Devrim Çağı 1789-1848

Recep Yiğit

Devrim Çağı 1789-1848, Eric J. Hobsbawm, Çev. Bahadır Sina Şener, Dost Kitabevi: Ankara, 2003, 3. baskı.

Son yüzyılımızın en önemli tarihçilerinden birisi olarak kabul edilen Eric J. Hobsbawm tarafından kaleme alınan ‘Devrim Çağı 1789-1848’ kitabı, yazarın ‘Sermaye Çağı 1848-1875’, ‘İmparatorluklar Çağı 1875-1914’ ve ‘Aşırılıklar Çağı 1914- 1991’ adlı serisinin ilk kitabı olarak karşımıza çıkmaktadır.

Kitabın amacını ön söz kısmında, ‘ayrıntılı bir anlatım sunmaktan ziyade yorumlamak’ sözleriyle ifade eden yazar, bu minval üzerine kitabına Endüstri Devrimi ve Fransız Devrimlerini ele alarak başlamaktadır. O dönem içerisinde gerçekleşen ihtilal ve devrimler üzerinde durduktan sonra toplumsal dönüşümde önemli yer edinen milliyetçilik meselesinin de ele alan yazar, düşünsel olarak belli bir temel inşa etmesinin ardından ise endüstriyel dönüşüm meselesini irdeleyerek bizleri 1848’li yıllara doğru taşımaktadır.

1780’li yılların dünyası hakkında bizlere bilgi veren yazar, o dönem dünyasının var olan dünyadan çok daha küçük olduğunu belirtmektedir. Bunun ise gerek ulaşım gerekse de iletişim ağlarının yeterince gelişmediğinden kaynaklandığının altını çizmektedir.

O zamanlarda insanların çok büyük bir kısmının kırsallarda yaşadığını, hatta %90’dan fazla insanın da doğduğu bölgede hayatını geçirdiğinin bilindiğini aktarmaktadır. Genel olarak Avrupa’da tarımın geçirdiği süreçlerden bahseden yazar, köylünün zamanla bir meta halini aldığını, bir ürün gibi ticaretinin yapıldığını ve ciddi vergi, zorluklarla baş başa bırakıldığını belirtmektedir.

Tarımın durgunlaşmasıyla beraber ticaretin, özellikle de deniz ticaretinin yoğunluk kazanmasının üzerinde duran yazar, deniz yolunun önem kazanmasıyla birlikte ülkelerin yavaş yavaş sömürgeleştirilmesine de başlanıldığını belirtmektedir.

Bahsi geçen dönemde Avrupa’nın içinde bulunduğu durum hakkında genel bilgiler veren yazar, ardından İngiltere’de gerçekleşen endüstri devrimi ile kitabına devam etmektedir.

Devrimin İngiltere’de başlamasının bir rastlantı olmadığını belirten yazar, devrimden önce bile İngiltere’nin kişi başı üretim ve ticaret bakımından başlıca potansiyel rakiplerinin oldukça önünde olduğunun altını çizmektedir. Ayrıca İngiltere’de genel olarak yaşantının çoktandır kâr endeksli olmasının ve İngiltere’nin pamuk endüstrisi ve sömürgeci yayılmasının, güçlü bir ekonomik alt yapıya sahip olmasının temeli olduğunu da sözlerine eklemektedir.

Yazar, hızla genişleyen köle ticaretinin, her adımda pamuk endüstrisini daha da uyardığının altını çizmekte ve kölelerin götürüldüğü büyük çaplı üretim tesislerinin, İngiliz endüstrisine büyük bir ham madde kaynağı oluşturduğunu da belirtmektedir.

İlerleyen süreçte pamuk endüstrisinin ucuz ve verimli emek arzında yetersizlikle karşılaştığını ve bu sebeple de makineleşmeye yöneldiğini görmekteyiz. Ancak makineleşme de büyük ölçüde kadın ve çocuklardan oluşmaktaydı ve bu insanlara son derece az ücret ödenmekte, kölelik artarak devam ettirilmekteydi. Bununla birlikte yazar, köylülerin zamanla sabit maaş karşılığında çalışan fabrika işçilere dönüştüğünü ifade etmektedir.

Bu toplumsal dönüşümün ekonomik alanda muazzam bir başarı olduğunu ancak insani acılar bakımından ise tam bir trajedi olduğunu belirten yazar, tarımsal ilerlemenin en coşkulu savunucusu olan Arthur Young’un bile bu trajedi karşısında sarsıldığını belirtmektedir.

