İktisatçılar ve İnsanlar

Merve SOYLU

İktisatçılar ve İnsanlar, Ayşe Buğra, İletişim Yayınları, 2015, s. 407.

    Kitabı değerlendirmeye kapak fotoğrafıyla başlamanın isabetli olacağını düşünüyorum. Ara Güler imzası taşıyan kapak fotoğrafı 1972 yılında çekilmiştir. Galata kalafat yerinde makine ve işçi çocuk. Kapak fotoğrafının çok manidar bir seçim olduğu muhakkak; kitapta sorgulanan iktisat teorisi için insan nedir sorusunun cevabı niteliğindedir. Okuyucu bu sorgulamaya kitabın kapağında başlıyor. Ayşe Buğra, İktisatçılar ve İnsanlar kitabı ile bizleri varsayımlar üzerine kurulmuş olan ve bu varsayımlar ile arasını bir türlü açamayan bir disiplini sorgulamaya davet ediyor. Bu kitap, homo oeconomicusi ile anlamını yitirmiş ve bir nesne haline gelmiş insanın sorgulamasına bir davettir; çünkü “sosyal dünya, bir anlamlar dünyasıdır, bir nesneler dünyası değil.”

    İktisat, 1970’li yıllardan beri yöntem sorunları yaşamaktadır. Yöntem sorunlarının her ne kadar yöntem içinde kalması istenip disiplini ve yapılan işi etkilememesi için özel bir çaba gösterilse de bu pek mümkün olmamıştır. Yöntem sorunları, disiplinin bütününe yayılıp genel bir sorgulamaya dönüşmüştür.

    Post modern dönemin gelmesiyle birçok kavram kendisini herkesin zihninde yeniden tanımlanır vaziyette buldu. Böylece düşünsel ve entelektüel dünyamızda bir kavram kargaşası meydana gelmiştir. Yazar bu kargaşanın farkındalığıyla kendi iktisat yöntemi tanımını yaparak kitapta işlenecek konu için zihnimizin berraklaşmasını sağlıyor. Birçok kişinin teknik tanımlamasına karşın Buğra, tanımını felsefi bir zeminde sunmuştur. Çünkü yöntem tartışması, 1970 yılından beri disiplinin geneline yayılmış ve ontolojik bir eleştiriye dönüşmüştür. Yöntem tartışmaları “bilme yolları ve iktisat bilgisi” adı altında ele alınabilecek bütün konuları kapsayan bir alan olarak karşımıza çıkıyor. (11)” Yöntem sorunlarıyla, daha doğru bir tanımla yöntemin bir sorun haline gelmesiyle bu alanın sınırları genişlemeye başlamış, yazar da bu yeni alana kitabıyla bir katkı sunmaktadır. Ayşe Buğra’nın bu kitabını dönemin özelliklerini yansıtan bir yöntem çalışması olarak görenler olsa da birçok açıdan tipik bir yöntem kitabı değildir. Yazarın kitabında yöntem tartışmalarına yaklaşımının temel önermesi “iktisat bilgisinin niteliğine, iktisatçının dünyaya bakışını belirleyen unsurlardan yola çıkarak” yaklaşılabileceğidir. (11)” Yazar, temel önermesini insan kavramı üzerinden temellendirmiştir. İktisatçılar, varsayımlarını ve kurumlarını geliştirirken tek tek insanların ve insanların kolektif yaşamlarından ortaya çıkan dünya görüşlerinden beslenmektedir; aynı şekilde iktisatçılar da kurumlar vasıtasıyla varsayımlarının ve kuramlarının toplum ve bireyler üzerinde tesirlerini pekiştirmiş olurlar. Dolaysıyla bu durum çift taraflı dönüşümlü bir ilişkiyi doğuruyor. Bu kitap böylesi bir ikili ilişkiyi anlamak, anlamlandırmak ve bu ikili ilişki bağlamında sosyal gerçeklikten uzak iktisadi varsayımlar sorununu ele almak amacıyla kaleme alınmıştır. Bu yaklaşımı diğer yöntem tartışmalarından ayıran da bu olmuştur.  Yazarın konuya yaklaşımını standart yaklaşımlardan ayıran temel nokta; iktisadın tanımının ve sınırlarının yazara göre farklı bir çerçeveye sahip olmasıdır. Yazar, iktisadı salt ekonomik data olarak değil “birey, ekonomi ve toplum arasındaki ilişkinin belirli bir algılanışı” olarak ele almaktadır. Eserin başlığı ise yine bu minvalde anlam kazanmış ve seçilmiştir; çünkü kitapta iktisatçıların insan anlayışının oluşturduğu bir tema hakimdir. Yazar, bu ana temayı konuya ilişkin “insan nedir ve insan isteklerini nasıl gerçekleştirir” sorularıyla zenginleştirmektedir. Buğra, ana temasının yanında üç yan temaya yer vermiştir: yöntemsel bireycilik-yöntemsel holizm karşıtlığı, yöntemsel monizm-yöntemsel düalizm karşıtlığı, serbest piyasa-müdahalecilik karşıtlığı. Yazar bu üç yan tema ile birlikte ana temasını merkeze alarak iktisadi düşünce tarihi içindeki yöntem tartışmalarının kronolojik olarak ortaya çıkış hikâyelerini anlatmaktadır. Bu yönüyle eser, düşünce tarihi çalışması niteliği taşımaktadır. Daha doğru bir tabirle İktisatçılar ve İnsanlar; felsefe düzleminde insanı kavrama çabasında yöntem sorunlarının tartışıldığı bir düşünce tarihi kitabıdır.

