Tabiatın Tepkisi: Bozulan Dengeyi Yeniden Sağlamak

Mehmet Birekul

İnsanla tabiat arasındaki dengenin bozulduğunu pek çok kimse kabul etmektedir. Ama bu dengesizliğin, insanla Tanrı arasındaki uyumun bozulmasından kaynaklandığını herkes fark etmiş değildir. (Seyyid Hüseyin Nasr, İnsan ve Tabiat)

Giriş: Bir “Doğal Afet” Olarak Korona

Tıp literatürü açısından tüm dünyayı etkisi altına alan bir salgının adı olan Covid-19 dünyayı kasıp kavuran bir pandeminin ötesinde bir sürece ismini vermeye de aday görünüyor. Daha salgının üzerinden birkaç ay geçmesine rağmen Korona öncesi ve sonrasına dair geliştirilen kavramlar Covid-19un sadece sağlık alanında değil toplumsal ve kültürel alanda da etkisini göstereceğinin işaretlerini veriyor. Küreselleşmenin geldiği durumdan aşırı tüketimci toplumların haline, devleti merkeze alan uygulamalardan postmodern dönem çıkarsamalarına kadar pek çok alanda covid öncesi ve sonrasına dair ön kestirimlerde bulunulmaya çalışılıyor.

İçinden bulunduğumuz durumun gerek gündelik pratikler gerekse sosyal bilimler açısından belki de en çarpıcı tarafı, kanıksadığımız pek çok durumun tekrar problemtize edilmesi. Yaşadığımız durumun bir kriz olarak adlandırılması da gündemimize çoğu konunun farklı açılardan girmesini salık verdi. Sözgelimi evin dönüşümü gibi pek çok sosyal bilimcinin yanında gündelik hayatta pek çok bireyin diline pelesenk ettiği bir durum karşısında evde psikolojimizi korumaya dair derinlikli düşüncelere girmemiz bunun açık kanıtlarından birisi.

Ama belki de üzerinde en çok durmamız gereken alanlardan birisi bu durumu bir ‘doğal afet’ olarak nitelendirmemiz. Kemale ermiş insan aklının çözümleyemediği her problemde suçlu olarak atfettiğimiz doğanın bu kez bütün dünyayı kuşatan bir felaketle geri gelmesi. Halbuki modernleşen dünyanın alameti farikalarından birisidir doğanın bir felaket olmaktan çıkışı. Bu anlamda içinde bulunduğumuz dramatik sürecin Aydınlanmayla zihinlerimize kazınan Kant’ın “kendi aklını kullanmaya cüret et” parolasını tekrar sorgulamaya Bacon’ın “bilgi güçtür, doğaya egemen olmaktır” sözünü ise tekrar gözden geçirmeye bizi götürdüğünü söylememiz mümkün.

Kontrol Edilemeyen Bir Güç Olarak Bilgi

Öncelikle düşünce tarihi içerisinde doğayla ilgili tutuma dair birkaç şey söylememiz gerekirse: Batılı bilimin rasyonel düşünceyi başlattığı alan olarak Antik Yunan’dan bugüne bilimin arayışı içerisinde kozmos merkezi bir konumdadır. Antik Yunan’daki filozofların araştırmaların ilk konusu bu nedenle “doğa” (physis) idi. İlk fizikçiler (Yunan’da) evreni ifade etmek için bu nedenle “kozmos” sözcüğünü kullandılar. Kozmos köken olarak “düzen” anlamına geliyordu. Yani evren rasyonel araştırmaya elverişli düzenli bir sistem olarak görülüyordu. Kozmosun karşısında ise kaos vardı. Esasında bu dünyanın mutluluğu evrendeki en düzenli alan olan tabiatınki gibi ahenkli olmalıydı.

Bu nedenle tabiat kutsal bir alandı. Batı düşüncesi esasında Rönesans’a kadar dinin hakimiyetine son vermek kadar tabiatın kutsallığını da sona erdirmeye çalışmıştır. Zira bu ikisi birbirinden ayrılmaz bir alan olarak görülmekteydi. Newton, Kepler, Galileo vb. bilim adamlarının yaptığı bilimsel devrim bir bakıma tabiatın bir mekanizme indirgenmesinden başka bir şey değildi. Bu anlayışın yön değiştirerek perçinlendiğinin en önemli tezahürü olan Bacon’ın “bilgi güçtür, doğaya egemen olmaktır.” sözleriyle ise yeni bir dönem başladı. Bu zamana kadar kutsal görülen ve barışık olarak yaşanmaya çalışılan doğa bu andan itibaren kontrol altına alınabilen ve hatta insanın mutluluğu için el atılması gereken bir alan olarak beliriyordu.

