Bir Müzakere Fotoğrafı Alabilir Miyiz?

Harun Şencal

Bu yazı Mesail dergisinin 4. sayısında yayımlanmıştır. Diğer yazılara ulaşmak için tıklayınız.

Son yıllarda birçok üniversite, vakıf ve dernek tarafından kısa süreli veya uzun soluklu eğitim programlarının düzenlendiğine şahit olmaktayız. Son on yıl içerisinde öğrenci, öğretmen veya organizatör gibi çeşitli rollerde bu programlara katılma ve süreçleri yakından gözlemleme imkânım oldu. Bu süreçte gözlemlediklerimden hareketle bu yazıda iki konuya değinmek istiyorum. İlki, eğitim müfredatı ve sınıf ortamı oluşturulurken hoca-öğrenci-bilgi üçlüsüne yüklenen anlam ve görevlerin eğitim içeriğine nasıl bir tesiri olduğu meselesidir. İkincisi, ve bence ilki kadar önemli olan diğer bir konu ise bu eğitimleri sağlamak için gerekli olan finansal kaynak meselesidir.1

Gözlemlediğim kadarıyla Türkiye’de organize edilen eğitim programlarının bazıları hakikat bilgisine ulaştığını düşünen kişiler tarafından belirlenen bir müfredattan oluşuyor ve bu bilginin taşıyıcısı olabilecek hocalar tarafından bilgiye sahip olmayan; fakat almak için hazır olarak bekleyen (programa kayıt olarak bu isteğini belirtmiş olan) öğrencilere nakil işlemine tekabül ediyor. Fark edileceği üzere burada bilgi akışı tek taraflı olduğu gibi öğrenci-hoca arasındaki etkileşim de sınırlıdır. Öğrencinin soru sorması ‘anlamadığı yerleri’ belirtmek içindir ve hoca gerekli durumlarda ‘farklı örneklerle’ öğrencinin anlamasını sağlar. Hoca bir otorite figürüdür, konuya hâkimdir ve öğrencilerin sorularına cevap verebilir. Eğer öğrenci konuyu anlamadıysa veya ‘kafasına yatmadıysa’, bu öğrencideki bir eksiklik sebebiyledir. Hocanın öğrenciden istifade etmesi çok olası değildir. Zaten o yüzden iletişim tek yönlüdür; öğretmen aktarır, öğrenci dinler. Öğretmen, öğrencinin ne düşündüğü ile ilgilenmemektedir. Ne yazık ki bu durum, ‘her şeyi bilen’ otorite figürü hocalarımızı bazen zor duruma sokmaktadır. Kürsülerden “Bilmiyorum demek ilmin yarısıdır.” şeklinde va’z u nasihatler verilse de, pratikte buna pek rastlanılmaz maalesef. Sorulan bir soruya “Bilmiyorum.” diye cevap vermeyi kendileri için uygun görmediklerinden, öğrenciye yanlış da olsa bir cevap vermeye çalıştıklarına üzülerek şahit olmuşluğum vardır.

Bu tarzda aktarımcı eğitim anlayışına sahip olan bir kurumun ilk yapacağı şey alanındaki en iyi hocaları ikna etmek ve dinleme ve anlama kapasitesi yüksek öğrencileri programa çekmek olmaktadır. Geriye sadece bir sınıfta bu iki grubu (hoca-öğrenci) bir araya getirmek kalmaktadır. Kapitalist bir toplum içinde yaşadığımız ve düşünme şeklimiz de daha ziyade kapitalist prensipler tarafından şekillendirildiği için; az önceki eğitim yaklaşımını benimseyen bir kurumun oluşturacağı sınıf ortamı, bilgi akışının maksimum hale getirildiği bir yapı olacaktır elbette. Yüksek kapasiteli öğrencilerin dahi bilgiyi değerlendirmesi, müzakere etmesi, doğruluğunu incelemesi gibi aşamalar gerekli görülmediği için, ‘dinlenilmesi’ ve kendisinden öğrenme ayrıcalığına kavuşulması gereken hocalarımızın sabah akşam öğrencilerin önüne getirilmesi yeterlidir. Bu tarz bir eğitim metodunun, ulus-devletin eğitim tezgahından geçmiş ve anlam dünyaları eklektik bir şekilde oluşmuş olan -eğer oluştuysa tabii- bizim kuşağa tam anlamıyla hitap ettiğini zannetmiyorum. Bunun sebebi, İhsan Fazlıoğlu’nun tabiriyle, hocalarımızın düşüncelerini ifade etmek için kullandığı kavramların muhataplarının anlam dünyasında her zaman bir karşılığının olmamasıdır. Daha da kötüsü, bazen aynı kavram kastedilenden çok farklı bir anlama da sahip olabiliyor. Bu durumda taraflar anlaşmış gibi gözükseler dahi, farklı anlamları kastetmiş oluyorlar. Peki, bunun çözümü nedir?