    Kitap altı bölümden oluşmaktadır; bu altı bölüm ise kendi içinde alt başlıklara ayrılmaktadır. Kitabın ilk bölümünde Adam Smith ile ortaya çıkan iktisat düşüncesinin ve tarihsel bağlamının anlatılmasının yanı sıra piyasa ekonomisi anlayışının kitabın genel formatı olan yöntem tartışmaları bağlamında incelemesini içermektedir. Bölümü değerli kılan ve iktisat çalışmaları arasında özgün kılan yanı piyasa ekonomisi anlayışının ve yine bu anlayışın en temel kabulü olan “rasyonel ekonomik birey” kavramının yöntem tartışmaları içinde değerlendirerek bu anlayışın dokunulmazlığını ve evrenselliğini tartışmaya açmaktır. Bu bölümde homo oeconomicus varsayımının reel hayata dokumayan bir kabul olduğu ama bilimsellik adına da bundan vazgeçilemediği totolojisi okumaya ve düşünmeye değer fikirler içeriyor. Yazar bu bölümde birçok düşünürü birbirleriyle tartıştırmış, okura bu tarihi süreci toparlayıcı bir formatta sunmuştur. Buğra burada yukarıda belirtilen ana temayı yoğunluklu olarak işlemiş olmakla birlikte bu temaya eşlik eden bir yan tema olarak yöntemsel bireycilik-yöntemsel holizm karşıtlığı anlayışlarına da yer verir. Yazar, bireycilik anlayışının dokunulmaz hükümdarlığını holizm anlayışı ile sorgulanmasını teşvik ediyor zira tarihsel süreklilik içinde var olan toplum anlayışı insanlığa bütünsüz parçanın anlamsız olduğunu ve toplumun bireylerin birleşiminden her daim daha fazlası olduğunu öğretmiştir. Bu birleşim görüşünü Karl Polanyi’ye dayandırmıştır ki kitabın genelinde de Polanyi ağırlığını görmek mümkündür.

