Dünya İktisadi ve Siyasi Güvenlik ile Huzurlu Olabildi mi?

Sami Şener

Günümüzde evrensel bir ilkeye dönüşen ve çağdaş uygarlığın simgesi olan sosyal güvenlik kavramı, temelde, ferdin karşılaşabileceği ve hayatı için tehlike oluşturabilecek olaylara karşı bir güvence arayışının ürünüdür. Tarihin her döneminde insanlar, çeşitli sosyal güvenlik önlemlerini bulmuş ve kabul etmiştir. Önceleri kişisel, sonra karşılıklı yardım temeline dayanan bu sosyal güvenlik kurumlarının, çağdaş sosyal güvenlik sistemlerinin çekirdeğini oluşturdukları kabul edilmektedir.

Sosyal güvenlik sistemlerinin tarihsel gelişimleri incelendiğinde Sanayi Devrimi’nin bu süreçte bir yol ayrımı oluşturduğunu ve modern anlamda sosyal güvenlik sistemlerinin bu dönemden sonra ortaya çıktığını görebiliriz. Bunda, belki de sosyal güvenlik sistemlerinin varoluş nedeni olan risklerin büyük bölümünün, sanayileşmenin doğurduğu riskler olmasının da payı vardır. (Güvercin, 2004: 89-95)

Evet, güvenlik konusu büyük ölçüde insan sağlığı ve iktisadi geçim seviyesi konularında gündeme gelmiş ve bu sayede insan hayatının sağlıklı bir şekilde sürdürülebilmesi ile ilgili maddi, fiziki ve iktisadi şartların düzenlenmesi söz konusu olmuştur. Fakat ne gariptir ki, güvenlik anlayışı, Batı’da fiziki güvenlik ihtiyacı olarak ön plana çıkmış, fakat insan için diğer güvenlik alanları gereği gibi dikkate alınmamıştır.

Hâlbuki insanın en önemli özelliği olarak, düşünce ve ahlak dünyası bulunmaktadır; ve insana yönelik birçok tehdit, insan düşüncesinin herhangi bir eğitici ve yönlendirici sistemin dışında gerçekleşmesiyle, birçok olumsuz ve tahrip edici hadiseler sebebiyle, meydana gelmektedir.

1789 Fransız Devrimi, devletle fert arasındaki ilişkiye yeni bir bakış açısı kazandırmış ve giderek değişik bir yardım anlayışı ortaya çıkmıştır. Tüm dikkatler yoksulluk kavramı üzerinde toplanmış; tam istihdam, tıbbi yardım vb. konularda yeni düşünceler ortaya atılmıştır. Kamu yardımlarından yararlanmanın bir hak olduğu, 1793 tarihli İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi’yle de onaylanmıştır. Ne var ki buradaki düşüncelerin hayata geçirilmesi mümkün olamamış ve 19. yüzyılın başlarına kadar bu konuda somut bir ilerleme sağlanamamıştır. (Güzel, 1999:459-460)

Anlaşıldığı gibi, insan hak ve güvenliği konularında, Fransız ihtilalinden sonraki 100 yıl kadar süre içerisinde çok az bir gelişme kaydedilmiş ancak bu konular bir türlü sağlıklı bir yapıya kavuşturulamamış, istenilen amaçlara tam olarak erişilememiştir. Bu durum, sosyal güvenlik mekanizmalarının eksikliğinden çok, insanın niteliği ve özelliğinin tam olarak kavranamamış olmasından kaynaklanmıştır. İlaveten, sistemlerin kendi fayda ve menfaati dışındaki olaylara karşı içtenlikle yaklaşmamasının da bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır.

Sosyal güvenlik kavramı ile ilgili Batı dünyasındaki gelişmeler, insani ve sosyal güvenlik meselesinin gerçekleşmesine ait rol ve sorumluluklardan çok, bu işin hangi ideolojik çerçeveye oturtulması konusuyla ilgili tartışmalardan hareket etmiştir. Özellikle kapitalist anlayışın toplumda oluşturduğu eşitsizliğe karşı, sosyalist düşünceye sahip olanlar, konunun bir devlet kontrolünde olmak yerine, toplumsal sınıf mücadelesinin siyasi bir kararı olması gerektiği üzerinde durmuştur.