İşin aslı, çözüm hem çok basit hem de çok zor. Çok basit, çünkü yapmamız gereken öğrencileri dinlemek, onları konuşturmak ve aktarılan bilginin öğrencide neye tekabül ettiğini ortaya çıkartmaktan ibaret. Bunu ders sırasında hocalarımız yapabileceği gibi, eğitimin bir parçası olarak müzakere oturumları yapılıp öğrencilerin düşüncelerini paylaşmalarına imkân sağlanabilir. Hocanın sahip olduğu bilgiyi öğrenciye aktarırken, öğrenciyi pasif bir pozisyonda tutmak yerine karşılıklı diyalog ortamına çevirdiği takdirde benim tecrübe ettiğim üç olumlu sonuç ortaya çıkmaktadır: Öğrenci derse adapte olabilmekte, hocanın aktardığı bilgiler üzerine hoca ile birlikte bir tefekkür zemini sağlayabilmekte ve belki en önemlisi; hoca anlattığı kavramların öğrencilerin zihinlerinde nereye tekabül ettiğini görebilmektedir. Bu kısım daha ziyade hocaların eğitim metodu ile ilgiliyken, eğitim programının bir parçası olarak müfredata dâhil edilecek müzakere oturumları ise organizasyonu düzenleyen kurumun eğitim anlayışında büyük bir değişiklik anlamına gelmektedir. Kurumlarımız ise, öğrencilerin bir araya gelerek konuşmalarını veya boş bir vakte sahip olup düşünmelerini değil, mümkün olan her vakitte getirilen hocaları dinlemelerini ve ‘öğrenmelerini’ tercih edilebiliyorlar. Bu değişikliği sağlamak, verdiğimiz eğitimin kalitesini ‘falanca hocayı’ veya ‘o meşhur düşünürü’ getirmekle ölçmektense; öğrenciler kendilerini ne kadar ifade edebildiler, ‘duydukları’ üzerine ne kadar düşünebildiler gibi kriterler üzerinden değerlendirmeye başlamadıkça zor.

Burada çok genel hatlarıyla değindiğim bu sorun farklı kurumlarda değişik seviyelerde ortaya çıkıyor olabilir. Örneğin, bazı kurumlar aktif olarak organize etmeseler de öğrencilerin, kendi aralarında bir araya gelerek müzakere yapmalarını teşvik ederken, diğer gruplar alışveriş merkezlerinin en kuytu ve kullanışsız yerlerine konulan mescidler gibi, günün en verimsiz olacak vakitlerini bu tür eleştirel analizlere ayırıyor olabilir. Bu yazdıklarımın bilgi aktarımının değersiz bir şey olduğunu düşündüğüm izlenimini vermesini istemem. Şüphesiz ki, bilgi sahibi olmadan müzakere yapmak veya belli bir konu üzerine düşünmek ancak anlamsız ve kısır konuşmalarla neticelenecektir. Önemli olan her aktivitenin hakkını vererek, öğrencilerin yetişmesini sağlamaktır.

Değinmek istediğim ikinci bir husus, bu eğitimler için gerekli olan finansal destek. Yukarıda eleştirel olarak sunduğum eğitim metodunun bir diğer dezavantajı yüksek bir maliyet gerektirmesi. Popüler ve alanında iyi hocaların getirilmesi ve özellikle uzun süreli programların oluşturulması bu eğitimlere fon sağlayacak sermayedarları gerektirmektedir. Allah rızası için bu işe girişmekten tutun da, beşeri sermaye üretimi veya prestij hedefleri gibi dünyevi hedeflere kadar uzanan çeşitli amaçlar doğrultusunda seküler veya dini nitelikli eğitim kurumlarına fonlar sağlanmaktadır. Bunun iki büyük dezavantajı olduğunu düşünüyorum. Birincisi, bir eğitimci olarak hiç hoşlanmadığım, ‘yaptığınız her faaliyeti fotoğraflama ve paylaşma’ ihtiyacı. Çünkü bu paraların boşa gitmediğini çoğu zaman fotoğraflarla göstermeniz beklenmektedir. Daha da kötüsü, kurumun ne kadar aktif olduğunu göstermek için “faydalı veya faydasız” olduğuna bakmadan fotoğraf çekilebilir etkinlikler düzenlemeniz de gerekebilir. Örneğin, öğrencilerden talep olsun veya olmasın dışarıdan düzenli olarak popüler konuşmacılar getirmelisinizdir. Ayrıca, fotoğraflarda katılımı çok göstermek için ‘zorunlu gönüllülük’ tabiriyle öğrencileri de katılıma mecbur tutmalısınız. Bu durum ne yazık ki böyle ilerleyen bir döngü çıkarıyor karşımıza. Elbette burada kastettiğim şey yapılan her faaliyetin gereksiz olduğu değil, kurumların bazen etkinlik yapmak için etkinlik yapmaya mecbur kaldıklarıdır.

