Ürettiğimiz kavramlar ne kadar hürdür hiç düşündük mü? Ya da şöyle soralım bir yola çıktıktan sonra, bu yolda bir çaba içerisinde olmamız, bir şeyler üretmemiz hür olduğumuzun kanıtı mıdır? Yeni kavramlar, yeni düşünceler, yeni modeller üretmemiz tüm bunları özgürce yaptığımızı gösterir mi bize? Pek sanmıyorum.

Bu yazımızda İslam iktisadı çalışmaları ve bu çalışmaların hürriyetinden bahsedeceğiz. Başta söylemekte yarar var, bu yazıda geçen hürriyet kavramı tam da Nurettin Topçu’nun bahsettiği hürriyet kavramıdır. Bu nedenle iktisat sınırlandırmasından sıyrılıp da insanın, toplumun, medeniyetin hürriyeti hakkında bir şeyler okumak isterseniz, bu istediklerinizi Nurettin Topçu’nun Var Olmak eserinde bulabilirsiniz. Biz iktisada geri dönelim.

Bildiğiniz üzere “İslam iktisadı” kavramsallaştırması, siz buna Müslüman iktisadı, faizsiz finans, insani finans kavramsallaştırmalarını da ekleyebilirsiniz, aslında Müslümanların bir hürriyet arayışı amacına matuf idi.

Başka bir ifade ile Müslümanca yaşayamadıkları bir dünyada parasını, servetini, kazanmasını, harcamasını, paylaşmasını kulluğun getirdiği bir hürriyet dairesi içerisinde yönetmek isteyen Müslümanlar aslında tarih boyunca sahip oldukları bu çabayı kavramsallaştırmış oldular. “İslam iktisadı” kavramının inşasından sonra sıra bunun içini doldurmaya geldi. İşte o zaman da aslında arka planda bu kavramın inşasına neden olan motivasyon ne ise, modern dönemde yaşadığımız gerilimler hangi alanda olduysa o alanlar ile de bu kavramın içi dolduruldu: Adalet, sosyal adalet, bölüşüm, kalkınma, büyüme vs. Günümüzde gelişen ihtiyaçlarımız doğrultusunda İslam iktisadı yazını da gelişmeye devam etmektedir. Ancak burada şu soruyu sorup devam edelim. İhtiyaçlarımızı kim belirliyor? Başka bir soruyla bunu daha açık hale getirelim. İhtiyaçlarımızı belirlerken yeterince özgür müyüz? Yoksa neye ihtiyacımız olduğuna başkaları karar veriyor ve biz de “-mış gibi” mi yaşıyoruz? Bu soruyu sorduktan sonra biraz hürriyetten bahsedelim.

Yukarıda da dediğim gibi burada bahsettiğim hürriyet, tam da Nurettin Topçu’nun bahsettiği bir hürriyet tanımı. Nedir peki hürriyet ve hür insan? Nurettin Topçu şöyle söyler: “Gerçek hürriyete sahip insan, görülüyor ki, birçok hareketleri yapma iktidarından sıyrılmış, kendini kurtarabilmiş insandır.” Yani aslında hür insan sadece istediğini yapabilen insan değildir, yeri geldiğinde istediğini yapmayan insandır da. Ne demek istediğimi birazdan daha iyi anlayacaksınız. Nurettin Topçu hürriyetin mahiyetiyle alakalı iki kuvvetten bahseder. Der ki: “Hür olan irade, yalnız sürükleyici kuvvetin harekete geçmesinden ibaret değildir. Onda iki kuvvet hâkimdir. Biri harekete geçme kuvveti, yani itici kuvvet. Öbürü yasak edici kuvvet, yani frenleme kuvveti. Bu iki kuvvetin tam ve mükemmel bir ahenk içerisinde işleyişi ancak insanı hür yapabiliyor.”

Şimdi ifade etmek istediğim daha iyi anlaşılmıştır diye düşünüyorum. Eğer gerçekten hür olup olmadığımızı sorgulamak istiyorsak sadece itici kuvvetin değil aynı zamanda frenleme kuvvetimizin de ne kadar sağlıklı çalıştığını bir kontrol edelim. Yani bir eylemi gerçekleştirebilme gücüne sahipken yine kendi irademizle gerçekleştirmemeye karar verdiğimiz oluyor mu? Eğer evet cevabını veriyorsak özgürüz demektir.