     İkinci bölümde; fikri altyapısı Smith’den alınan homo oeconomicus tipinin. 19. yüzyıl iktisatçıları için bir kaygıya dönüşmüş olduğunu ve kaygının neticesinde iktisatçılar üzerinde ortaya çıkan refleksleri ve eleştirileri okuyoruz. Bu kaygının giderilmesi noktasında iktisatçıların geliştirdikleri yaklaşımlar bölümün konusunu oluşturmaktadır. Bu bölümde yoğun bir felsefi arka plan hakimdir. Bu felsefi arka plan tartışmaları Popper’ın bilim felsefesi alanında yaptığı katkılarla daha da derinleşerek alana yeni soluklar getirmiştir.  Bölüme genel olarak iktisatçılar hâkim olsa da diğer disiplinlerin sınırları (felsefe, siyaset bilimi, sosyoloji) içinde yer alan düşünürlerinde yoğun katkılarının olduğunu söyleyebiliriz. Bu karma yapı metni zayıflatmak yerine güçlendirmiştir; zira kitabın genel konsepti iktisadı salt bir ekonomik veri olarak almama ve insanı anlamak üzerine kurulduğu için bu konseptin kitapta rahatsız edici durmadığını belirmek isterim. Zira bölüm içinde yer alan isimler 19. yüzyıl dönemine ait olup henüz disiplin sınırlarının net bir şekilde çizilmemiş olduğu ve her disiplinin birbiriyle iç içe geçmiş alanlara sahip olduğu bir dönemdi. Her şeyin birbirine çok içkin olduğu bu oluşum yüzyılında dönemin siyasal atmosferi konunun biçimlenmesini etkilemiştir. “Orta Avrupa’da faşizmin, Rusya’da Stalizmin yükseldiği bu yıllarda, herkesin siyasal korkuları vardı ve bu korkular kaçınılmaz olarak entelektüel tartışmaları da etkiliyordu. Bölümdeki bu mevcut girift alanların kesişmesi, karşılıklı etkileşimlerini de açıklayarak analiz etmesi kitabın güçlü bir yönünü oluşturmaktadır.

    Kitabın üçüncü bölümünde ise iki dünya savaşı arasındaki gergin siyasi havayı dikkate alarak yöntemsel monizm ve mantıksal pozitivizm tartışmalarının genel görünümü sunulmaktadır. Bölümde, mantıksal pozitivizmin özel olarak iktisattaki izdüşümünden çok sosyal bilimlerin genelinde böyle bir trendin siyasal sorunlar üzerinden etkisinin tartışıldığı görülüyor. Bu bağlamda sosyal ve doğa bilimleri arasındaki yöntemsel farklılıkları; bu her iki disipline de çok yakın olarak düşünülen iktisat disiplinin konumu incelenmiştir. “Bu açıdan, dönemin yöntem tartışmaları büyük ölçüde, yöntemsel monizmin bir eleştirisi niteliğini taşıyor.” (181) Dönemin siyasal ve toplumsal tasviri yapılarak mevcut tartışmaların arka planı da gösterilmiştir. Yazarın bu yöntemi, tartışmaların hem kronolojik bütünlüğü hem de tarihsel ve toplumsal arka planı noktasında okuyucunun zihninde kolay bir haritalandırma yapmasına olanak sağlıyor. Bölümün ana kahramanı bilim felsefecisi Karl Popper’dır ve Popper’ın mantıksal pozitivizme karşı geliştirdiği yaklaşımları ve görüşlerinden etkilenmiş olduğu Hayek’in yöntemsel monizm eleştirisi üzerinden bilimsellik tartışmalarını ve katkılarını konu almaktadır. Bunu takip eden bölümde ise Popper’ın sosyal bilimi konu alan görüşleri ve siyasal liberalizmin entelektüel camia üzerindeki etkisi ile homo oeconomicus kabulüne karşı ortaya çıkan eleştirileri ele alınıyor.

     Dördüncü bölümde; T. Hutchinson, F. Knight ve John Maynard Keynes’in yöntem tartışmalarına yer verilir. Bu üç düşünürün çalışmalarının “en belirgin ortak noktası, rasyonel ekonomik birey kavramının ötesine geçme çabasıdır.(235)” II. Dünya Savaşı’nın yıkıcı etkisinden sonra ekonomide Keynes etkisi ağırlık kazandığını ve Keynesyen ekonomi ile rasyonel insan yaklaşımının uyuşmadığını; hem siyasi-sosyal yapının hem de önceki bölümlerde ortaya konan bilimsel tartışmaların böyle bir yaklaşımı ortaya çıkardığını görüyoruz.