İkinci dezavantaj ise yürüttüğünüz programı fon sağlayan kişilerin istekleri doğrultusunda şekillendirmek zorunda kalmanız. Belki size karışmayabilir veya sizinle aynı hedeflere sahip olabilirler. Fakat eğitim işinden anlamadıkları halde, adeta bir şirket yönetirmiş gibi, ne zaman hangi programı yapmanız gerektiğine müdahale edebilirler. Nasrettin Hoca’nın da dediği gibi, “Parayı veren düdüğü çalar.” inanışı, eğitim sektöründe de çok farklı değil ne yazık ki; eğitim bir sektör olarak kaldığı sürece de devam edecek gibi gözüküyor. Bu sebeple bazen işçi boşta kalmasın diye sürekli iş yükleyen kapitalist işveren edasıyla, öğrenci boş kalmasın diye sürekli program konulmasını talep eden bir finansör görebilirsiniz. Bütün bunlar olmasa dahi, bu tür programların devamlılığı hep maddi desteği sağlayan kişilerin himmetine bağlı olacağı için eğitim programları sürdürülebilirlik açısından bir risk taşımaktadır.

Halihazırda bir çok hocamızın gönüllülük esasına dayalı olarak sürdürdüğü, samimi ve bireysel çabalar neticesinde bir çok öğrencinin ufkunu genişleten küçük ders halkaları veya müzakere gruplarını bu açıdan yukarıdaki dezavantajları -nispeten- azaltan bir yapı olarak görüyorum. Bu tür küçük çaplı çalışmaların amacı öğrenciye ‘gerekli olan tüm bilgileri aktaracak’ bir ortam sağlamak yerine, öğrencinin halihazırda mevcut olan ve günümüzde ulaşması daha kolay hale gelen faydalı kaynaklara sistematik bir şekilde ‘kendi çabasıyla erişmesi’ ve edindiği bilgileri derinleştirmek için müzakere edebileceği bir ortamın sağlanmasıdır. Yani, bilgiye ulaşmanın kolaylaştığı, malumatfuruşluğun bir erdem olarak algılanmaya başlandığı günümüzde, öğrencinin geriye bir adım atıp ‘düşünmek’, diğerlerini dinleyip olayların farklı açılarını görebileceği bir zemin oluşturmak için. Diğer bir ifadeyle, bilgimizin miktarını arttırmak yerine, derinliğini arttırmak için. Bu tür halkaları oluşturmak için en önemli rol biz öğrencilere düşmektedir. Büyük kurumların çatısı altına girmeden de öğrencilere yardımcı olmayı etik bir görev olarak bilen yetkin hocaların kapısını çalıp küçük gruplar oluşturmalı, aktif olarak konuları müzakere etmeli ve derinlemesine konuşmalıyız, sonunda sertifika vermeyecek olsalar dahi!

Her ne kadar ilk kısımda bazı eğitim programlarının olumsuz taraflarına vurgu yapmış olsam da kendi tecrübem açısından şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki bu tarz eğitim kurumlarının olumsuzluklarının yanında birçok faydası ve öğrencilerin yetişmesine katkısı da bulunmaktadır. Bu sebeple mevcut eğitim programlarımızı tamamıyla terk etmek gibi bir seçeneği makul olarak görmüyorum. Fakat değişen öğrenci profili ve içinde yaşadığımız şartları da değerlendirmeye katarak öğrencilere daha istifadeli olacak ve yoklama veya burs kesilme korkusu ile gelmek zorunda hissettikleri değil, aktif olarak severek katıldıkları eğitim programları hazırlamak için bazı kalıplarımızı kırmamız gerektiğini düşünüyorum. Eğer bu dönüşümü gerçekleştirmeyi başarabilirsek, en önemlisi eğitim sürecinin paydaşları arasındaki ilişkileri kapitalist ve bürokratik prensipler üzerinden şekillendirmekten (çoğunluk bunu bilinçsizce yapıyor) vazgeçersek, belki kurumlarımız tarafından verilen değerli eğitim hizmetleri daha istifadeli ve muvaffak olur.

Kaynak: Mesail