesi temin edilmesine yarayacak bir anlaşma imzalamaktır. İkincisi borç ödemelerinin bir kısmını geçici olarak erteleyecek bir küresel mekanizma geliştirmeye çalışmaktır. Elbette bu ikisinin bir bileşimi de uygulanabilir.

3. Güveni artırmak

Kademeli normalleşme süreci hem ekonomi politikalarına hem de pandemi yönetimine olan güveni artırmanın aynı anda önemli olduğu bir süreçtir.

Ekonomi politikalarına olan güveni artırmak için Dünya’da 14 Nisan tarihinde yayınlanan yazımızda belirtilen yedi noktayı tekrar vurgulamak gerekmektedir. Bunlardan üçü devlet desteğinin boyutu, gerektirdiği parasal desteğin tutarı ve parasal genişlemenin nasıl bir zamanlamayla geri çekileceği hakkında şeffaf olunması ile ilgiliydi. Bu gereksinim, içinde bulunduğumuz koşullarda daha da artmıştır. Dördüncü olarak, bütçe olanaklarını ele almıştık. Bir taraftan normalleşme ile birlikte fiskal genişlemenin yerini nasıl bütçe disiplinine bırakacağını göstermek ve kademeli normalleşme süreci içinde mevcut bütçeden hangi harcama programlarının hemen iptal edildiğini şimdiden ilan etmek gerekmektedir. İdarenin mali disiplin hedefine bağlılığını şimdiden ayrıntılarıyla açıklıyor olması, pandemi ile mücadele döneminde artan mali riskleri sınırlandırıp kur istikrarına doğrudan katkıda bulunacaktır. Beşinci nokta dış yükümlülüklere ilişkindi; yukarıda bu noktayı daha ayrıntılı ele aldık.

O yazıda yer alan son iki nokta pandemi yönetimine güveni artırmaya ilişkindi. COVID-19 küresel salgın sürecini şeffaf bir biçimde yönetmek, vakalarla ilgili rakamları akademikler ve sivil toplum kuruluşları dahil herkesin değerlendirmesine açmak, normalleşme sürecini hızlandıracaktır. Bu durumda, tüketicilerin COVID-19 öncesi tüketim sepeti ağırlıklarına süratle dönmesini beklemek gerekir.

Burada pandemi yönetiminden anlaşılması gereken nedir? Öncelikle salgının bu ikinci aşamasında artık ağırlığı geçmiş rakamların günlük açıklanmasına değil, ileriye yönelik projeksiyonlara vermek gerekmektedir. İkinci olarak, hangi kentin hangi bölgelerinin diğer taraflara göre daha sorunlu olduğunu gösteren daha ayrıntılı analizlere ihtiyaç olacaktır. Sağlık Bakanlığı’nın TÜİK ile birlikte planlamakta olduğunu açıkladığı 150,000 kişiyi kapsaması beklenen tarama doğru yolda ilerlendiğini göstermektedir. Üçüncü olarak ise, bu ayrıntılı ve şeffaf veri setine dayalı olarak, hangi şartlarla, hayatın nasıl normalleşebileceği sektör sektör, her faaliyet bazında anlatılmalıdır. Bu tür planların yerel düzeyde yapılması ise uygulanabilirlik açısında faydalı olacaktır.

4. Kademeli normalleşme adımlarının yerel düzeyde tasarlanması

Her ilin şartları diğerinden daha farklı olduğuna göre, kademeli normalleşme sürecinin Ankara’dan yönetilmesi ve her yerde aynı adımların atılması yerine, yerelin şartlarına uygun kademeli normalleşme planlarının hazırlanması gerekir. Her bir sektör için, yerelin şartlarını dikkate alan yeniden açılma planlarına ihtiyaç duyulacaktır. Burada sürecin katılımcı bir biçimde örgütlenmesi, pandemi yönetiminin başarısını belirleyecektir. Bu çerçevede, yerel düzeyde, kamunun yanısıra tüm iddia sahiplerinin de katıldığı, disiplinler arası ortak akıl kurullarının oluşturulması normalleşmeye kademeli geçiş sürecinin kredibilitesini ve başarı şansını artıracaktır.

Örneğin, yerelde imalat sanayi üretiminin yeniden başlaması için, her organize sanayi bölgesi (OSB) için ayrı uygulama planına ihtiyaç olacaktır. Her OSB’ye her gün şehrin farklı bölgelerinden kaç kişinin geldiği ve bunların geldiği yerlerde salgının boyutları dikkate alınarak farklı çözümler geliştirmek gerekecektir. Ayrıca yerelde her tür işletme için farklı stratejilere de ihtiyaç olacaktır.

Yine bir başka örnek vermek gerekirse, Antalya’da dün turizm değer zinciri içinde üretim yapan tarımsal işletmelere bugün ülkenin farklı yerlerinden farklı pazarların bulunabilmesi için yürütülecek çalışmaların da yerelden tasarlanması daha uygun olacaktır.

5. Küresel işbirliğinin harekete geçirilmesi

Normalleşmeye kademeli geçiş sürecinin performansı için önemli bir unsur da küresel işbirliğidir. Bu boyutta bir halk sağlığı problemi ve yol açtığı iktisadi sonuçların tek bir ülke sınırları içinde yönetilebilmesi teknik olarak mümkün değildir. Öncelikle Dünya Sağlık Örgütü’nün salgınla mücadele için daha aktif bir strateji uygulayabilir halde olması gerekmektedir. Yalnızca ülke yönetimleri ile değil, Suriye gibi merkezi otoritenin görevini yerine getiremediği yerlerdeki kalabalık mülteci kamplarında halk sağlığı ile ilgili önlemlerin alınabilmesi için de devrede olması gerekmektedir.

Ayrıca salgının ekonomik sonuçları ile baş etmeye çalışan gelişmekte olan ülkelere yönelik, geçici bir dış borç ötelemesi dahil, sıra dışı önlemlerin hayata geçirilebilmesi için de küresel işbirliğine ihtiyaç olduğu açıktır. Burada önemli olan, normalleşmeye kademeli geçiş sürecinin bir büyük aksamaya uğramadan hızla tamamlanmasını sağlamak olmalıdır.

Kaynak: Dünya