Geleneksel toplumun kendisini bir anda burjuvaya doğru giden yolda bulduklarını belirten yazar, yoksulların önünde üç olasılığın var olduğunu belirtmektedir: ya burjuva olmak ya yerin dibine sokulmaya göz yummak ya da başkaldırmak…

Bu dönemde kentsel gelişmelerin de beraberinde sınıf ayrımına sebebiyet verdiğinin üstünde duran yazar, bölünmeleri ‘’iyi batı, yoksul doğu’’ olarak ifade etmektedir.

Devrimin bu denli yaygınlaşmasının sebebinin kömür üretiminin artması ve demir yollarının yaygınlaşması olduğunu belirten yazar, demir yollarının ilk yirmi yılında İngiltere’deki demir üretiminin üç kat artarak 680.000 tondan 2.250.000 tona çıktığını, 1830 ile 1850 arasındaki kömür üretimi de üç kat artarak 15 milyon tondan 49 milyon tona ulaştığını belirtmektedir.

Ardından Fransız Devrimi üzerinde duran yazar, 19. Yy ekonomisinin esas olarak Endüstri Devrimi’nin etkisi altında gelişmişse de siyasetinin ve ideolojisin de Fransız Devrimi tarafından biçimlendirildiğini belirtmektedir. Bu devrimin dünyayı kapsama niteliği taşıdığını belirten yazar, Amerikan devrimini örnek göstererek, Amerikan devriminin, Amerikan tarihi açısından can alıcı bir olay olduğunu, ancak kendi ülkesi dışında pek de önemli bir iz bırakmadığını sözlerine eklemektedir.

Bu dönemde Feodal yükümlülükler, kiliseye ödenen ondalık ve diğer vergiler, köylünün gelirinin büyük ve giderek artan bir oranını alıp götürdüğünü, geri kalanının değerini de enflasyonun düşürdüğünü belirten yazar, köylülerin durumunun da git gide kötüleştiğini ifade etmektedir.

Yazar, Fransa’nın Amerikan Bağımsızlık savaşına karıştığını, İngiltere’ye karşı mali iflas pahasına kazanılan zaferin, ekonomik olarak monarşinin belini büktüğünü belirtmektedir. Hükümetin içine düştüğü bunalımın, aristokrasiye ve parlamenterlere fırsat kazandırdığını belirten yazar, hükümet imtiyazları genişletilmezse, aristokrat ve parlamenterlerin para vermeyi reddettiklerini belirtmektedir. Buna karşılık da orta sınıfı oluşturan burjuva da soylular ve ruhbanlar kadar geniş haklara sahip olmak istiyorlardı.

Avam tabakasının da içinde bulunduğu orta tabaka, Kral Louis’e taleplerini kabul ettiremeyince kendilerini tüm ezilmiş halkları temsil eden ve isteyenin de katılacağı bir ulus meclis (halk meclisi) ilan ettiklerini belirten yazar, bu tabakanın kralın ve imtiyazlı tabakaların ortaklaşa gösterdikleri dirence karşın başarılı olduğunun belirtmektedir. Bu kitle ayaklanması kraliyet gücünün simgesi olan devlet hapishanesi Bastille’in zapt ederek, başlayan devrimi taşra kentlerine ve kırsal alana yaymayı başardığını belirtmektedir.

O dönemlerdeki savaşlar üzerinde duran yazar, İngiltere ve Fransa arasındaki rekabetten söz etmektedir. İngiliz bakış açısına göre bu savaşların tamamen kendi ekonomilerine yönelik olduğunu belirten yazar, Fransızların da amacının devrimi korumak olduğunun ve Fransız devriminin, Avrupa’nın orta çağına son verdiğinin altını çizmektedir.

İlerleyen sayfalarda Fransız devrimiyle beraber milliyetçilik düşüncesi üzerinde duran yazar, yavaş yavaş milliyetçiliğin bir siyasi kimlik kazanmaya başladığını ve bundan sebeple de çok uluslu devletlerin yavaş yavaş yıkılmaya başladığını belirtmektedir. Ayrıca yazar, milliyetçilik akımının İngiltere-Fransa gibi siyasi birliğini tamamlayan ülkelerden çok, siyasi birliğini tam olarak tamamlayamayan Almanya, İtalya gibi toplumlarda ortaya çıktığının altını çizmektedir.

Endüstrileşmenin neticesi olarak nüfusun ciddi oranda arttığını belirten yazar, bunun da belli bölgelerde ve zaman zaman da İngiltere’de sorunlar oluşturduğunu belirtmektedir. Endüstrileşme ile birlikte ikinci büyük değişimin de ulaşım alanında meydana geldiğini belirten yazar, demir yollarının devreye girmesiyle birlikte ulaşım ağının heyecan verici bir şekilde genişlediğini belirtmektedir.  Üçüncü bir değişikliğin ve doğal olarak diğer iki değişikliğin sonucu olarak da ticaret ve göç hacminde gözlenen büyük bir artış olduğunu da sözlerine eklemektedir.