Bu kuvvetlerin mahiyetlerinden de kısaca bahsetmekte yarar var. Nedir bu itici ve frenleyici kuvvetler? İtici kuvvet, yani harekete geçirici kuvvet her sahadan gelebilir. Hazlarımız, isteklerimiz, endişelerimiz, alışkanlıklarımız, ideallerimiz, çevremiz, ailemiz, arkadaşlarımız… Bunların hepsi bizim için harekete geçirici kuvvettir aslında. Öte yandan frenleyici kuvvetin kaynaklarının bu kadar çeşitli olduğunu söyleyemeyiz. Frenleyici kuvvetlerimiz adalet, ahlak, şeref, sevgi, merhamet gibi yüksek ruhi unsurların birleşmesinden meydana gelen bir kuvvettir. Doğal olarak bu unsurlar bizde ne kadar güçlü ise frenleme kuvvetimiz de o derece güçlüdür, yani o derece hür bir niteliğe sahibizdir.

Şimdi yukarıda sorduğumuz soruya geri dönelim. İhtiyaçlar meselesi. Bugün İslam iktisadı alanındaki çalışmalar ihtiyaçlarımız doğrultusunda şekillenmeye devam ediyor. Peki, ihtiyaçlarımızı ne belirliyor? Müslümanca yaşayamadığımız dünyanın ihtiyaçları bize kendi ihtiyaçlarımızmış gibi pazarlanıyor da biz bunu bir şekilde kabul mü ediyoruz? Yoksa şuurlu bir farkındalıkla bize sunulan ihtiyaçlar listesi bağlamında seçici davranabiliyor muyuz? Soruyu bir de şöyle soralım, bugün İslam iktisadı çalışmalarının hangi alanlara yoğunlaşacağı tartışmasında hür müyüz? Yoksa ana akım iktisat neleri tartışıyorsa bu tartışmalar bizim de tartışma başlıklarımız mı oluyor? Ne kadar seçici davranabiliyoruz? Aslında bu soruların cevabı itici ve frenleyici kuvvetlerle oldukça ilişkili. İslam iktisadı çalışmalarında itici ve frenleyici kuvvetlerimizden bahsederek toparlayalım yazımızı.

Bugün iktisat ve finans alanında dünyanın tartıştığı ne varsa aslında İslam iktisadının itici kuvveti gibi görülüyor. Finansal okuryazarlık, kıymetli evraklar, fintech, sanal para, açık bankacılık, yapay zekâ ve ileri analitik… Liste uzar gider. Finans alanında bir dönüşüm söz konusu. Bu yeni ihtiyaçları da beraberinde getiriyor. Daha doğrusu tüketim toplumunda, insanların bunlara ihtiyacı olduğu ikna ediliyor. Tüm bu gelişmeler İslam iktisadı çalışmalarında itici kuvvet olarak kabul edilirse, yani dünya nereye gidiyorsa ona ayak uydurarak Müslümanların bu ihtiyaçlarına (!) ilk önce cevap verme yarışına girilirse göreceğiz ki aslında aramızda bir fark kalmayacak. Bunun yerine şu soruyu sormak gerekir. Tüm bu yaşanan gelişmeler benim ihtiyacım mı? Daha ötesi, tüm bunlar bir ihtiyaç doğrultusunda mı üretildi? İşte bu soruları sorabilmek, frenleyici kuvvetimizle yakından alakalı. Yukarıda bahsedilen uygulamalar kesinlikle bizim ihtiyacımız değildir, yeni olan ne varsa gereksizdir demiyorum. Ancak frenleyici kuvvetimizi devre dışı bırakarak tamamen itici kuvvetlere odaklanarak üreteceğimiz bir iktisat anlayışı ne derece hür olacaktır, ne kadar bize ait olacaktır tartışılır.

Bize ait, hür bir iktisat anlayışı inşa edebilmek duasıyla…