İnsan, İslam ve İktisat

Yunus Emre Aydınbaş

‘İktisat’ kavramı; iktisadî fenomenleri tahlil edebilmek için insan davranışlarını çözümleyerek bu davranışlardaki düzenli ve sürekli tekrarları sebep ve sonuçlarıyla- belirlemeye çalışan sistemli bir aklî çabanın adıdır. Aynı zamanda lügatte “haddi aşmama, aşırı gitmeme, dengeli ve mûtedil olma” anlamlarına gelmektedir.

Gündelik hayatta daha çok tercih edilen ekonomi kavramı ise günümüzdeki manasıyla ilk defa 19.yy sonlarında Alfred Marshall tarafından kullanılmış olsa da bu kavramın yeni bir kavram olmadığı bilinmektedir. ‘Oikonomia’ kavramı Yunancada ‘okios’ ve ‘nomos’ kelimelerinin birleşiminden meydana gelir. Okios, geniş ailenin oluşturduğu ev anlamına gelir. Nomos ise yönetme, düzenleme ve yasa-kanun anlamlarına gelen bir kavramdır. Ekonomi kavramının literal çevirisini ‘ev yönetimi/ idaresi’ şeklinde yapmak yanlış olmayacaktır. Benzer bir şekilde Farabi, İbn-i Sina ve İbn-i Rüşd gibi akla ilk gelen meşşâî düşüncesinin temsilcileri dış aleme ait ameli konuları ve sosyal olayları üç başlık altında ele alırlar. Bu başlıklar; Ahlâk, İlm-u Tedbî- ri’l-Menzîl ve İlm-u Tedbîri’l-Medîne’dir. Bu üç başlıklar sırasıyla Ahlak, Ev İdaresi ve Şehir İdaresi yani Siyaset şeklinde günümüz Türkçesinde ifade edilmektedir. Burada ‘İlm-u Tedbîri’l-Menzîl’ yani ‘Ev İdaresi’ ibaresi yazının odağında yer almaktadır. Günümüzde ekonomi kavramı bir insan topluluğunun ya da bir ülkenin, üretim ve ürettiklerini bölüşme biçimlerinin ve bu eylemlerden doğan ilişkileri tüm yönleriyle inceleyen bilim dalını ifade etmek için kullanılmaktadır. Bu tanımda dikkatinizi çekmek istediğim iki nokta bulunmaktadır; birincisi artık konu ‘ev’in sınırları aşmış ve ölçeği büyümüştür. İkinci nokta ise üretim, tüketim ve bölüşüm biçimlerinden doğan süreçlerin analizi, ekonomi biliminin merkezini işgal etmektedir.

Yapılan çalışmalara bakıldığında ‘İslâm iktisadı’ genellikle, Kur’an-ı Kerim’den, Sünnetten ve Râşid Halifelerin -hassaten Hz. Ömer’in- uygulamalarından hareketle İslam’ın iktisadî aksiyonlarının tespiti ve İslâma ait iktisadî bir sistemin işleyiş prensiplerini ortaya koyma çabası olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu nedenle iktisadî alanda yapılan çalışmaların ilm-i fıkhın usûl ve maksatlarıyla mahdut bir çerçeveye sıkıştığı söylenebilir. Hâlbuki bu nevi çalışmalar sadece dinî/İslâmî ilimlerin usûl ve maksatlarıyla çerçevelenemez. Aynı şekilde iktisat çalışmalarının dinî/İslâmî ilimlerin dışında kaldığı da söylenemez.