Çifte devrim çağının getirdiği en kesin ayrımın gelişmiş ve az gelişmiş ülkeler arasındaki bölünme olduğunu belirten Hobsbawm, 1848 yılına gelindiğinde ise hangi ülkelerin gelişmiş, hangilerinin ise az gelişmiş olduğunun net bir şekilde belirlendiğinin altını çizmekte, bunun sebebinin ise Batının sömürgeleştirme ve baskıcı tutumunun olduğunu da sözlerine eklemektedir.

Fransız devriminin başlıca sonucunun aristokrat topluma son vermek olduğunu belirten yazar, devrim sonrası Fransız toplumunun yapısı ve değerleri bakımıyla bir burjuva halini aldığını belirtmektedir.

Ekonomik gelişmelerin geri kaldığı toplumlarda devlet hizmetlerinin orta sınıf için bir alternatif doğurduğunu belirten yazar, artık çiftçilerin çocuklarının bir çiftçi olarak hayatlarına devam etme zorunluklarının kalmadığını ifade etmektedir.  Devlet görevlerine uygunluğunun ölçütü olarak da sınava dayalı bir metot geliştirildiğini ifade eden yazar, bunun bireyci bir rekabet doğurduğunu ve bunun da demokrasi veyahut eşitlikçi bir yol değil, liberal bir yol olduğunu sözlerine eklemektedir.

Kitabın ilerleyen bölümlerinde çifte devrimin dini alandaki etkileri üzerinde duran yazar, 1789’dan 1848’e kadarki dönemin genel eğilimin etkili bir laikleşme yönünde olduğunu belirttikten sonra, zamanla bilimin de kendisini giderek din ile bir çatışma içerisinde bulduğunu belirtmektedir. Öte yandan 16. yy ve 17.yy Hollanda-İngiliz devrimlerinin ortaya çıkardığı meselelerin hala Hristiyanlığın geleneksel dili içerisinde de tartışıldığını belirterek, devrimlerin insanların dini düşünceler üzerindeki etkilerine atıfta bulunmaktadır.

Bütün dinlerin nüfus artışına bağlı olarak genişlediklerini belirten yazar, İslam ve Protestanlığın yayılma noktasında ayrı bir yetenek gösterdiğini belirtmektedir. İslam’ın Protestanlıktan farklı olarak, insanları zorla din değiştirmeye zorlamadığını, bundan sebeple de yavaş, sessiz ve kendinden emin bir şekilde yayıldığını ifade etmektedir.

Devrimin ilk dönemlerinde seküler ve liberal düşüncelerin önemli olduğunu belirten yazar, dönem içerisinde bu iki düşüncenin yerini Sosyalizm ve Marksizm’e bıraktığını belirtmektedir.

Ardından Sanayi devrimine ve Aydınlanma çağının bilimsel rasyonalizmine tepki olarak ortaya çıkan romantizm meselesine değinen yazar, romantizmi çifte devrim döneminin tamamlayıcı modası olarak görmektedir. Ayrıca yazar, Edebiyat ve felsefenin yeni akımlar oluşturmasıyla birlikte de devrimlerin toplumda kalıcı bir hal aldığını bizlere aktarmaktadır.

Kitabın sonuç bölümünde bütün bu bilimsel zaferlerin bir de kayda geçirilmek istenilmeyen bir yüzünün olduğunu belirten Hobsbawm, endüstri devriminin, insanın yaşadığı en çirkin hayatı da beraberinde ortaya çıkardığının altını çizmektedir.

1840’lı yıllarda dünyanın siyasal yapısında da büyük değişikliklerin meydana geldiğini belirten yazar, Amerikan kıtası dışında monarşinin hala en etkili yönetim biçimi olarak devam ettiğini ifade etmektedir. Bununla beraber radikal demokrasinin de büyük ilerlemeler kaydettiğini, ABD ve İsviçre gibi ülkelerde radikal demokrasi sistemine geçildiğini belirtmektedir.

Zamanla Avrupa’nın düştüğü yönetimsel boşlukların, kararsızlıkların neticesinde de Avrupa’da bir ekonomik tufanın koptuğunu belirten yazar, gelişen ulaşım, iletişim ağlarıyla beraber de devrimin boğuk sesinin duyulmaya başlanıldığını ve bu devrimin de 1848’de patladığını belirterek kitabına son vermektedir.

Endüstri Devrimi ve Fransız İhtilali’nin sebep ve sonuçlarının farklı alanlar üzerindeki etkileri ile birlikte geniş bir perspektifte, karşılaştırmalı olarak ele alındığı bu eser, yakın çağın modern düşünce yapısını ve gelişim sürecini anlamamız noktasında bizlere birçok fayda sağlamaktadır.