Bacon’a göre yaratılışın mutlak amacı insandır ve insanın mutlak amacı da ‘mutlu yaşam potansiyelini’ gerçekleştirmektir. İnsanın bilgiyle, bilimle ve teknolojiyle donanması, dünya üzerinde yaşamanın en temel ilkesi gereğidir; bu yüzden tüm bu güçler insanın doğadaki alanını genişletmek ve insana mutlu yaşamı getirmek için birleştirilmelidir. Bu bakışa göre, insanın mutluluğu dünyevi olduğundan ve bu mutluluk sadece bilimle ve ampirik teknoloji ile elde edileceğinden bu ideal hayata ulaşmak için insanın etik değerlerle donanmaya hiç ihtiyacı yoktur. Bacon’un bu bakışı bir bakıma ‘doğanın teolojisi’ ile ‘vahyin teolojisini’ birbirinden ayıran metafizik ile doğa alanının (doğa- Tanrı temasını kopararak) sekülerleşmesini, ereksel nedenin göz ardı edilmesini ve fiziksel alan ile metafiziksel alan arasındaki bağların kopmasını (doğada salt maddeciliğe) sağlayan süreci hızlandırmıştır.

Bacon böylelikle varlığı doğa ve çevre içinde bütünsel bir çember olarak takdim etmiş olur. İnsanı da doğanın ‘üstün kimsesi’ ve ‘egemen iradesi’ olarak takdim eder. Ona göre doğal dünya ve onun yaratıkları ya ereksellikten yoksundur ya da onların ereği nihai ereğin öncülü yerine başlangıcı olan bir ilk adımdan başka bir şey değildir. Böylelikle Bacon’a göre gerçeklik, sadece insanın kendisidir. Bacon kendisine göre maddecilik üzerine kurulu olan ve doğada erişilebilecek tüm etik değerlerden azade olan biyolojik alanda bir tür absürdizme işaret etmektedir. Doğadaki ereksel nedenleri ortadan kaldırarak, insanın ellerini doğanın yazgısını istediği şekilde ve tavırla belirlemesi için serbest bırakmıştır.

İnsanın Elleriyle Tasarladığı Bir Dünya, Doğa ve Gelecek

Geldiğimiz vasatta ise tüm dünyanın büyük bir acziyetle içinde bulunulan durumdan kendisini izole etmeye çalıştığı, rasyonel bilimin hiç güçlü olmadığı kadar kudretli olduğu bu günlerde binlerce insanın ölümüne karşı çaresiz kaldığı bir kriz durumunu yaşıyoruz. İnsan hayatının kutsallığını hiçe sayarak sürü bağışıklığına feda edilecek insanların istatistiklerine odaklanan bir tartışmanın içinde kayboluyoruz. Kısır bir hareketliliğe kurulmuş hayatlarımızın verdiği bu alarmı görmezden gelerek sanal hareketliliğin verdiği konfora anlamını yitiren hayatlarımızın çaresizliği içerisinde daha sıkı sarılıyoruz. Doğallığını kaybetmiş olan dünyada egemenliğimizi de kaybetmiş olmanın ikilemini derinden hissediyoruz.

İnsanın doğaya egemenliğini görkemli binalar ve teknoloji ile süslediği büyük şehirlerde bugün özgürce dolaşan hayvanların şehirleri istila edebileceğini konuşuyoruz. Şili’nin başkenti Santiago’da görülen Puma, Londra caddelerindeki keçi sürüleri, Japonya metrosundaki geyikler, Ekvator’da otobana inen akbabalar ve azalan deniz trafiğiyle Kanada kıyılarına akın eden balinalar ‘geçici’ süreliğine sokaklardaki egemenliğimizi ele alan varlıklar olarak tanımlanıyor.  Dünyanın neredeyse yarısının karantina altına alınması nedeniyle hava kirliliğinin 2020 yılında İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana en düşük seviyeye ineceğinin açıklanması, İstanbul’da hava kirliliğinin % 30 düşüşe geçmesi, İtalya’nın Venedik kentinde kanallardaki tekne trafiğinin azalmasıyla kanallardaki suyun temizlendiğinin deklare edilmesi ve kanallarda yüzen balıkların hayretle karşılanması ve pek çok değişim bilim adamlarının virüsün tek olumlu etkisinin doğaya olduğunu söylemesini kolaylaştırıyor.

Burada belki de insanın doğaya tahakkümünün en büyük göstergelerinden biri olarak küresel ısınma ve iklim değişikliğinin korona sonrası senaryolarına da değinmekte fayda var. Birleşmiş milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHRC) verilerine göre 2008’den bu yana her yıl ortalama 21.5 milyon insanın sel ve kuraklık gibi afetlerden dolayı göç etmek zorunda kaldığı bir sosyal gündemin diğer adı iklim değişikliği ve küresel ısınma.

Dünya bankasının 2020 Mart ayı raporuna göre iklim değişikliği 143 milyondan fazla insanı 2050 yılına kadar ‘iklim göçlerine’ zorlayacak. Mahsullerin yetersizliğinden, su kıtlığından ve deniz seviyesinin yükselmesinden kaçan insanların dünya nüfusunun % 55’ini temsil eden üç sıcak noktadan (Sahraaltı Afrika, Güney Asya ve Latin Amerika) yapacakları göçler dünyanın bundan sonrasında en büyük gündemlerinden birini teşkil edecek. Yine bu durumu aşmak için gelişmiş sanayi toplumlarının fazla ısınmaya yol açan seragazları emisyon kaynaklarını düzenlemesini gerektiren bir kavram olarak ‘iklim adaleti’nden gelecek yıllarda çok daha fazla söz edeceğiz.