Sadece İslâm Hukukunun temel kaynaklarından hareketle, İslâm’ın emrettiği iktisadî bir hayatın inşa edilmesi gayreti, bu gayretin gösterdiği alanın dışında kalan her tür iktisadî davranışın İslâm’ın dışında kaldığı şeklinde yorumlanabilmektedir. Bu tür yorumlar, “eşyada asıl olan ibâhadır” ilkesinin aksine hayata ve iktisadî olaylara bakışta daraltıcı bir anlayışın genişlemesine sebep olmaktadır. Her ilmî çalışmada olduğu gibi, dinî ilimlerin konusuna giren ilmî gayretler ve bu gayretler neticesinde ortaya çıkan/elde edilen bilgiler de gayret sahibinin bilgisinin, ferasetinin, deneyiminin, becerisinin, ait olduğu kültürün ortak olduğu aklî bir çabanın ürünüdür. İslâm hakikattir, yapılan ilmî çalışmalar ise bu hakikatin bir yorumu olup, birer beşerî üründür. Her dönemin kendi dinamikleri içerisinde ortaya çıkan İslâm yorumları, o dönemde Müslümanların yüz yüze kaldıkları meydan okumalara verdikleri bir cevaptır. Bununla beraber bu yorumlar İslâm’ın teklifini asrın idrakine taze bir uslûp ile anlatma çabasıdır. Bu beşeri çabaların neticesini hakikatin yerine ikâme etmek, İslâm’ın bir ideoloji mertebesinde eleştiriye açılmasına, diğer yandan İslâm’a atfedilen iktisadî sistemin uygulamasında ortaya çıkması muhtemel başarısızlıkların İslâm’a mal edilmesine kapı aralayabilir. Hâlbuki her yorum, eskimeye, bozulmaya ve hatta ölmeye mahkûmdur. Bundan dolayı yorumlar tecdîde, ıslâha ve ihyâya muhtaçtır. Müslüman toplumlar, istikamet üzere kalabilmek için, yüz yüze geldiği meydan okumalar karşısında İslâm’dan ilham alarak cevap üretmek zorundadır. Bu üretim sürecinin neticesinde ortaya çıkan cevapların/yorumların İslâmî olduğu söylenebilir fakat onları İslâm’ın/dinin yerine ikâme etmek doğru değildir. Zira her cevap/ teori sadece içinden çıktığı toplum için bir çözüm ifade eder. İnsan cehdinin neticesi olan ilmî ürünler evrensel ve değişmez sabiteler olarak algılanırsa zaman içerisinde o ilim havzasının ürettiği medeniyet, sürekliliğini, tazelenme özelliğini kaybeder; durağanlaşır ve karşı karşıya kaldığı meydan okumalara cevap üretemez, temsil ettiği medeniyeti taşıyamaz hale gelir. Bir ilim şayet bir medeniyet(i) taşımıyorsa, o medeniyetin mensuplarının yaşadığı fikrî, amelî, ahlakî sorunlarını çözmekten uzaklaşmışsa, bu ilim artık bir nostaljiye, bir özleme dönüşmüştür. İktisat ilmiyle meşgul olan Müslümanlar, salt iktisadî problemleri değil aynı zamanda fert ve cemiyeti de içine alan çok yönlü, ciddi ahlâkî problemler sarmalını da konu edinmek durumundadır. Zira asıl dönüştürücü unsur ahlâktır. Yapı-
lan herhangi bir çalışma manevî bilincin ve ahlâkın dönüşümü ile sonuçlanmıyorsa yani yeni bir insan tipi ortaya çıkaramıyorsa, bu çalışmaların usûl ve maksatları sorgulanmalıdır. Bu süreç içerisinde Müslümanların birbirlerinden farklı yorumlar serdetmeleri neticesinde elbet bir takım ihtilâflar ortaya çıkacaktır. Bu ihtilaflar vahdete mâni bir fitne olarak değil aksine rahmet ve berekete vesile bir zenginlik olarak görülmelidir. Yeter ki ihtilaf ahlakının ve kardeşlik hukukunun gereği göz ardı edilmesin. Mamafih bu naçiz satırlar da sahip olduğumuz zenginlik ve bereketin ufak bir parçası olarak telakkî edilmelidir. Tüm bunlardan sonra; ‘İslâmî İktisat’ kavramı, içerisinde hem bir emri hem bir yorumu hem de bir maksadı barındırmaktadır. Maksadı, ‘iktisat’ kavramının lügat manasında gizlidir ki, bu aynı zamanda İslâm’ın bir emridir. Bundan matlûb olunan ise ibâdullâh’ın terfî-i ahvâlidir. Yorum ise ‘İslâm’ ile ilgili olan kısmındadır. Nihayetinde ‘İslâmî İktisat’, fert ve cemiyetlerin zamanın ruhuna ve toplumun maslahatına göre İslâm’ı yorumlamaları, anlamaları ve tatbikleri neticesinde ortaya çıkan yahut ortaya çıkması beklenen iktisadî faaliyetleri -sebep ve sonuçlarıyla- belirli bir metodolojiyi takip ederek inceleyen geniş ilmî bir disiplinin adıdır. Bu disiplinden matlûb olunan insanlığın felâhıdır. Netice olarak, İslamî iktisat, sadece Allah’ın indirdiği ayetlerden değil aynı zamanda Allah’ın toplumların hayatlarına yerleştirmiş olduğu ayetlerden hareketle, İslâm’ın usûl, makâsıd ve ahlâkıyla iktisadi alanın ihyâsı, ıslâhı yahut tecdîdi şeklinde de anlaşılabilir. Bu ihyâ, ıslâh ve tecdîd çalışmaları sırasında söylediğimiz ya da söylemek istediğimiz sözlerimize Kur’an-ı Kerim’dan delil aramak yerine Kur’an-ı Kerimin sözüne nasıl ses olabileceğimizin yollarını aramalıyız.

Kaynak: Kamu’da Sosyal Politika