Gelişmiş kapitalist ülkelerde refah devleti, az gelişmişlerde sosyal devlet olarak adlandırılan devlet biçimi; kapitalizmin kendini dünya sosyalist sisteminin baskısı altında biçimlendirmek zorunda kaldığı bir yüzyılın yapısıdır. Refah devleti/sosyal devlet olgusunda bu etkenin varlığı temel önemdedir; bu yönüyle sosyal devlet “sermaye zorunlulukları”nın doğal sonucu değil, dünya genelinde yürüyen kapsamlı bir toplumsal sınıfsal mücadele zorlamasının siyasal ürünlerinden biridir. Tekelci devlet kapitalizminin bu devlet biçimi, sermayenin tüm kesimlerince değil, dünya genelinde büyük işgal hareketini yürüten bir azınlık tarafından reddedilmektedir. Bu azınlığın “zorunlulukları”nı tarihin zorunlulukları hâline getirmek, asıl olarak neoliberalizmin görevidir; küreselleşme ve sermayenin uluslararasılaşması kuramları bu görevi yeterince yerine getirmektedir. Yapılması gereken; tarihî sınıf mücadelelerini tarihî olarak görmeye başlamak ve sosyal devlet kazanımının önünde “kuramsal imkânsızlık” gibi bir engel olmadığını ortaya koymaktır. (Güler, 2006:1-2)

Aslında sosyalist anlayış da, diğer konularda olduğu gibi, güvenlik konusunu da sadece işçi sınıfının hakları açısından ele alarak, konuyu objektif ve gerçekçi bir zemine oturtamamıştır.

Güvenlik konusu; temelinde sosyal ve ahlaki, yüzeyinde ise çeşitli alanlara yönelik bir dizi uygulamalı tedbiri içine alan kapsamlı bir konu olarak karşımıza çıkmaktadır. Güvenliğin sosyal yönü, bir ilim disiplini olarak ihtiyaçların ortaya çıkmasıyla gelişmiş ve tüm dünyada gerçekleşmesi gereken toplumsal bir görev ve sorumluluk olarak gündeme gelmiştir.

Fakat özellikle sosyal güvenliğin gerçekleşmesi; insana bakış, değerlendiriş ve onun değerli ve iyi bir hayat seviyesine göre yaşaması gerektiğine olan inanç ve ahlaki değer sisteminin varlığına bağlı olmaktadır. İnsanın diğer insanları mağduriyete sürüklediği, sömürdüğü ve hatta bazı menfaatler karşılığında onu yurdundan sürüp canına kıydığı bir düzende hangi sosyal güvenlik anlayışından bahsedebileceğiz? Birçok önemli sosyal değerin küresel niteliği ortadayken, bırakın sosyal güvenliği, modern dünyada insanın temel haklarını ortadan kaldıran, belirli toprak parçası veya yer altı ve yer üstü zenginliklerini ele geçirmek için toplumları topyekûn göçe ve hatta ölüme mahkûm eden acımasız düşünceleri ortadan kaldıramamanın sıkıntısı yaşanmaktadır.

Bu yüzden, insanlarda ahlaki ve dinî eğitim sağlanmadan, sosyal ve diğer güvenlik alanlarını sağlamanın mümkün olmadığını, dünya toplumları henüz anlayabilmiş değildir.

İslam’da dayanışma ve sosyal güvenliğin şümulü Batı’daki manasından hem daha geniş hem de daha çok yönlüdür. İslam, bütün hayat alanlarında insanların dayanışma ve yardımlaşma içinde olduğu bir toplum anlayışını benimsemiş, bu toplumun da kardeşlik, merhamet, karşılıklı sevgi ve saygı temellerine oturtulması için bütün imkânların seferber edilmesini istemiştir. İslam’da gündemin başında, insanın dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez tabii haklarının tamamının, yani insan onurunun toplum tarafından korunması ve her türlü gelişme ve kalkınmada insanı araç değil amaç bilmenin geldiğini unutmamak gerekir. (Beşer, 1990)
Güvenlik denince sadece insanın fiziki ve iktisadi güvenliği akla gelmemelidir.
Evet, bu önemli ihtiyaçlar karşılanmakla birlikte, kişinin huzur ve mutluluğunu sağlayacak, düşünce ve duygu dünyasına destek verecek sistem ve mekanizmaların gerçekleşmesi çok daha önemlidir.

Kaynak: İnsamer