Söz konusu durumun korona ile nasıl bir seyir göstereceği konusu ise başta mevzubahis ettiğimiz insanın doğaya tahakkümü arzusunun kırılamayacağı öngörülerini taşıyor. Birkaç örnek vermek gerekirse: Düşünce kuruluşu Liberale Moderne’den Ralf Fücks, Die Welt’e yazdığı yazıda, virüsten kaynaklı kısıtlamaların iklim değişikliğine yapacağı etkinin sınırlı bir etki olabileceği üzerinde durarak bu kısıtlamaları kabul etmemizin en önemli sebebinin modern hayatın normale geri dönmesi umudu olduğunun altını çiziyor.

Yine Dünya İklim Konseyi’nden François Gemenne ve sağlık uzmanı Anneliese Depouz Le Monde için kaleme aldıkları yazıda, korona ile ilgili alınan önlemlerin sınırları kapatmakla aşılabileceğini düşündüğümüz halde sera gazlarının ulusal sınırlarda durmayacağını kesin olarak söyleyebileceğimizi belirtiyorlar. Onlara göre korona süreci ile iklim değişikliği arasındaki en önemli fark, koronavirüsle mücadele için alınacak önlemlerin bize dayatılması olduğu halde iklim değişikliğiyle mücadele için kullanılacak önlemlerin ancak seçilmesi gereken önlemler olduğunun söylenmesi.

Bunlar ve benzeri pek çok açıklama virüsün öldürücülüğünden korkan dünyanın iklim değişikliği ve küresel ısınma ile tamamen yok olacağı bir süreci doğaya rağmen modern konformist yaşantıları için önemsemedikleri bir durumu özetlemekte. Hatta pek çok bilim adamı için (örneğin Stanford Üniversitesi Öğretim Üyesi Rob Jackson) korona krizi kendisini merkeze koyan insanlık durumu dikkate alındığında iklim krizine olumsuz bir etki süreci gerçekleştirecek. Zira korona virüs krizi küresel karbon emisyonlarında geçici bir düşüşe yol açmış olsa da salgın sonrası ekonomik toparlanmaya ihtiyaç duyacak olan devletler temiz enerjiye yapılan küresel yatırımlardan, iklim dostu politikalarından ödün verecek ve bu durum uzun vadede iklim değişikliği mücadelesi için ciddi bir tehdit oluşturacak.

Doğayla Birlikte Yaşamaktan Doğaya Rağmen Yaşamaya

İnsana kendi elleriyle bir dünya kurma imkanını veren modern bilimin son yüzyıllardaki atılımını bir ütopya olmaktan çıkaran bir bakışla tanımladığımızda Karl Polanyi’nin Büyük Dönüşüm kitabında vurguladığı azalan ekonomik refahtan, gelir dengesizliğine, sosyal refahtan mutluluk oranlarına pek çok durumun ciddi sarsıntılarını yaşadığımızı söyleyebiliriz. Yine Marshall Sahlins’in Taş Devri Ekonomisi kitabında betimlediği modern öncesi insanın sahip olduğu serveti bugünün imkanlarıyla tekrar yakalamakta ne kadar aciz kaldığımızı bugünlerde daha iyi görebiliriz.

Tüm bunlar insanın aklı ile doğruyu bulma aracı olarak geleceğini imar edecek bilimin distopik taraflarını bize gösteriyor. Bilimin kötü kullanımı Giddens’ın Modernliğin Sonuçları kitabında modern insanın doğayla ilişkisini vurgularken kullandığı ‘kullanım hatası’ kavramını tekrar gündemimize getiriyor. Onun da dediği gibi insanlık büyük bir tasarım yanlışının içinde olduğunu bugün daha iyi görüyor.

İçinde bulunduğumuz korona günleri bir bakıma bilimi doğayı yaşanabilir kılmaktan çok ona hükmedecek araçsal bir hale dönüştüren modern insanın yanılgısını ortaya koyuyor. Bilimi insanla doğa arasındaki uyumun olduğu kadar insanla Tanrı arasındaki uyumun da karşısına konumlandıran insanlığın acziyetini gösteriyor. Bilgi geçmiş toplumlarda da olduğu gibi insanın hayat mücadelesinin legal bir silahı olarak hayatlarımızı normale döndürme çabalarının en önemli anahtarı bugün. Bilim adamları insanlığın içinde bulunduğu durumu aşacak çözümler üretecek elbet. Çokça dile getirdiğimiz gibi Korona elbette geçecek ama hayatımızın rutin akışına müdahale eden bu gerçekler tekrar şunu hatırlatıyor ki: doğayla insanın illegal savaşı sürdükçe mutlu olamayacağız.

Kaynak: TYAP