    Bu uyuşmazlığın takip ettiği süreci işleyen beşinci bölüm iktisat disiplini düşünce tarihi içinde şizofreni dönemini incelemektedir. Kitap, makro ve mikroda konu edilen insanın nasıl farklı algılandığını ve bu şizofreni sürecinin nasıl örtbas edilerek görmezden gelindiğini açıklayarak eleştirel sahanın bir kez daha insanların gündemine gelmesi gerektiğini vurguluyor. Bu bölümün mevcut iktisadı anlamak adına oldukça mühim olduğunu belirtmek istiyorum. İktisat disiplini bu kırılma noktalarını yok sayarak günümüze ulaşmıştır. İktisat, yazarın da tabiriyle insan davranışlarından yola çıkarak ekonomik sistemi anlamaya çalışmak yerine, serbest piyasa sisteminin gereklerine göre insan davranışlarının nasıl biçimleneceğini ortaya koyan bir yaklaşım çerçevesinde bugüne ulaşmıştır. Bu anlayış iktisadın yöntemini ve amacını sorgulamamız noktasında bizi harekete geçirecek düzeyde önem arz etmektir ki kitabın da nihai hedefinin eleştirel düşünceye bizi yönlendirmek olduğunu düşünüyorum.

     Son olarak; altıncı bölümde 1970 yılından itibaren ortaya çıkan kriz dönemleri ele alınmıştır. Yaşanılan kriz yine insanın aslında ne olduğu ve iktisat için nasıl olması gerektiği ile ilgili iki paradigma arasında yaşanıyor. Bölümde yaşanılan kriz ve ortaya atılan açılımlar tartışılıyor. Tüm bu tartışmalar, eleştirel yorumlar ve katkılar yeni bir yönelimin kaçınılmazlığına çağırıyor insanları. İnsanları insanın realitesine çağırıyor; ne olması gerektiğine dair bir zorunluluğa, bir varsayıma değil.

    Ayşe Buğra kendi tabiriyle iktisadı belirli bir toplumun kendini algılayış biçiminin önemli bir parçası olarak ele alınması gerektiğini iddia ediyor. Dolayısıyla iktisat; ne insandan ne de toplumdan bağımsız olarak kendiliğinden bir disiplin olarak algılanamıyor, algılanmaması gerekiyor. Bu düşünceyle iktisat teorisindeki insan algılayışı merkezinde iktisat düşüncesine dair genel bir sorgulamada bulunuyor Buğra. Dolayısıyla bu sorgulama piyasa toplumuyla ilgili bir sorgulama niteliği de kazanmış oluyor. Çalışma bir bütün olarak bunun sorgulamasını yaparak “yalnızca iktisatçıları değil, sosyal düşünceyle toplumun biçimlenişi arasında dinamik bir etkileşim olduğuna inanan herkesi ilgilendiren” bir mahiyet taşımaktadır. Bununla birlikte kitap yoğun bir bilim felsefesi düzleminde yer almakta ve birçok düşünürün görüşüne yer verilmiştir; sınırlı bir konu işlenmesinden kaynaklı olarak birçok bilim adamına karşın onların sadece konuyla ilgili söylemlerine yer verilmiştir. Okuyucuların yapılan tartışmalara aktif olarak katılmaları için öncesinde iktisat düşünce tarihi, bilim tarihi ve sosyal teori içerisindeki önemli düşünürlere ve fikir akımlarına hâkim olmaları gerekir. Bu sebeple kitap konusu itibariyle bu vasıfları taşıyanlar tarafından daha istifade edilebilir şekilde değerlendirilebilir ve anlam kazanabilir.